15 Ekim 2017 Pazar

İşi Bırakıp Öğrenci Olmak

Japonya'ya geleli bir yıldan fazla oldu ama Japoncaya hâlâ yeterince hakim olduğumu söyleyemem. Bunun iki ana nedeni var. Birincisi, evde hâlâ Türkçe konuşuyoruz, ki bundan bir şikayetim yok çünkü her iki oğlumun da dilimizi iyi bilmelerini istiyorum. Şimdi beş yaşında olan büyük oğlumun iki ana dile sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hem Japoncayı hem Türkçeyi çok iyi konuşuyor. Dört yaşına kadar Türkiye'de kalmasının ve bunun son iki yılında anaokula gitmesinin büyük katkısı oldu. Burada da birbirimizle Türkçe konuşmak istememdeki asıl amaç hem onun Türkçeyi unutmaması hem de daha yeni yeni dil becerisi kazanmaya başlayan iki yaşındaki kardeşinin, kendisi gibi çift lisana sahip olarak büyümesi. İkinci sebep, yaklaşık on ay çalıştığım işte hemen hemen hiç konuşma imkânı olmamasıydı. Ben dahil herkes mesai boyunca önündeki işi yapmakla meşgul oluyor ve laflamak gibi herhangi bir fırsat neredeyse hiç olmuyordu.

Bu iki etkenden ilkini değiştirmeden amaca ulaşmanın tek çıkar yolu kalıyordu, o da ikinci etkeni değiştirmek. Bu sebeple, çalıştığım işten iki hafta önce, Eylül sonunda ayrıldım. Baştan sona kadar gerçekten sıkı çalıştığımı söyleyebilirim. Öyle ki, beni şirkete öneren aracı şirkete benim gibi birini daha bulmaları için talep gelmişti. Ayrılacağımı bildirdiğimde ise kalmam için epey ikna etmeye çalıştılar, kararlı olduğumu kabul etmek zorunda kaldıklarında ise kurs sonunda tekrar çalışmaya başlamamı istediler. Bunu övünmek için değil şunun için yazıyorum: dört farklı şirkette yaklaşık on beş sene çalıştığım kendi ülkemde, ki çok daha önemli şirketlerde çok daha önemli işlere imza attım, asla böyle bir övgüye nail olmadım. Gerçi aynı işe tekrar dönmek niyetinde değilim. Zaten dili geliştirmek istememdeki sebeplerden biri de daha iyi işlere adım atacak donanımı elde edebilmek. Ama şöyle bir düşününce, filancanın oğlu, falancanın yeğeni, şu cemaat üyesi, bu tarikatın müridi gibi sıfatlarımın olmaması sebebiyle ağzımla kuş tutsam yaranamayacağımı anladığım kendi ülkemdeki çalışma hayatı ile, bırakın kimin nesi olduğumu, dillerini bile henüz iyi konuşamadığım halde, sadece ortaya koyduğum işe bakarak el üstünde tutulduğum Japonya'daki çalışma hayatı arasındaki fark bile aslında Japonların neden bizden daha ileri olduğu sorusunun cevaplarından birini rahatlıkla verir.

Gitmekte olduğum dil kursu Japonya Sağlık, Çalışma Ve Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı tarafından finanse ediliyor. Bundaki amaç, ülkede yaşayan yabancı uyruklu kişilerin çalışma hayatına kazandırılması. Dolayısıyla sadece lisan değil, çalışma hayatındaki davranış şekilleri de öğretiliyor. Her öğrenciye dağıtılan, bugünkü kurla yaklaşık 200TL değerinde olan kitaplar, öğretmenlerin ücretleri, okula ait harcamalar bakanlık tarafından ödeniyor. Yani milletin vergilerinden karşılanıyor. Ben kurs için cebimden bir kuruş bile harcamıyorum. Sadece yol ve yemek masraflarını kendim karşılıyorum.

Öğrencilerin çoğunluğunu Brezilyalılar oluşturuyor, ki Japonya genelinde çalışan yabancı uyrukluların çoğu Brezilyalı. Yerinde bir ifadeyle, Almanya'daki Türk işçiler ne ise Japonya'daki Brezilyalı işçiler o. Bu yüzden Japonya'nın resmî ve eğlence mekânlarında bulunan duyuru ve uyarı levhalarında Japonca ve İngilizcenin yanı sıra Portekizce de yer alıyor. Öğrencilerin anadillerine göre dağıtılan ders kitaplarının Portekizce, İspanyolca, Çince anlatımlı olanları mevcut. Türkçe bulunmadığı için ben İngilizce olanı aldım. On dört kişilik sınıftaki tek Türk benim. Sınıftaki diğer öğrenciler Çin, Vietnam, Filipinler ve Peru'dan geliyor.

Yaklaşık iki buçuk ay sürecek olan kurs sonunda hemen iş arayışına geçmeyip bir üst seviyedeki kursa da katılmak niyetindeyim. Bu, aradaki boşluklarla en az altı ay işsiz kalacağım anlamına geliyor. Ekonomik olarak zor bir süreç bekliyor ama bu sıkıntıyı çekmenin gerekli olduğunu düşünerek önceden hazırlıklarımı yapmıştım ve süreç sonunda değeceğinden eminim. Bu öğrencilik günlerinin en iyi tarafı, ders bitip öğleden sonra döndüğüm zaman evde kimsenin olmaması. Epeyce yılların ardından ilk defa evde kendimle baş başa kalıp kendi keyfime göre hareket edebileceğim birkaç saat elde etmiş oluyorum.

9 Eylül 2017 Cumartesi

Akşam Avı

İş yoğunluğu, dil öğrenimi, yeni  ülkeye alışma süreci, ev işleri, çocukların okulu, şu bu gibi koşturmacalar devam ederken bir şeyler yazma zevkinden mahrum kalıyorum. Uzun uzun oturup, düşüne düşüne, tadını ala ala yazabileceğim tek vakit tüm ev sakinlerinin uyuduğu gece saatleri olurdu hep ama şu an çalışmakta olduğum iş beni bedenen çok yorduğu için çocuklarla birlikte erkenden bende uyuyuveriyorum. Kafamdaki taslakların hepsi, belki lazım olur diye cebime attığım bozuk paralar gibi öylece duruyor. Bazen, öyle uzun uzun değil de kısa kısa da olsa bir şeyler yazsam diye geçiriyordum aklımdan. İşte, sanırım o fırsatı şimdi yakaladım.

Bu akşam, geçen hafta sözleştiğimiz üzere Kiyoşige-san (aile arasında daha samimi bir şeklide Kiyo-chan diyoruz) ile balık tutmaya gittik. Öncelikle size Kiyo-chan'dan biraz bahsedeyim. Kendisi eşimin amcası olur. 88 yaşında emekli öğretmendir. İkinci Dünya Savaşı sırasının ve sonrasının zorlu dönemlerinde öğretmenlik yapmıştır. Geçtiğimiz haftalarda kendisine Japonya Başbakanlığından bir teşekkür belgesi geldi. Sebebini eşim ve annesi şöyle tahmin ediyor; tahmin ediyor diyorum çünkü kendisi nedenlerini kimseye asla söylemeyecektir, çünkü gözünde hiçbir önemi yoktur: Kiyo-chan, savaşın ve sonrasının o zorlu dönemlerinde çocukların sadece eğitimlerini değil, yaşamak için ihtiyacı olan şeylerin temini için de var gücüyle uğraşmış. Özellikle çalışkan olmayan, problemli çocukların üzerine çok düşmüş, mezun olduktan sonra da işe girmelerini sağlamış ve hatta işi kolayca bırakmamaları için kendi arabasıyla onları işe götürüp getirmiş. Hayatını yardım etme üzerine o kadar odaklamış ki şu anda bile insanların işe yaramaz diye attığı eşyaları toplayıp ihtiyacı olan kişilere götürüyor. İşte o Kiyo-chan şimdi de benim balıkçılık eğitimimi üstlenmiş durumda ve ben bu durumdan fazlasıyla memnunum.

Bana balık tutmayı öğreten ilk kişi babamdır. İlk balığımı, 30-35 sene önce Marmara Adası'na tatile gittiğimizde, bir bakkaldan aldığımız oltanın iğnesine ekmek hamuru takıp kıyıdan sarkıtarak tutmuştum. Kamışla balık tutmayı Kiyo-chan'dan öğreniyor olduğumu söyleyebilirim. Sağolsun, Kiyo-chan kendi kullanmış olduğu kamışlardan üç tane, çeşitli iğneler, misinalar, şamandıralar ve sayısız av malzemeleri hediye etti bana. Kendi öğretim planlarına uygun olarak, şimdilik küçük balıklardan başladık. Japonların Mebaru dediği ve kızartıp soya sosuyla yedikleri, bizim kaya balığı dediğimiz balıklardan 7-8 tane tuttuk. Arada oltamıza birkaç farklı balıkla bir de balon balığı takıldı. Karaya çektiğimde küçücük olan balon balığının birden kendini nasıl şişirdiğine de böylece ilk kez şahit olmuş oldum.

Şarjlı ışıldağımız ve ışıklı şamandıralarımız sayesinde karanlık bastırınca da ava devam ettik. Akşam saat beşten dokuza kadar balık tuttuk. Birkaç gündür devam eden, ilaçların fayda etmediği migren ağrım bu güzel akşam sayesinde kendiliğinden geçti. Kaya balığı yemeyle pek aram olmadığından tüm avları Kiyo-chan'a bıraktım. Bundan sonra artık, sofraya rakı şişesi koymaya değecek büyük balıklar tutacağımız günü bekleyeceğim.

2 Haziran 2017 Cuma

Zeytin

Şu zeytini size bir de ben söyleyeyim. Şöööyle içinde olduğumuz Ramazan ayına uygun olsun:

Hani oy toplamak için ellerinde salladıkları Kur'an var ya..işte o Kur'an'da zeytin toplam 6 yerde bizzat ismiyle geçer [1]. O kadar ayrıcalıklıdır. Hatta Tîn suresi zeytine yeminle başlar. 

İki ayet ağaçların secde ettiğini söyler [2]. Hani helikopterle cumaya gidip secde edenler var ya..işte yüzlerce yıldır secde etmekte olan zeytin ağaçlarını kesmek için uğraşıp didinenler onlardır. 

Secde ve yeminden bahsetmişken..

Kur'an'da adı Secde olan bir sure de var. İşte o surenin 13. ayetinde de bir başka yemin var, o da Allah'ın cehennemi insanlarla dolduracağına yemin etmesidir. Bugün iftar sofrasına oturduğunuzda orucunuzu açmak için sofrada sizi bekleyen zeytine iyi bakın. O zeytin sizin hidayetiniz de olabilir, cehenneme biletiniz de.

Haydi şimdi hayırlı Ramazanlar...
_________________________________________________________________________________
[1] Enam 99,141, Nahl 11, Nur 35, Abese 29, Tîn 1
[2] Hacc 18, Rahman 6

23 Nisan 2017 Pazar

Tokyo'da Birkaç Saat

Sevincinizi, mutlu bir ânınızı paylaştığınız zaman tepki veren insanlar iki çeşide ayrılır. Birincisi sizinle mutlu olan, sevincinize ortak olan, kendileriyle paylaştığınız için sevinen, sizi mutlu görmekten hoşlanan insanlardır. Onların da sizinle birlikte sevindiğini görmek mutluluğunuza mutluluk katar, daha fazla güzel şeyler yaşamak ve paylaşmak isteğinizi artırırlar.

Diğeri ise sizi böyle mutlu gördüğü için hayatta hiç derdinizin olmadığını, işlerinizin yolunda, keyfinizin yerinde olduğunu, hayatın her gününü zevk-i sefa içinde yaşadığınızı zanneden insanlardır. Bu ikinci tipten mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekir.

Aşağıdaki satırları, benimle birlikte gülümseyebilecek herkes için yazıyorum.

***

Annemin kalkıp Japonya'ya gelmesi, hiç kuşkusuz bu yıl başımıza gelen en güzel olay. Sadece bu yılın değil, tüm hayatımızın en güzide olaylarından biri olmaya da aday. Çünkü bu sık sık tekrarlanabilecek bir şey değil. Gönlümden öyle olmaması geçiyor ama belki de ilk ve son kez olan bir şey. Eşim ve çocuklarımla birlikte buraya yerleşmek üzere Türkiye'den ayrılırken hayatta gelemeyeceğini söyleyen, ve durumunu göz önüne aldığımızda bizim de öyle tahmin ettiğimizi düşünürsek ihtimal dahi vermediğimiz bir şey. Yaşının getirdiği çeşitli hastalıklar ve zorluklarla mücadele eden annemin, hele hele KKTC'yi ve tekne turuyla gittiği burnumuzun dibindeki Yunan adalarını saymazsak ilk yurt dışı seyahati diyebileceğimiz buraya gelişini, aktarmalarla birlikte on dört saati bulan uçak yolculuğu sonrası yaptığını düşünürsek iyice olağandışı bir durum. Ama annem iki haftadır burada bizimle işte.

Mayıs sonuna kadar bizimle kalacak olan annemle birlikte geçirdiğimiz ve geçireceğimiz günleri, yaptığımız, yapacağımız gezileri farklı bir başlık altında toplamayı düşündüğüm için buradaki satırlara annemi almak üzere gittiğim Tokyo'daki birkaç saatimi taşıyacağım.

Türkiye'ye en çok gelenler arasında yer alan Japon turistler, muhteşem siyasetimiz(!) sayesinde artık gelmekten vazgeçtikleri için Türk Hava Yolları her gün düzenlediği İstanbul Osaka arası direkt uçuşları iptal etmişti. Geriye sadece İstanbul Tokyo arası direkt uçuşları kaldı. Bu yüzden annemi almak için bizim şehrimize daha yakın ve ulaşımı daha kolay olan Osaka yerine Tokyo'ya gitmem gerekti. Sadece Türkçe bildiği için anneme yardım edeceklerini düşündüğüm hostesler ve vatandaşlar olabileceğinden THY dışında bir uçuş istememiştim. Nitekim tahmin ettiğim gibi olmuş ve yardımlar sayesinde annem kolaylıkla gelmişti. Onu Tokyo Narita Havaalanı'nın çıkışında gördüğümde nasıl rahat bir nefes aldığımı anlatamam.

Akşam saatlerinde gelecek olan annemi almadan önce şehrin biraz tadını çıkarmak için sabah çok erken saatlerde Tokyo'ya hareket ettim. Tokyo merkez istasyonuna vardıktan sonra İmparatorluk Sarayı'na doğru yürüdüm. Tokyo'da kiraz çiçeklerinin, yani namı diğer sakuraların çoktan açmış olduklarını ve neredeyse son safhaya girmiş olduklarını biliyordum. Havanın o gün yağışlı olması sakura yapraklarının dökülmesini daha da hızlandıran bir unsurdu ama benim ziyaretimi beklermiş gibi yağmura direnen ağaçlar çiçeklerini tüm ihtişamlarıyla sergiliyordu.

Saray çevresinde, planladığımdan biraz daha fazla zaman harcayıp resimler çektikten sonra biraz alışveriş için Akihabara'ya, oradan da tekrar sakura seyretmeye Ueno'ya geçtim. Ağaçların altında piknik yapmak için gelen insanların hıncahınç doldurduğu Ueno Parkı'ndaki sakuralar da yağmurun etkisiyle son günlerini yaşıyordu. Artık Tokyo'da yaşayan ve en son 5 yıl önce Fukuoka'da buluştuğum arkadaşımla sözleştiğim saate kadar parkı boydan boya gezdim. Yediklerinin, içtiklerinin, sohbetlerinin tadını çıkaran insan kalabalığının neşeli sesleri eşliğinde, karşılıklı sıralanan ağaçların metrelerce yukarıda birleşen dallarıyla oluşturduğu sakura tünellerinde yürüdüm. İlk kez 2009'da geldiğim zaman hava durumu açısından daha şanslıydım ama bu kez de o günden daha az eğlenmedim. Güzel bir Fransız restoranında buluşup birer kadeh şarap içtikten sonra arkadaşımla sohbetimize devam etmek için yine bu parkı seçtik. Böylece parkı bir de onunla birlikte gezdim. Akşam tren istasyonunda vedalaşıp annemi almak üzere havaalanının yolunu tuttum.