30 Aralık 2019 Pazartesi

Bir Söz Üzerine

Aşağıda yazdığım her şey aslında tek bir sözden yola çıkılarak yazılmıştır.

Bir buçuk yıl önce, oturduğumuz mahalledeki tapınakta Japonların Bonodori (盆踊り) dedikleri törene katıldık. Kelime olarak Tepsi Dansı anlamına gelen bu küçük festival ülke genelinde her mahallede her sene düzenlenir. Geleneksel müzikler eşliğinde katılımcılar daire şeklinde sıra olup küçük adımlarla yürüyerek dans ederler. Artık hayatta olmayan atalarını anmak ve onurlandırmak yaptıkları bir danstır bu.

Festivalde çeşitli etkinlikler düzenlenir. Bunlardan biri de içinde Japon balıklarının (kingyou 金魚) bulunduğu küçük bir küvette balık yakalama oyunudur. Kağıttan yapılma küçük bir fileyle yakalayabildiğiniz kadar balığı küçük bir kaba alırsınız. Suyu yavaş yavaş emen kağıt nihayet parçalanınca süre bitmiş olur ve yakaladığınız balıklar sizin olur. İşte bu oyunu oğlum Eren büyük bir hevesle oynamak istedi. Ücretini ödeyip bir file aldım. Ancak hızlı hızlı suya daldırınca bir tane bile balık yakalayamadan file paramparça oldu. Mahalleden komşumuz olan oyun görevlisi her çocuğa yaptığı gibi Eren'e de torpil geçti ve elindeki gerçek fileyi çorbaya kepçe daldırır gibi daldırıp birkaç balık çıkardı. İçine su doldurduğu torbaya koyup Eren'e verdi. Bu sayede tam yedi tane Japon balığımız oluverdi.

Eğlence bitince balıklarla birlikte eve döndük. Balıkları geçici olarak kovaya koyduk. Balıklardan biri hemen ertesi gün, diğer biri de birkaç gün sonra öldü. Kalan beş balıktan ikisi bir iki hafta yaşayabildi. Aldığım akvaryumda kala kala üç balık kaldı ve o üçü de epey bir badire atlattı. İlk haftalarda renkleri yavaş yavaş siyaha döndü. Doğal renkleri olan turuncu tonlardan eser kalmadı. Balıklardan biri işte bu siyah haldeyken öldü. Diğer ikisinin renkleri yavaş yavaş eski doğal hallerine kavuştu ve bu ikisi aylarca evimizin birer üyeleri oldular. Geçtiğimiz günlerde bu iki üyeden iri olanı hastalandı. Üzerinde beliren lekeler yüzgeçlerini ve kuyruğunu eritmeye başladı. Nihayet yüzemez duruma geldi ve dibe çöktü. Bir süre sonra o da öldü.

Şimdi bir yılı aşkın süredir bizimle olan tek balığımız kaldı akvaryumda. Bu akşam yem verdikten sonra fark ettim ki onun da kuyruğunda lekeler belirmiş. İçimden eyvah diye geçirdim. Birlikte olduğu son arkadaşıyla aynı kaderi paylaşacağından endişe ettim. Eşime durumu söyleyip şöyle dedim: "Diğeri ile aynı hastalığa yakalanmış gibi görünüyor. Sanırım bu da ölecek."

Eşim şöyle cevap verdi: "Öyle söyleme. Öyle dersen olur. Sözlerin de ruhu var."

Son cümlesi çok hoşuma gitti. Eşim bu sözü söylerken bir lafı şu kadar söylersen olur söylemindeki anlama yakın bir anlamda söylemişti. Veya bana şom ağızlılık etmememi kendi sözleriyle söylemeye çalışmıştı. Hiçbir batıl inanca sahip olmadığım için cümlenin bu anlamı üzerinde durmadım bile. Söz tek başına o kadar güzel bir tınısı vardı ki olumsuz anlamlar yüklemek kesinlikle haksızlık olurdu.

Sözlerin ruhu var.

Okuduğumuz her kitapta bizi etkileyen sözler var. İzlediğimiz bir filmde duyduğumuz sözlerin üzerimizde etkileri var. Annemizin çocukken verdiği nasihatlerin, öğretmenimizin azarının bizde bıraktığı izler var. Sözler bizi cesaretlendiriyor, pişman ettiriyor, hırslandırıyor, sakinleştiriyor, kızdırıyor, üzüyor, sevindiriyor, duygulandırıyor. Bir tür büyü gibi sözler. Yaşadığımız sürece karakterimizi şekillendiriyor. Bizi huylarımızdan vazgeçiriyor, yeni huylar edindiriyor. Düşünürken sözcüklerle düşünüyoruz. Anlatırken sözcükler kullanıyoruz.

Sözlerin ruhu var.

Bu sözün kesinlikle bir ruhu var.
_________________________________________________________________________________
Mutlu Sayar'dan daha fazla fotoğraf içinMtlSyr

28 Aralık 2019 Cumartesi

İzlediklerim-2

Önceki bölüm: İzlediklerim-1

İkinci olarak güzel bir diziden bahsetmek istiyorum. Türkçe çevirisi Çıplak Yönetmen olan Naked Director (全裸監督) sekiz bölümden oluşan bir Japon dizisi. Diziye değinmeden önce konusuyla ilintili Japon kültürü hakkında biraz bilgi vermeliyim. Japonya'da cinsellik bir tabu değil. Geleneksel veya dinsel bir engelleme bulunmuyor. Dünyanın belki de en onurlu insanları olan Japonlar onurlarını uzuvlarında, mahallenin kızlarının etek boyunda filan aramıyor. İki sevgilinin birlikte sinemaya gitmesiyle otele gitmesi arasında hiçbir fark yok. Bununla birlikte Japonlar gösterişten tamamen uzak bir toplum. Özellikle özel hayatın dışa vurulmaması çok önemli. Hele hele özel hayatın, mahremiyetin gösteriş malzemesi yapılması hoş karşılanamaz. Sevgili olan iki gencin birbirine sarılmış yürürken görmeniz çok zor. Öpüşürken görmenize imkan yok. Evli bir çifti bile el ele göremezsiniz. Tüm bunların yapılması ne kadar doğalsa, görünmesi de o kadar ayıp. Özel hayatlar özel sınırlar içinde kalıyor.

Bu durum erotik ve porno filmlere de yansıyor. Japonya'da 1980lere kadar bu tür filmlerde cinsel organlar sansürlenirdi. Oyuncuların çekimde gerçekten cinsel ilişkiye girmesi kabul edilmezdi. Bu durum sonraki yıllarda değişti. Her şeyin açıkça gösterildiği filmler yapılmaya başlandı. Ancak bugün bile bazı Japon porno filmlerinde buzlama ile sansür uygulaması yapılıyor. Yapımcı firmanın, oyuncuların ve izleyicilerin tercihleri doğrultusunda, yasak olmamasına rağmen bu sansürleme kullanılabiliyor.

Çıplak Yönetmen işte Japonya'nın 1980'lerdeki erotik ve porno film sektöründeki bu geçiş dönemini, gerçek hikayeye dayandırarak anlatıyor. Dizide cinsel ögeler fazlasıyla bulunmasına rağmen erotik bir yapım olarak değerlendirmenize imkan yok. Komedinin ağır bastığı müthiş eğlenceli bir yapım. Dizide ihanet var, dostluk var, dayanışma, vefa, inanç, azim ve hayata dair daha birçok şey var. Kurgu, çekimler, oyunculuk çok iyi. Ülkenin tanınmış oyuncuları oynuyor. Örneğin, Son Samuray filminden hatırlayacağınız Koyuki dizide rol alıyor. İzlemekten büyük keyif alacağınıza inandığım, yer yer "demek Japonya'da böyleymiş" diyeceğiniz, yer yer garipseyeceğiniz ama bol bol güleceğiniz bir yapım. Benim gibi eğlenceye daha çok para bayılmayı seven biriyseniz diziyi 4K kalitesinde izleyebilirsiniz.

Gelelim diğerlerine. Netflix'te izlediğim, izlemekte olduğum diğer dizi ve filmlere kısaca değinip bu yazıyı bitireyim. Hepsini tek tek yazmak yerine en iyileri ve en kötüleri sıralayacağım.

Altered Carbon: İzlediklerim arasında en iyilerden biri. İkinci sezonunu merakla bekliyorum.
River: Bir başka müthiş dizi. Gürültü, patırtı olmayan ama çok heyecanlı bir yapım.
Witcher: PS4 oyununu da oynadığım için uzun süre yayınlanmasını bekledim. Beklediğim kadar olmasa da çok iyi bir dizi. Devam sezonları için sabırsızlanıyorum.
Peaky Blinders: Fena değil. Şimdilik takip ediyorum. Klasiğin asaletini seven biri olarak erkek kostümleri harika. Ama saç modelleri felaket.
Kakegurui: Animeden uyarlanmış bir Japon dizisi. Çekimler, kostümler gayet iyi. Ara ara açıp bir bölüm izliyorum.
Titans: Pek de hoşlanacağım bir tür olmayan süper kahraman temalı olmasına rağmen gayet hoşuma gitti. İkinci sezonu geliyor. Mutlaka izleyeceğim.
The Haunting Of The Hill House: Netflix'teki en iyi gerilim yapımı. Tüm diziyi kısa sürede bitirdim.
Svaha: The Sixth Finger: İyi bir Kore filmi. Kore filmlerini oldum olası sevdim. Ancak Japonya'da bulunmam sebebiyle İngilizce altyazılı bulmakta zorluk çekiyorum. İşte bu film ender olanlardan biri.
The Ballad of Buster Scruggs: Amerika'nın vahşi batı yıllarında geçen 6 küçük hikayeden oluşan bir film. Özellikle kervan yolculuğunda geçen hikaye beni epey etkiledi.Devam sezonu yapım aşamasında. Merakla bekliyorum.
Murder Mistery: Netflix'in en iyi komedilerinden biri. Mutlaka izlenmeli.
Diğer iyiler: Baby Driver, I Am Mother, Shaft, Polar, The Outsider, Umbrella Academy, Alienist, Bird Box, The Highwayman, Hitman's Bodyguard, Otherlife, Run All Night, Imitation Game, Looper, Last Vegas.

Stranger Things: İlk sezon kendini izletti. İkinci sezon kötü başladı. İlk sezonun hatırına biraz devam ettim. Gitgide deli saçmasına döndü. Bıraktım. Tekrar açmam.
Lucifer: Batılıların gökten dünyaya inen meleklerle aşk yaşama fantazisinin şeytan versiyonu. Bölümler çoğaldıkça saçmalığın dozu arttı. Artık izlemiyorum.
The Cloverfield Paradox: İzlenmese de olur ama bitirdiğime göre fena değilmiş diyebilirim.
Blacklist: Kuzuların Sessizliği'nin çakması. Bir süre izledim. Artık ne olacak merakımı yitirince bıraktım. Devam etmem.
Diğer kötüler: Sabrina, Lost In Space, Meyerowitz Stories, Apostle, I Am Wrath, Tau, diğer kötüleri hatırlamıyorum bile.

İzlediklerim-1

Hayatımıza çocukların girmesiyle birlikte sinemaya gidip film izlemek tarihe karıştı. Neyse ki Netflix diye bir şey girdi hayatımıza. Önceleri abone olmakta epey tereddüt etmiştim ama girdiğimden bu yana geçen üç yıl boyunca aboneliğimi sürdürüyorum. Böylece film ve dizi izleme eğlencemi evde yaşıyorum.

Oturup da bu satırlarda bir film ya da dizi hakkında yeniden bir şeyler yazma isteği duyacağımı sanmıyordum. Ancak son izlediğim The Irishman filmi ve film için yapılan eleştiriler içimdeki tepkisel duyguları biraz ateşledi. Bu duygularla birlikte film hakkındaki düşüncelerim aklımda cümlelere döküldü. Cümleleri şu an okumakta olduğunuz satırlara aktarırken sadece The Irishman filmini değil, izlediğim ve izlemekte olduğum diğer film ve diziler hakkındaki fikirlerimi de yazayım dedim. Böylece topyekun bir eleştiri yapmış olmak ve okuyuculara fikirlerimi aktarmak istedim.

Madem The Irishman (İrlandalı) filmine yapılan olumsuz eleştiriler benim bu yazıya başlamama sebep oldu, film için uzun, anlaşılmaz, sıkıcı gibi eleştiriler yapanlara cevap vererek başlayayım: Ejderha pışpışlayan kadın memelerini açacak diye yıllarca dizi takip eden bir izleyici güruhunun The Irishman filmini doğru değerlendirebilmesi mümkün değildir. Film başlı başına bir sanat eseri. Tek başına değerlendirildiğinde de sanat eseri, parçalara ayırmaya kalksanız da sanat eseri. Senaryosu, kurgusu, efektleri, kostümleri, oyunculukları, neresinden bakarsanız bakın muhteşem bir film. Al Pacino bence oyunculuğunun zirvesinde. Şahsi fikrimce, Pacino bu filmdeki performansıyla ilk defa Robert De Niro'nun -ki o da filmde muhteşem- oyunculuğunun üzerine çıkıyor. Ancak olur da Joker'deki performansıyla Joaquin Phoenix'e en iyi erkek oyuncu Oscarını vermekte ısrar etmezlerse, belki bu filmdeki rolüyle Joe Pesci'ye verebilirler diye düşünüyorum. Harvey Keitel'ın ise en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscarını alacağına kesin gözüyle bakıyorum. Oyuncuların özellikle duygular ifade edilirken kullandıkları jestler ve mimikler sözle yapılan anlatımlardan çok daha güçlü.

Farklı yıllar sahnelenirken ayrıntılara çok önem verilmiş. Yıl farklılıklarına göre giysilere, dekorlara, arabalara, evlere, evin içindeki televizyona, kafeteryadaki kahvaltıya kadar her ayrıntıya dikkat edilmiş. Eski yılların anlatıldığı hissini vermek için renk soldurması gibi efektler kullanılmamış. Böylece görsel bütünlük bozulmamış. Ayrıca yeni kullanılan kamera teknolojisiyle karakterler de yıllara göre gençleştirilmiş ve yaşlandırılmış. Buraya da bir Oscar yazar diye düşünüyorum.

Filmi izlemeden önce biraz tarih bilgileri karıştırmanızda yarar var. İnternete girip Hoffa, JF Kennedy ve Küba meselesi gibi konuları biraz incelemeniz iyi olacaktır. Film, ABD'nin ünlü isimlerinden J. Hoffa'nın birden bire ortadan kaybolması ve şimdiye kadar hâlâ akıbetinin öğrenilememiş olmasını bir mafya hesaplaşmasına bağlıyor. Bu yorumda haklılık payı olabileceğini kabul etmekle beraber, ben şahsen, tıpkı John Lennon, Marlyn Monroe gibi isimlerde olduğu gibi işin içinde CIA'in parmağı olmadığına kesinlikle inanmıyorum.

Devamı: İzlediklerim-2

24 Kasım 2019 Pazar

Öğretmenler

12 yaşındaydım, birkaç ay sonra 13 olacaktım. İngilizce hazırlık yılı bitmiş, orta birinci sınıf bitmiş, orta ikinci sınıf yeni başlamıştı. Üst üste iki ders S hanımın dersiydi. İlk derse giremeyeceği için ders boş olacaktı. Sınıfta iki kişiyi görevlendirmişti. Onlardan biri Mehmet'ti. Çok konuşanların ve hiç konuşmayanların isimlerini yazacak, öğretmene verecekti.

Önceki iki yılda derslerde konuşan, gürültü yapan, haylaz bir öğrenci olarak ün salmıştım. Ama kendi kendime o derste konuşmamaya, haylazlık yapmamaya karar vermiştim. S hanımı severdim, kendimi göstermek istiyordum. Görevliler sürekli konuşanların, yerinden kalkanların, sağa sola bir şeyler fırlatanların isimlerini tahtaya yazıyor, bir süre uslu durunca siliyor, hiç sorun çıkarmayanları da ayrı yere yazıyorlardı. Benim uslu uslu oturduğumu gördükçe şaşırıyor, "bakın Mutlu bile konuşmuyor" diye örnek gösteriyorlardı. Teneffüs zili çalmıştı. Başarmıştım. İsmim konuşmayanlar listesindeydi.

İkinci derse girdik. S hanım sınıfa girdi. Kızgın bir yüz ifadesiyle kollarını önünde bağladı ve sınıfı azarlamaya başladı. Konuşanlar listesinde çok isim vardı. S hanım sınıfı topluca azarlamayı bitirince şahıslara geçti. Haylazlıkta benden daha ünlü bir arkadaşa öfkesini boşaltmaya başladı. En sonunda da şu cümleyi söyledi: "Artık seninle uğraşmayı bıraktım".

Sonra..
Bana döndü.
Evet..
Bana döndü.
Öfkesinin kalanını bana boşaltmaya başladı. Şaşkınlık içindeydim. Maruz kalmakta olduğum azarlar arasında kafamı sola çevirip Mehmet'e bakıyordum. O da şaşırmıştı ama korkudan sesini çıkaramıyordu. Tekrar ediyorum, tüm sınıf 12-13 yaşındaydık. S hanım son olarak bana da şu cümleyi söyledi: "Artık seninle uğraşmayı da bıraktım".

Ben kafamı sola çevirip tekrar Mehmet'e baktım. Mehmet bir cesaret "hocam, ben Mutlu'nun ismini konuşmayanlar listesine yazmıştım" dedi. S hanım cevabını vermek için düşünmedi bile. Duyduğunun gerçek olmasına ihtimal yoktu. Bir şüphe kırıntısı bile belirmedi yüzünde. Kağıtta benim ismimi görmüş, kararını vermişti. Mutlu her zamanki gibi haylazlık yapmış ve cezayı hak etmişti. Onu bu kararından vazgeçirebilecek hiçbir güç yoktu. Mehmet'i kesin bir dille "bana gelen listede Mutlu'nun ismi konuşanlar arasındaydı" diyerek tersledi. Listeyi, listeyi yazandan daha iyi biliyordu. Sonra tekrar bana dönüp öfke dolu bir bakış attı. Tüm bu süreç içinde önünde bağladığı kollarını hiç açmamıştı. (Düşünün, ben 32 yıl önce haksız yediğim şu azarı bu kadar ayrıntılı hatırlayabiliyorken, birileri çıkıp da öğretmenin tacizine uğrayan çocuklar için "bir kereden bir şey olmaz" demeye nasıl utanmıyorlar şaşırıyorum). 

Gel zaman git zaman bende bir yalan söyleme huyu başladı. Özellikle öğretmenlere sürekli yalan söylüyordum. Nasılsa neye isterlerse ona inanıyorlardı. Yalanıma inanmamaları daha az can sıkıcıydı. İnanmaları ise eğlenceli oluyordu. Yalanı farklı yalanlarla süsleyip daha inandırıcı hale getiriyordum. İnanmasalar bile genellikle daha fazla uzatmak istemiyorlardı. Bazen yalandan özür bile diliyordum. Böylece hem daha büyük bir cezadan kurtuluyor, hem de olaya dahil olan başka arkadaşlar varsa onlara sıçramasına engel oluyordum.

Birkaç yıl geçti. Artık lisedeydik. G hanımın dersiydi. Öğretmen dersin hemen başında bir şey alıp getirmem için beni Y beyin odasına gönderdi. Y beyin odasında dumandan göz gözü görmüyordu. O zaman sigara içme konusunda bugünkü kısıtlamalar yoktu. Öğretmenler sınıf haricinde istedikleri yerde sigara içebiliyorlardı. Y bey asabi, sert bir öğretmendi. Kısa boyluydu ve çok sigara içerdi.

Sınıfa döndüm. Hocaya istediği şeyi verip yerime oturdum. G hanım sıralar arasında gezerek ders anlatırken birden yanımda durdu ve "öff Mutlu, leş gibi sigara kokuyorsun, sigara mı içtin" diye bağırmaya başladı. Şaşırıp kalmıştım. Az önce Y beyin odasında olduğum ve dumanın üzerime sinmiş olabileceği aklıma bile gelmemişti. Değil o zaman, hayatım boyunca asla sigara kullanmadım, içen arkadaşlarımı kendimden uzak tuttum, evimde, arabamda, hatta yanımda bile içirmedim. Ama öğretmene bunu anlatmanın imkanı yoktu. O kararını vermişti. Mutlu sigara kokuyordu, demek ki dersten önceki teneffüste okulun içinde bir yerde gizlice sigara içmişti ve cezasız geçiştirilemezdi.

Eğer sigara içen biri olsaydım aklıma o sırada bin türlü yalan gelir, birbiri ardına sıralardım. Ama sigara içmiyordum, gerçek buydu ve ben yalan söylemeden kendimi savunma konusunda epey deneyimsizdim. Sadece "içmiyorum hocam" diyebildim ve bunu söylerken yalan söylerken olduğum kadar inandırıcı değildim. Neyse ki, aralarında öğretmenlerin sevdiği öğrencilerin de olduğu birkaç arkadaş kesin bir dille içmediğime şahitlik etti. Pek inanmasa da G hanım üstüne gitmekten vazgeçti. Eğer ısrar etseydi, muhtemelen kolumdan tutup beni yönetime götürür, "şunu bir koklayın Allah aşkına" der, beni koklayan hocalar hemen neler olup bittiğine karar verir, defterimi dürmeye başlarlardı. Hatta belki az önce çıktığım Y beyin odasına geri yollar, Y bey de dumanların arasından fırlayıp, Master Yoda gibi zıplayarak bana bir tokat patlatırdı.

Tokat demişken.. Yine lisedeydik. Teneffüsten yeni çıkmıştık. Sınıfta hocanın gelmesini bekliyorduk. Üst sınıftan bir kız sınıfa girdi. Erkekler arasında lafı edilen güzel bir kızdı. Masaya baktı. "Bu örtü bizim! Ne işi var burada?" diye bağırarak masa örtüsünü kaptığıyla kapıya yöneldi. Ahmet örtüyü kızın elinden aldı. Daha da sinirlenen kız "ver ulan şunu" diyerek Ahmet'in elindeki örtüyü çingene gibi çekiştirmeye başladı. O güne kadar aklımızda kalan güzel kız imajı kaybolmuştu. İl Trovatore operasında kontun bebeğini alıp kaçan çingene Azucena karşımda duruyordu sanki. Tekrar tekrar "bırak ulan şunu" diye bağırınca Ahmet örtüyü bıraktı. Tam çekiştirirken bıraktığı için kız gerisin geri poposunun üzerine düştü. Eteği açılmış, bacakları ve iç çamaşırı ortaya çıkmıştı. Köye sirk gelmiş gibi olan biteni izleyen sınıfın taze ergen oğlanlarından ooo diye bir uğultu yükseldi. Durumu fark eden kız hemen eteğini düzeltip hışımla ayağa kalktı, "senin ağzına sıçarım ulan eşşoğlueşşek" diyerek Ahmet'e tokat attı. Arkasını dönüp örtüyle birlikte süratle çıkıp gitti.

Sonra ne oldu dersiniz? Kız bir de bizi şikayet etmiş. Muhtemelen öğretmenlere gidip bir de ağlamıştır. (Hayatım boyunca bir kadının ağlamasından daha ikna edici, daha provokatif bir şeyle karşılaşmadım. Bir kadın ağlayarak istediğini aldırabilir, haksızken mağdur olduğuna inandırabilir, etraftakilerin üstünüze çullanmasına sebep olabilir). Yaşananların sorgulanması için biraz zaman geçti. Derse S hanım girdi. Bu konuyu konuşacaktık. Tıpkı birkaç yıl öncesinde olduğu gibi kollarını önünde bağlayıp karşımıza geçti. Nuh derim peygamber demem duruşuydu bu. Bu S hanıma bir gün bir espri yaptım, neredeyse okuldan atılıyordum. Biz arkadaşımıza arka çıktık, sonucun değişmeyeceğini bile bile onu savunduk. S hanım en son şunu dedi: "Artık ortada olmuş bir olay var". Söylemek istediği şey çok açıktı. Boşuna konuşmuştuk. Öğretmenler karar vermişlerdi. Suçlu, sınıftaki örtüyü korumaya çalışan Ahmet'ti. Küfür eden, tokat atan kız ise mağdurdu. Bunu değiştirebilecek hiçbir güç yoktu.

Neyse ki, Ahmet'in sicili benimki gibi kabarık değildi. Özür diletip konuyu kapattılar. Küfür ve tokat yiyen ve öfkeye kapılıp karşılık bile vermeyen Ahmet bir de özür dilemişti. Ama özür dileyerek yırttığı için şanslıydı. Haklılığında ısrar etseydi başı daha çok derde girebilirdi. Kararını vermiş öğretmenleri ikna etmek faytonla aya çıkmaktan daha zordu. Ahmet'in yerinde ben olsaydım herhalde okuldan atılırdım. Hatta kızın yerinde olsaydım yine okuldan atılırdım.

Bir öğretmenin bir öğrenciden özür dilediğine sadece bir kez şahit oldum. Onda da öğrenci zaten okuldaki başka bir öğretmenin kızıydı. Üstelik de öğretmenin kesinlikle bir kabahati yoktu. Tüm iyi niyetiyle kıza yakınlık göstermiş, destek olmaya çalışmış, dilinden geldiğince neşelendirmek istemişti. Ama kız ağlamaya başlayınca durum değişmişti. Sınıfın haylazları olarak biz bile öğretmenin düştüğü duruma üzülmüş, sinirlenmiştik.

Hemen hemen tüm öğretmenler birbirleriyle aynı söylemlere sahipti. On küsur yaşındaki çocuklara hakaretler yağdırır, eğlenirlerdi. "Yüzünüze tükürsem yağmur sanacaksınız" derlerdi. İ bey bunu biraz daha ileri götürmüştü. Hakaret ederdi, "size hakaret ediyorum, lütfen alının" derdi. Sadece bize değil, ailemize de küfür ederlerdi. "Hayvan oğlu hayvanlar" diye çemkiren hocamız vardı.

Çeşitli öğretmenler neredeyse kelimesi kelimesine aynı nutku atardı. "Bakın, ben istesem sınıfa girer, zil çalana kadar dersi anlatır, çıkar giderim ve işimi yapmış olurum. Halbuki ben size ilgi gösteriyorum, hepinizin öğrenmesi için çaba harcıyorum ama siz beni dinlemiyorsunuz" derlerdi. Öğretmenliğin sınıfa girip ders anlatmaktan ibaret olduğunu sanarlardı. Bizimle daha fazla ilgilenmeleri ise bir lütuftu ve bunun için bizden saygı bekliyorlardı. "İyi niyetimi suistimal ediyorsunuz" sıkça duyduğumuz bir söylemdi. "Sana disiplin cezası veririm, üniversitede yurtlara giremezsin" diye tehdit ederlerdi.

"Ben size 'arkadaşlar' diye hitap ediyorum. Sizin seviyenize indiğim için değil, sizi kendi seviyeme çıkardığım için" derlerdi. Sadece bize değil babamıza bile küfür eden insanlar bu sözlerle bizi mi aşağılarlardı, kendilerini mi överlerdi anlayamazdık. Sorsanız, bizi övmüşlerdi. "Spor olsun diye mi okula geliyorsunuz" diye sorarlardı.

Nereden bakarsanız bakın, benim yazdıklarım bir çocuğun kendisinden on yirmi yaş büyük öğretmenlerini eleştirmesi değil, 45 yaşında bir babanın kendisinden on yirmi yaş küçük öğretmenleri eleştirisidir. Kapanmamış yaraları kaşımaktır. Geçmişe bir serzeniştir.

İyi öğretmenler yok muydu? Elbette vardı. Yukarıda yazdıklarımdan sonra şaşırabilirsiniz ama S hanım onlardan biriydi. Bana sorarsanız, okulun gördüğü en iyi öğretmendi. Kötünün iyisi değildi, iyiydi. Her şeyden önce içinde sevgi vardı. Sevgiyi hissetmekte çocuklardan daha üstün kim olabilir? Geçtiğimiz yıllarda siyaset gündemine giren Vasconcelos'un Şeker Portakalı adlı kitabını okumamı bana 30 yıl önce tavsiye eden oydu. Klasik müziğe olan tutkumu bildiği için Nadir Nadi'nin Dostum Mozart adlı kitabını önermişti. Beni yazmaya yönlendiren, destekleyen o olmuştur. Kötü şeylerden alıkoymak yerine iyi şeylere yönlendirmeyi yeğlerdi. Şu okuduğunuz satırlardan biraz olsun keyif alabiliyorsanız onun payı vardır. Yazmayı seviyorsam, iyi kötü becerebiliyorsam onun açtığı kapı sayesindedir. Yıllar önce benimle uğraşmayı bıraktığını söylemişti ama asla bırakmamıştı.

Bugün öğretmenler günü.
İçinde sevgi olan, insanların hayatında güzel izler bırakan tüm öğretmenlere kutlu olsun.