18 Ocak 2017 Çarşamba

Eren'in Okul Arkadaşları

Aile olarak zorlu birkaç gün geçirdik. Geçen hafta Pazartesi günü Japonya'da resmî tatil olması sebebiyle yeni hafta Salı günü başladı. Salı günü aynı zamanda üç hafta süren ara tatil sonrası okulların da ilk günüydü. O gün gayet iyiydik ama ne olduysa ondan sonra oldu.

Çarşamba sabahı Eren'i okula götürürken yeni arabamızla kaza yaptık. Okula bıraktıktan sonra başka işlerimiz de olduğu için dört kişi ailece arabadaydık. Biz kavşağı dönerken karşı taraftan gelen iki araç durup bize yol verdi ama biz geçerken en iç şeritten hızla gelen üçüncü araç bize çarptı. Biz neredeyse kavşağı dönmüştük ama diğer araç sürücüsü hiç hız kesmediği için sol arka kapıya dik açıyla çaptı (Japonya'da trafik soldan akıyor, İngiltere gibi). Çarpmanın etkisiyle arabamız sağ tekerlekleri üzerinde 30-40 derecelik açıyla havalandı. Tam o anda dengeyi bulmak için direksiyonu sağa kırmasaydım devrilebilirdik ve ciddi yaralanmalarla karşı karşıya kalabilirdik. Araba tekrar dört teker üzerine düşüp durduğunda gidiş yönümüzden epey bir sola sapmıştık.

Bu yazıyı yazmaktaki amacımın kaza ile bir ilgisi yok ama vurguyu doğru yapabilmek için biraz bilgi vermem gerekiyor. Devam edeyim.

Kazanın öncesini sonrasını çok teferruatlı anlatmayacağım. Diğer aracın sürücüsü yaşlıydı ve ayakları zor tutuyor gibi güçlükle yürüyebiliyordu. Bizi fark edebileceği, frene basıp durabileceği zamanı vardı. Ani bir fren değil, biraz yavaşlasa bile bu kaza olmazdı. Hiç hız kesmedi ve bize çarptıktan sonra bile metrelerce gittikten sonra durabildi. Hastaneye, ameliyata yetişmeye çalışıyormuş. Belki önüne değil, telefona veya navigasyona bakıyordu. Biraz daha didikleyecek olsak muhtemelen o adamın ehliyetinin iptal edilmesine sebep olacak sağlık sebepleri bile ortaya çıkartabiliriz. Ama sorun o değil. Sonuçta teknik olarak bu kaza benim hatam. Bunu değiştirecek bahane yok. Hız keser, durur, şunu yapar, bunu yapar gibi sebeplerle kendi kaderimi başkasının eline teslim etmemeliydim. Hatta karşı taraf hata yapabilir diye tedbirli olmalıydım. Yirmi küsur yıllık bir araba kullanıcısı olarak daha dikkatli olmam gerekirdi. Kendimi ve ailemi tehlikeye attım. Bunu bu şekilde kabul etmezsem ders çıkartamam.

Dediğim gibi konu kaza değil. Az kaldı.

Diğer aracın çarptığı sol arka kapı tam olarak oğlum Eren'in bulunduğu yerdi. Bir başka değişle, araba Eren'in olduğu yere çarptı. Eşim ilk olarak okula telefon edip Eren'in gelemeyeceğini haber verdi. Eşimin ikinci olarak aradığı kayınpederim birkaç dakika sonra yanımızdaydı. Ne olursa olsun, hem kaza sonrası polise ifade verme, tutanak tutma gibi kargaşanın içinde olmaması, hem de okuldan geri kalmaması için, kayınpederim gelir gelmez Eren'i kucağıma alıp koşarak okula yetiştirdim. Sonra tekrar koşarak kaza yerine döndüm. Üçüncü olarak aradığımız polis biraz gecikmeli geldi. İşlemlerden sonra güne kaldığımız yerden devam ettik. Geçici olarak kullanmak için kayınvalidemin arabasını aldık. Öğleden sonra Eren'i okuldan almaya gittiğimizde öğretmeni yanımıza gelip geçmiş olsun dileklerini iletti. Eren'in gün boyu üzgün olduğunu, sessizce biraz gözyaşı döktüğünü ve öğlen yemeğini iyi yiyemediğini söyledi.

Eve döndükten sonra oğlum evde de ara ara bize kaza hakkında sorular sordu, oyuncak arabalarını çarpıştırarak oyunlar oynadı. Oğlumun kazadan epey etkilendiği anlaşılıyordu. Son birkaç şey daha yazıp sadede geliyorum.

Ertesi gün zorlu bir gündü. Eren bir türlü okula gitmeyi kabul etmedi. Çok ender de olsa daha önce de gitmek istemediği olmuştu ama bu kez çok ısrarlıydı. Üniformasını giymeyi bile kabul etmedi. (Okula zamanında yetiştirebilmek için her gün acele ediyorduk çünkü Eren'in yemek yemesi, giyinmesi biraz zaman alıyordu. Biz de yeteri kadar besin alabilsin, yemeği yarım kalmasın diye tolerans gösteriyorduk. Bu yüzden evden çıkışımızın son anlarını aceleye getiriyorduk. Eğer bu davranışlarımız sebebiyle oğluma kazanın onun yüzünden olduğu hissini vermişsek, araba ile yaptığımızdan daha büyük bir kaza yaptık demektir. Ve bu, arabanın onarılması kadar kolay olmayabilir). Okul kapısından içeri girip teslim etmek üzereydik ki Eren sınıfına gitmeyeceğini söyledi ve tekrar eve dönmek istediğini tutturdu. Ağlamaya başladı. İkna etmek için öğretmeni geldi. Ama Eren çok ısrarlıydı. Israrlarında hiçbir inatçılık yoktu, bir şeyden etkilendiği, üzüldüğü belliydi. Bir başka öğretmenle birlikte dört kişi dil dökmeye başladık ama dakikalarca ikna edemedik.

Esas söyleyeceğim şey işte burası..

Öğretmeni bu kez sınıftan Eren'in arkadaşlarını çağırdı. 

Hepsi geldi. O dört yaşındaki minik çocukların hepsi koşarak bacaklarımın sağından solundan sıyrılıp oğlumun etrafını sardılar, ellerinden tutup "Eren hadi gel, beraber oynayalım" diye sınıfa çağırdılar. Çevresinde zıpladılar, kollarından çekiştirdiler. Kızlardan ikisi eğilip Eren'in ayakkabılarını çıkarmaya çalıştı. Başka bir kız Eren'in çantasını kapıp sınıfın yolunu tuttu. Hayatım boyunca en çok duygulandığım anlardan biriydi. Eşim neredeyse ağlayacaktı. Tüm okul yaşamım boyunca karşılaşmadığım böylesine bir arkadaşlığı, dayanışmayı, destek olmayı, güç vermeyi, içtenliği, samimiyeti, doğallığı o dört yaşındaki çocuklarda gördüm. Asla unutamayacağım bir sahneydi. 

Okulda artık anne baba olarak bizim işimiz kalmamıştı. Oğlumu bırakıp böylece okuldan ayrıldık. Akşam öğretmeni telefon edip Eren'in okulda iyi bir gün geçirdiğini, arkadaşlarıyla güzel oynadığını anlattı. Başka bilgiler ve tavsiyeler de verdi. Oğlum hâlâ sabahları okula gitmekte biraz zorluk çıkartıyor ama artık iyiye gidiyoruz. Arabamızı da gelecek hafta tamirden teslim alacağız. Böylece her iki kazayı da geride bırakmış olacağımızı ümit ediyorum.

6 Ocak 2017 Cuma

Yeni Yıl İçin Paylaşımlar

Yeni yılın ilk satırlarını yazmak için Japonya'da geçirdiğim ilk yılbaşında neler yaptığımızı anlatmak isterdim. Ona da sıra gelecek ama ülkemde art arda o kadar üzücü olaylar oldu ki, güzel şeyler yazarak başlayacak ruh halini kendimde bulamadım. Yeni bir şeyler düşünüp kaleme almak yerine o anlardaki hislerimi dışa vurduğum sosyal medya paylaşımlarımı bu satırlara taşıyarak kayıt altında tutmayı uygun buldum.

Yılbaşı gecesi yeni yılı kutlamak için eğlenen onlarca kişinin kurşunlanarak öldürüldüğü saldırı sonrası 1 Ocak'ta şu satırları yazmıştım:

"Eskiden cuma namazlarına giderdim. Sanırım 2005 yılı sonuydu, yılbaşına birkaç gün kala yine cumaya gitmiştim. Namazdan önce imam anlatıyordu; yılbaşı kutlamak günahtır, yılbaşında hediye vermek gavur adetidir, vallahi de billahi de küfürdür. Yani ben sevdiklerim sevinsin diye hediye alacağım, yeni yıl için güzel dilekler dileyeceğim, ve 'uydum hazır olan imama' diyerek arkasında saf tuttuğum imam beni kafir ilan edecek! Bir daha asla cumaya gitmedim.

Aradan geçen 10 küsur yılda gelinen nokta şu:


O imam gibilerin yetiştiği okullar kat kat arttı, yetişmedikleri dönüştürüldü. O imam gibilerin bağlı olduğu diyanetin başındaki şahıs, birkaç gün önce yılbaşı kutlamasının israf olduğu fetvası verdi, kendisi bizim vergilerle zırhlı Mercedes'e biniyor. O diyanetin bağlı olduğu kurumun o zaman başında olan şahsın bizzat kendisi imam, kendine saray yaptırıp cb oldu, şimdi başkan olacak. O müstakbel başkanın yönettiği ülkede dün yılbaşı gecesi kutlama yapan insanlar kurşuna dizildi, o imam gibilerin ardında saf tutup cuma namazı kaçırmayan tipler 'oh olsun, kafirler, layıklarını bulmuşlar' gibi söylemler üretip, noel babanın başına silah dayama, sünnet etme gibi eylemler yapıyorlar. Ve ben, din konusunun gündemde asla yer tutmadığı, kimsenin kimseye sesini yükseltmediği, yol verdim diye arabanın içinde bile direksiyona kadar eğilip teşekkür eden insanların yaşadığı Japonya'ya yerleştim."


Türk Lirası her geçen gün değer kaybediyor, yabancı yatırımcılar tasi tarağı toplayıp ülkeden kaçıyor, işsizlik artıyor. Bizzat ben, bilgisayar yüksek mühendisi olarak Türkiye'de bir buçuk yıl iş bulamadım. Tüm bunlar olurken iş hayatındaki insanların riyakarlıklarını 4 Ocak'ta şu satırlarla dile getirdim:


"Çöken ekonomiden, haksız terfilerden, torpilli işe alımlardan, yersiz atamalardan, artan işsizlikten, geçim ve gelecek kaygılarından sorumlu tuttukları siyasetçileri, kodamanları, yandaşları Facebook, Twitter gibi yerlerde yerden vuran kişilerin LinkedIn'de her şey harikaymış gibi davranmaları çok ilginç. Onların görmediği ortamlarda esip gürleyip, onların görebilecekleri ortamda çıkarlarını gözeterek süt dökmüş kediye dönenler, şikayet ettikleri ortamın oluşmasında birinci derece suç ortakları olduklarının farkında değiller mi?"



Her yıl bir öncekini aratır oldu ve bu yılın da öyle olması ihtimali beni derinden endişelendiriyor. Öyle ki, ben bu satırları henüz yayınlamamışken, bir de İzmir'den kahredici haber geldi. Onun için de şu tepkiyi verdim:

"Bir ara, hiç subay ölmüyor demişlerdi, subayların şehit haberleri gelmeye başladı; babanın kızına şehvet duyması haram değil dediler, çocuklar tecavüze uğradı; hamile kadın sokakta gezmesin dediler, parkta hamile kadın darp edildi; yılbaşı kutlamayın dediler, yılbaşı kutlayanlara kurşun yağdı; İzmir'de bomba patlamıyor dediler, İzmir'de bomba patladı..."

İnsan gurbetteyken memleketin acılarını daha çok hissediyor, çığlıklarını daha derinde duyuyormuş. Bir tür Nazım Hikmet yalnızlığı yaşıyorum dünyanın diğer ucunda. 

20 Aralık 2016 Salı

Yaş 42

Kimsenin kimseyi öldürmediği bir sabaha uyansam.
Kimsenin kimseyi öldürmediği bir günde, sahile, parka gidip yürüyüş yapsam,
Gözlerimi kapatıp kollarımı açarak aldığım derin nefesi, yüzümü göğe dönüp ohhh diyerek versem.
Leziz yemekler, kekler, pastalar yesem,
Çaylar, kahveler içsem.
Cadde, sokak gezsem,
Sinemaya, konsere gitsem,
Dostlarla buluşup muhabbet etsem, kadeh tokuştursam.
Sıcak bir duş alıp yatağıma yatsam, abajur ışığında kitap okusam.
Sonra da,
Kimsenin kimseyi öldürmediği bir geceye uyusam.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Sonbaharda Naiku

En son 2014'te ilkbaharın ilk ayında gittiğimiz Ise'ye, bu yıl sonbaharın son ayında gittik (ilgili yazı: Ise Jingu). Genelde her gidişimizde benzer şeyleri yapıyoruz, aynı yerlere uğruyoruz, aynı yemekleri yiyoruz, aynı yerlerde resim çekiyoruz. Bize iyi geliyor çünkü. Elbette aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmak için yazmıyorum bu satırları. Her seferinde farklı şeyler olduğu gibi bu kez de vardı ve sadece mevsimle sınırlı değildi. En önemlisi, dört kişilik bir aile olarak ilk kez gittik. Bir başka değişle, ilerideki yıllarda hatırlayamayacak kadar küçük olsa da, oğlum Kayra'nın İse'ye ilk ziyaretiydi bu. Yolculuğu kendi arabamızla yapmamız da, hem farklardan, hem de ilklerden bir diğeriydi.

İlk iş olarak Suşikyu'da [1] yemeğe oturduğumuzda henüz öğlen olmamıştı. Sadece yol yorgunluğunun bizi erkenden acıktırmış olmasından değil, Suşikyu'nun çok ünlü ve en çok tercih edilen Japon restoranlarının başında gelmesi sebebiyle tıklım tıklım olmadan yemeğimizi bitirip rahat rahat gezmek isteğimiz de yemeğe erken oturmamızın nedenlerinden biriydi. Çok değil, yirmi dakika içinde tercihimizde haklı olduğumuz anlaşıldı. Restoranın birkaç salonundan birine ilk girenler biz olmamıza rağmen, çıkarken hiç boş yer kalmamıştı ve restoran önünde sıra bekleyen onlarca kişi birikmişti.

Japonya'ya taşınalı artık aylar olmasına rağmen öngörmediğimiz işlerimiz o kadar fazla oldu ki, öngördüğümüz kadar gezi yapma fırsatı bulamadık. Ne pahasına olursa olsun, mevsim bitmeden sonbahar renkleriyle bezenmiş, doğayla iç içe bir gezi yapmayı kafama koymuştum. Mevsimin artık son günlerine girdiğimiz 20 Kasımda İse'ye gittiğimizde bu renk cümbüşünü görebilmek için gecikmiş olma ihtimalimiz beni endişelendirmişti. Ancak bu senenin sıcak geçmiş olması, mevsimsel olarak geç kalınmış olsa da, doğanın, sonbahar renklerine tamamen bürünmesi için erken bile olmasına yol açmıştı. Tamamen olmasa da büyük oranda mevsim giysisini giymiş olan doğanın, güzelliğinde bir eksilme yoktu elbette. Kapalı olmasına rağmen yağışsız bir günde orada bulunmak da, geziden, beklediğimizden fazlasını almamız için yeterli olmuştu.

Uji Köprüsü'den geçip Naiku'nun taşlı yollarında ilerledikten biraz sonra temizuya'da ellerimizi yıkayıp torii'den geçtik ve ardından İsuzu Nehri'nin kenarına inip biraz soluklandık. Ne kadar ilginç bir paragraf giriş cümlesi değil mi? Aslında değil. Bahsettiklerimi ilk kez duymuş olanlarınızın biraz şaşkınlık yaşaması doğal ama bu yerler hakkında daha önceki yazımda bilgi verdiğim için burada hızlı bir şekilde giriş yaptım. Aynı şeyleri tekrar tekrar yazmayacağımı başta belirtmiştim. İki buçuk yıl önce, suya düşmesin diye ellerimle sıkı sıkı kavradığım Eren'i, bu sefer sadece dikkat etmesi için uyarmakla yetindim. İlk adımlarını atmaya başlayalı henüz birkaç ay olan Kayra'yı ise pusetinden çıkarmaya cesaret edemedim. Gerçi kendimize rahat resim çekme fırsatı yaratabilmenin de nedenlerden biri olduğunu itiraf etmem gerekir.

Parkurda ilerleyerek ana tapınak olan Kotaijingu'nun merdivenlerini çıktık. Kendi inançlarımdan ötürü elbette buranın herhangi bir kutsiyeti olduğunu asla düşünmedim ama bu yılın Mayıs sonu Japonya'da yapılan zirve toplantısında G7 ülkeleri liderlerinin aynı merdivenlerde verdiği poz aklıma gelince, bir kutsallığı varsa bile ondan da bir şeyler kaybetmiş diye hissettim [2]. Belki bu sebepten dolayıdır ki, bu satırları yazarken incelediğim fotoğraf klasörümde bu kez burada herhangi bir resim çekmemiş olduğumu fark ettim. Bu yüzden 2007 albümünden aldığım bir fotoğrafı paylaşıyorum. Politik veya dinsel lakırdılarla bu satırları dolduracak değilim. Sadece, aynı liderlerin benim de yaşamakta olduğum ve hiç de turistik olmayan Tsu iline de gelip, bir başka küçük şehir olan İse'de ağırlanmalarının, bu bölgenin ve özellikle Naiku'nun Japonya açısından ne kadar önemli bir yer olduğuna vurgu yapmak istedim.

Her zamanki gibi Naiku gezimizin sonunda iri Japon balıkları koilerin olduğu küçük gölete uğradık. Önceki gelişimizde bu göletin kenarında üç kişi olarak çektiğimiz aile fotoğrafını bu kez dört kişi olarak çektik. Tapınak bölgesinden çıkıp Oharai Maçi sokağında son alışverişlerimizi yaptık. Dükkânlarda kapanma hazırlığı yavaş yavaş başlamıştı. İnsan kalabalığından azar azar kurtulmakta olan sokakta arabamıza doğru yürürken, nedense bir şey daha yapmamız gerekiyormuş gibi bir hisse kapıldık. Günün, içimizde bıraktığı tatlı tadı damağımızda da hissetmemiz gerekiyordu sanki. Tam bu sırada karşımıza çıkan çay evi mi böyle hissetmemizi sağlamıştı, yoksa böyle hissettiğimizi anlamış gibi çay evi mi karşımıza çıkmıştı bilemiyorum. Ne sebeple olursa olsun, İse'deki günümüzün son durağının Akafuku olduğu kesindi. Akafuku, 1707 yılında İse'de kurulmuş bir çay evi. Japonya'da çay evi denince, bizdeki pastane ya da tatlıcıya denk geldiğini düşünebilirsiniz. Kahvehane ya da çayhane gibi mekânlar aklınıza gelmemeli. En sade şekilde, bugün kafe dediğimiz yerlerin klasik Japon modeli olduğunu tasavvur edebilirsiniz. Geleneksel Japon tarzı mimarisiyle süslenmiş bu çay evine girip, yeşil çayla birlikte akafuku moçi (赤福餅) tatlısı yedik. Akafuku moçi, çay evinin kendi adıyla özdeşleşmiş, dövülmüş pirinç üzerine tatlı fasulye ezmesi kaplanarak yapılan bir tatlı. Tatlıya verilen şekil, İsuzu Nehri'nin akışını simgelemektedir. Belirgin olan üç çıkıntı suyun temizliğini, beyaz olan iç kısmı da nehir yatağında bulunan çakıl taşlarını tasvir eder [3]. Özel bir bambu çubuğuyla yenmek üzere servis edilir. Çok hafif ve lezzetli bir tatlıdır. Biz lezzetini önceden biliyorduk ama güzel geçmiş bir günü tamamlamak için de bire bir olduğunu böylece anlamış olduk.

_______________________________________________________________________________
* Naiku gezisinin fotoğraflarını çekerken kameramın manuel programında vivid özelliğini kullandım. Renkler biraz daha canlı olsun diye yaptığım bu değişikliği, ayarlamam gereken diğer özelliklere dokunmadan yaptığım için fotoğraflar biraz parlak çıktı. Acemiliğimi mazur görmenizi dilerim.
[1] http://www.okageyokocho.co.jp/tenpo.php?no=14
[2] http://japan.kantei.go.jp/97_abe/actions/201605/26article1.html
[3] http://www.akafuku.co.jp/global/english/