25 Ekim 2016 Salı

Oğullarım

Hasta olur yatarım. Yastığım avucumla kulağımın arasına sıkışmış, karnımda sıcak su torbası, dizlerimi çekerim kendime. Nabzımın her vuruşu şakaklarımda zonklar. Zar zor aldığım her nefeste söverim, hastalandığıma da hastalığıma da. Sonra iki küçük beden gelir sarılır bana. Biri sırtıma yapışır kolunu boynuma dolayıp, biri bacağıma sarılır koalanın ağaca sarıldığı gibi. Oracıkta uyurlar. Abidin Dino'nun mutluluk tablosu oluveririz. Kalp atışlarını bile hisseder vücudum. Nefes alış verişleri bir terapidir artık. Mırlamaları Chopin'in 2. noktürnünü çağrıştırır. Sevinirim sonra, hastalandığıma da hastalığıma da.

9 Ekim 2016 Pazar

Türk Konukseverliği

Valizimi alıp havalimanının kapısından dışarı adımımı atar atmaz beni ilk karşılayanlar dolandıracak insan arayan taksiciler oldu. Nazik yardım tekliflerini geri çevirdim! Bakırköy feribot terminaline gitmek için otobüs beklemeye koyuldum. Beni avlayamayan taksiciler bu kez orta yaşlı, yalnız bir Arap kadını hedefe aldı. Elebaşıları, Arap kadına da yardım tekliflerini iletti. Fiyatı soran kadına önce 50 dediler. Kadın pazarlığa başladı 20 dedi. Elebaşı 45 olsun dedi. Kadın 25'ten fazla vermeyeceğini söyleyince elebaşı birkaç kelimelik İngilizce bilgisini ve onun yetmediği yerde el hareketlerini kullanarak "sen Arap değil misin? Sizde para çok. Niye vermiyorsun?" diye söyleyince kadın da bir el hareketiyle vazgeçtiğini belirtip benim yanımda otobüs beklemeye koyuldu.

Kalçasının hemen altına gelen kısacık şortunun, ince ve muntazam bacaklarını gözler önüne serdiği genç bir Çinli kız bizden önce gelmişti. Böylece otobüs bekleyenler üç kişi olduk. Kısa süre sonra gelen otobüsün de üçümüzden başka yolcusu olmadı. Benden önce binmeleri için her ikisine de kibar jestlerle öncelik verdim. Bu şekilde İngilizce bildiğimi anlayan genç kız otobüs hareket eder etmez otelin adı, adresi ve küçük bir haritası olan elindeki kağıdı gösterip nasıl gideceği konusunda benden yardım istedi. Cep telefonumda haritayı detaylı gösterip tarif ettim. Otobüsün nerede duracağını, nereden yürüyeceğini ayrıntılı anlattım. Birkaç sıra arkamızdaki yerinden kalkıp yanımıza gelen Arap kadın da bu durumdan cesaret alıp kendi gedeceği otel için aynı yardımı istedi. Ona da aynı şekilde bilgi verdim.

Her ikisinden önce inmek zorunda olmasaydım otellerine kadar onlara eşlik ederdim.

Taksicilere pabuç bırakmayan Arap kadının, ülkemizde turistlerin nelerle karşılaşabileceği konusunda bir bilgisi ve deneyimi olduğu anlaşılıyordu. Daha önce bilmiyor idiyse bile artık benim gibi çıkar gözetmeden yardım edenlerin de olduğunu ona göstermiş oldum. Ama Çinli genç kız için biraz korktum desem yeridir. İlk karşılaştığı kişi ben olduğum için herkesi benim gibi sanar mı diye endişeleniyorum. Onun gibileri tuzağa düşürmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacak tiplere rastlaması ihtimali beni dehşete düşürüyor. Televizyonda haberleri izlerken adres soran Çinli bir turist kıza kötü şeyler yapıldığı haberi çıkar da ekranda onu görürüm diye ödüm kopuyor. Ona bu kadar nazik davranarak, yardım ederek aslında kötülük mü etmiş oldum diye düşünmeden edemiyorum.

Kandırılmışların şu ülkeyi düşürdüğü duruma bakın.

Umarım her iki yol arkadaşım da tatillerini güzel geçirir, güzel anılarla ülkelerine dönerler.

18 Eylül 2016 Pazar

Koç Vuruşu

Koçluk mesleği ülkemizde iyice yaygınlaşmaya başladı. Birçok yerde adı anılır oldu. Bu meslek erbapları arasında işini hakkıyla yapanlar mutlaka vardır, ancak gözlemlerimiz ve duyumlarımız ters giden bir şeyler olduğu yönünde şüphe duymamıza yol açıyor.

İstenilen ücretler korkunç. Örnek vermeden önce koçluğun tanımını aktaralım. Uluslararası Koçluk Federasyonu (ICF) koçluk tanımını şöyle veriyor: "Koç'un müşterilerinin kendi kişisel ve profesyonel potansiyellerini düşündürücü ve yaratıcı bir süreçte fark etmelerini ve kullanmalarını, bu sayede bulundukları belirsiz ve karmaşık durumlardan çıkmalarını sağlayan ortaklık"[1]. Daha kısa bir tanımla şöyle deniyor:"müşterilerin bireysel ve profesyonel potansiyellerini en üst seviyeye çıkarmalarını sağlamaları için ilham veren, düşündürücü ve yaratıcı müşterek bir süreç"[2]. Sanırım en özet tanım olarak GORA filminde Garavel'in Arif'e söylediklerini kullanabiliriz: "sende olanı sana koyacağız".

Geniş verilen ilk tanımı ele alırsak, bir kişinin koçun potansiyel müşterisi olabilmesi için "belirsiz ve karmaşık durumlar içinde" olması gerekir. Diğer tanım bu şartı ortadan kaldırıyor. Böylelikle daha geniş bir kitle hedefe oturtuluyor ve müşterinin gurur yapıp karmaşık ve belirsiz durumlar içinde olduğunu kabul etmeme riskini ortadan kaldırıyor. Bireysel ve profesyonel potansiyellerini en üst seviyeye çıkarmalarını sağlamak için bir koçun öncelikle müşterisinin potansiyelini tespit edecek bilgiye ve donanıma sahip olması gerekir. Bugüne kadar, "siz zaten potansiyelinizin en üst seviyesinde bulunuyorsunuz, benim yapabileceğim bir şey yok" deyip işi geri çevirmiş bir koç olmuş mudur diye merak ediyorum. Ya da tüm müşterilerini potansiyel seviyelerinin altında olduklarına ve kendilerinden destek almadan en üst seviyeye asla çıkamayacaklarına mı inandırıyorlar bilemiyorum.

İşin biraz daha temeline girip koç kavramının kökenine inelim. Koç (İng.:coach) kelimesi Fransızca kökenlidir ve "bir yerden diğerine taşıyan araç" anlamına gelir. Batı ülkelerinden birinde birisine havalimanına nasıl gideceğinizi sorduğunuzda size bir koç tutmanızı söylerse şaşırmayın. Koç derken bir otobüsten bahsetmektedir, sizi kalkış noktasından havalimanına götürür. Bir nevi Havaş yani. Sizi içinde olduğunuz belirsiz durumdan alıp, potansiyelinizin en üstüne götüren koçların tanımı da bu köke dayanır. Eğer koç kelimesi yabancı dillere Türkçe'den  geçmiş olsaydı taşımacılıkta değil hayvancılıkta kullanılırdı. O zaman da burada tartışmakta olduğumuz meslek kendisine başka bir ad bulmak zorunda kalırdı.

Şimdi örneği verelim:
Bir arkadaşım kızı için bir eğitim koçu ile konuşmuş. Eğitim koçu vereceği hizmet karşılığında 40.000 TL ücret istemiş.
- Harvard Üniversitesi'ni mi garanti ediyorsunuz?
- Hayır.
- Oxford garanti mi?
- Değil.
- Boğaziçi?
- Kısmet.
- Herhangi bir üniversite?
- Hayırlısı.
- Hayatını kazanacak bir meslek?
- Kendine kalmış.
- Meslek sahibi olursa iş bulması garanti mi?
- Allah büyük.
- Peki siz ne yapacaksınız?
- Ben 40.000 TL alacağım. [3]

Lisansüstü eğitimleriyle iş bulamayanlar varken, üniversite diploması olmayan imamların ülke yönettiği bir devirde, karşılığı 40.000 lira olan bir eğitim koçluğunun nasıl bir sonuca ulaştıracağını merak ediyorum.

Her malın, hizmetin, emeğin bir bedeli vardır. Alışverişin özü budur: ödediğinin karşılığını almak. İnsanın hayatta en kıymetli varlıkları olan evlatlarının belki birkaç yıllık okul ücretini talep eden bir kişi neyin garantisi karşılığında 40.000 lira ücret isteyebilir? Psikolog Doğan Cüceloğlu şöyle diyor:

"Ailenin çocukla kurduğu ilişkinin türü, çocuğun okul başarısını etkileyen en önemli ve en can alıcı nokta olarak karşımıza çıkıyor."[4]
"Çocuğunuzun seçimlerini kendisinin yapmasına özen gösterin. Siz onun yerine seçimler yapmayın, o seçimler yaparken sizi bir danışman, bir rehber olarak kullansın."[5]
"Sizin başarı anlayışınız ve o anlayışın altında yatan inanç, isteseniz de istemeseniz de, farkında olsanız da olmasanız da, çocuğunuzla ilişkinizin temelini oluşturur."[6]

Kendilerinin de zaten bu sözler temelindeki fikirleri verdiğini iddia eden eğitim koçları olabilir. Öyleyse, Cüceloğlu'nun kitabı 12 lira 50 kuruşken sana niye 40.000 lira verelim?

Senelerce eğitim alıp bu işin ilmini yapmış kişiler dururken, birkaç haftalık sertifika programıyla "koç" olmuş kişilere binlerce lira vermeyi tercih ederseniz siz bilirsiniz. Ama şunu bilin, koçluk eğitiminin bizzat kendisini alsanız daha ucuza gelir. Böylece hem kendi kendinizin koçu olursunuz, hem de bir mesleğiniz daha olur. Atalarımızın dediği gibi; koç vuruşuna koç dayanır. 40.000 lira verecek müşteriler de bulursanız yaşadınız.

Cüceloğlu, Başarıya Götüren Aile adlı eserinin ikinci bölümünde Başarı'dan ne anlanması gerektiğine değiniyor ve ders, okul, meslek, iş, evlilik ve yaşam başarısı diye bölümlerle ele alıp bunların birinde elde edilmiş başarının bir diğerinde de başarı garantisi vermediğini belirtiyor. İşin ilginç olan tarafı, evlilik, eğitim, yaşam, vs. gibi tüm bu olguların her biri için bir koç bulmak mümkün. Bunların birkaçını aşağıda örneklendirelim.

Yaşam koçu var. Öyle bir ücret talep ediyor ki, sanki bugüne kadar bitkisel hayattaydık da bundan sonra Angelina Jolie-Brad Pitt hayatı yaşayacağız. Evlilik koçu var; birkaç görüşmeden sonra eşinizi sizden daha iyi tanıdığını anlarsanız bozulmaca yok. İş koçu var; "yaptığınız işten keyif almanız, daha başarılı olmanız için" size destek veriyor. Patronun yeğeni mezun olup da sizin yerinize işe alınırsa ödediğiniz parayı geri alamıyorsunuz. Diyet koçu var; güzelim tereyağlı iskenderi yasaklayıp buharda pişmiş brokoli öneriyor, siz de mutluluktan uçuyorsunuz! Spor koçu, fitness koçu, yoga koçu, oyuncu koçu, satış koçu, audition koçu, eczane koçu, işletme koçu var...var oğlu var. Bir de Reşat Ekrem Koçu var ama onun konuyla ilgisi yok.

Yine siz bilirsiniz ama, hangi konuda olursa olsun, ben yine de size işin ilmini yapmış olan kişilerden destek almanızın en doğrusu olacağını tavsiye ederim. Senelerin verdiği birikimleri kitaplarıyla önümüze getirirler, özel olarak destek almak istediğinizde ise 40.000 liranıza göz koymazlar.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.perfectmindcoachacademy.com/koccedilluk-hakkinda.html
[2] http://www.icfturkey.org/index.php/icf-hakknda
[3] Diyalog metni, verilen-verilmeyen taahhütler gerçeğine uygun olarak mübalağa edilmiştir. Ücret tamamen gerçektir.
[4] Başarıya Götüren Aile, s.100
[5] age, s.111
[6] age, s.27  

15 Eylül 2016 Perşembe

Toba Gezileri

Önceki yazımda, araya sıkıştırdığımızı belirttiğim iki geziyi burada yazıyorum.
*

Günübirlik Toba'ya yaptığımız gezi ile, Tsu'ya yerleştikten sonra ilk kez şehir dışına çıkmış olduk. Bu kısa gezi için seçtiğimiz, daha doğrusu fırsat bulabildiğimiz gün Japonya'nın en sıcak günlerinden biriydi belki de. Yazıyı yazmakta olduğum bugünlerde sonbaharın etkilerini iyiden iyiye hissetmeye başladık. Hatta Japonya artık tayfunların etkisi altına girmiş bulunuyor. Yağmurlar iyice sıklaştı. Geziyi yaptığımız o günün sıcağını düşününce, bu serin günlere nasıl bu kadar çabuk geldiğimize hayret ediyorum.

Toba(鳥羽市) gezimiz, en kısa ifadeyle bir akvaryum gezisiydi. Önceki senelerde Japonya'nın farklı yerlerinde yapmış olduğum akvaryum gezilerinden [1] çok farklı olduğunu söyleyemem. Bu sebeple herhangi bir sıradışılık yoktu benim için. Ama artık dört yaşında olduğu için çevreye olan ilgisi, farkındalığı daha da artmış olan büyük oğlum Eren çok keyifli anlar yaşadı. Güne fokların gösterisiyle başladık. Bunu penguenlerin ve deniz aslanının gösterisi takip etti. Bu gösteriler arasında da çeşitli canlıların bulunduğu bölümleri gezdik.

Akvaryumun bulunduğu yerin hemen yanında, kıyıya bağlı bir köprü ile yürüyerek geçilebilen Mikimoto İnci Adası (ミキモト真珠島) bulunuyor. Burası Toba'da ziyaret etmek isteyebileceğim yerlerin başında geliyordu çünkü çok ilgi duyduğum bir müzeyi içinde barındırıyor ve daha önce de hakkında kısaca yazdığım deniz kızları diye bilinen Ama-dalgıçları [2] bir gösteri yapıyor. Ancak iki çocukla geziye çıkmanın getirdiği bağımlılık ile bu ziyareti daha sonra tek başıma yapmak üzere ertelemek zorunda kaldım.

İkinci gezimizi eşiyle birlikte kayınpederim organize etti. İki onlar, dört biz, üç de baldızım ve çocukları olmak üzere dokuz kişilik bir kadroyla seyahate çıktık. İki arabaya sığışıp, yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra soluğu yine Toba il sınırları içinde bulunan Osatsu kasabasının(相差町Çidorigahama plajında(千鳥ケ浜海水浴場aldık. Deniz ve kumsalın keyfini doyasıya çıkaran çocuklara göz kulak olma nöbetini devredince ben de Japonya'da ilk kez denize girme fırsatı buldum bu seyahat sayesinde.

Japonya'da insanların plajın tadını çıkarma anlayışı bizden daha farklı. Farklılıktaki sebebinin arkasında, Japonlar'ın, özellikle de bayanların beyaz tenli olma düşkünlüğü yatıyor. Bedenlerinin güneşle temasını önlemek için ne mümkünse yapıyorlar. Onlar için vücutlarının beyaz kalması, güzelliklerinin görülüp takdir edilmesinden daha önemli. Bu yüzden mayoların, bikinilerin üzerine UV korumalı uzun kollu özel yelekler giyiyorlar. Şapkalar, güneş gözlükleri kullanıyorlar. Altımda mayo ve gözümde numaralı gözlükle plajın en çıplaklarından biri bendim desem pek abartmış olmam. Şu haşema denen şeyi buraya ihraç etseler epey para kazanırlar sanırım.

Kaplıcalarda ve umumi banyolarda plajdaki durumun tam tersi söz konusu. Geceyi geçirdiğimiz Outaya Oteli'nde [3] de bu tür banyolar bulunuyor. Odalarda banyo veya duş yok. Müşteriler herkese açık banyolarda çırılçıplak yıkanmak zorundalar. Eğer yer varsa hemen, yoksa soyunuk halde sıra bekledikten sonra, tamamen açık, sıra sıra dizili duşlardan birinin karşısındaki kısa tabureye oturarak şampuanlanıp vücudunuzu sabunluyorsunuz, durulandıktan sonra hemen arkanızdaki sıcak su havuzunda bir boşluk bulursanız girip demleniyorsunuz. Öyle mayo giymek, havluyu peştamal gibi sarmak filan olmaz. Gören görecek, yapacak bir şey yok.

Akşam banyomuzu yaptıktan sonra otel restoranında bizim için hazırlanan sofra, Türkiye'de 'bir kuşu sütü eksikti' denilen sofranın Japon versiyonuydu. Deniz kestaneli pilav, çeşitli yosun sosları, çorbası ve salatası, irili ufaklı karidesler, deniz kulağı ve diğer birkaç çeşit deniz yumuşakçası, biri yarı canlı, diğeri kızarmış ıstakoz, bazıları pişmiş, bazıları çiğ çeşitli balıklar, daha bilmem neler. Olabildiğince her birinden tatmaya çalıştım ama alışık olmadığım için o pahalı sofrada yenmemiş epey yemek kaldı. Dalgaların Sesi adlı yazımda biraz hikayesinden bahsettiğim deniz kulağının tadına bakma fırsatını yakaladığım sofradan hayal kırıklığı ile ayrıldığımı söyleyemem. Keşke önüme dizilen tüm yemeklerin listesi daha önceden elimde olsaydı da her birini biraz araştırıp haklarında bilgi edinmiş olsaydım. Eminim o zaman bu sofraya daha iştahlı otururdum. Çünkü bir yemeği güzel yapan sadece tadı, kokusu, görüntüsü değil, arkasında yatan hikayelerdir aynı zamanda.

Odamıza döndüğümüzde, Japonların futon dedikleri yer yataklarımız hazırlanmış bizi bekliyordu. Günün yorgunluğunu deliksiz bir uykuyla atmak üzere üzerime örtüyü çektikten birkaç saat sonra kafamın üzerine oturmuş, uyanmam için kendi dilinde kelimeler söyleyen küçük oğlum Kayra'nın yüzüme indirdiği tokatlarla uyandım. Neden annesini ya da abisini değil de beni tercih ettiği hakkında bir fikrim de şikayetim de yok ama yine de emzirmek üzere onu annesine teslim etmek zorunda kaldım. Ona bir de teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim çünkü bu sayede gecenin saat ikisinde odadan çıkıp umumi banyoya tekrar gittim, kimsecikler yokken sere serpile rahatça sıcak su havuzunun keyfini çıkardım.

Ertesi gün otelde yaptığımız yine deniz ürünleri ağırlıklı kahvaltıdan sonra bulunduğumuz kasabada yürüyüş yaptık. Ama-dalgıçları kültür mirasının önemli yerlerinden biri olan Şinmei Tapınağı'na (神明神社) uğradık. Buradaki üç sunaktan biri olan İşigami (石神-Taş Tanrısı) sadece Ama-dalgıçları tarafından kullanılırken, zamanla ün kazandığı için tüm kadınlara, ama hâlâ sadece kadınlara açık bir sunak. Son olarak küçük bir Ama-dalgıçları müzesini ziyaret edip yola koyulduk. Gelişimizden farklı bir güzergâh izleyerek yolumuzu Toba merkezinden geçirdik. Bu kez Toba'nın diğer akvaryumunu ziyaret ettik ama kalabalık yüzünden yemek yiyecek bir yer bile bulamayınca ziyaretimizi kısa tutup tekrar yola çıktık. Yol üzerindeki bir hamburgercide açlığımızı giderip, oğlum Eren'in birkaç gün sonrasında başlayacak okulu için kalan hazırlakları tamamlayacağımız şehrimize geri döndük.
_________________________________________________________________________________
[1] İlgili yazılar: Osaka KaiyukanAkvaryum Ziyaretleri
[2] Bkz. Dalgaların Sesi
[3] http://ryokan-ohtaya.com/