12 Ocak 2016 Salı

Bugün Sultanhamet

Eskiden Facebook'a filan daha rahat girerdik, uzun süre görüşme imkanı bulamadığımız arkadaşlarımızla haberleşirdik. Hangimiz evlendi, kimin çocuğu oldu, ailece nereye gittiler öğrenirdik. Eşimizin çocuğumuzun resmini koyardık. Birbirimizin mutluluğuyla mutlu olurduk, üzüntülerimizi paylaşırdık.

Yine öyle yapalım istiyoruz, fırsat vermiyorlar.

Örneğin, çocuğunun güzel bir anını yakalayıp resmini çekiyorsun, arkadaşlarınla da paylaşmak istiyorsun. Onların da yüzü biraz gülsün diyorsun ya. Önce haberlere bir bakmak lazım. Şehit var mı, bir yerde canlı bomba filan patladı mı diye. Utanıyorsun çünkü. Memleketin bir yerinde bir çocuk şehit babasının tabutu başında ağlarken kendi çocuğunun gülerken resmini koymaya elin varmıyor.

Birkaç eski arkadaşınla seneler sonra buluşuyorsun. Birlikte bir restorana gidiyorsun. Diğer arkadaşlar da görsün diye hani şu check-in denen şeyi yapmak istiyorsun ya. Giriyorsun sosyal medyaya, önce bakıyorsun yeni tutuklanan bir gazeteci filan var mı diye. Onların aileleri, arkadaşları mahkeme kapılarında, ceza evleri önünde beklerken, 'biz de arkadaşlarla şu restoranda yemek yiyoruz' demeye takatin kalmıyor.

Yurtdışındaki eşine dostuna mesaj atayım diye alıyorsun telefonu eline, onlar senden önce yazıyor iyi misin diye. Çünkü senin memleketinde bomba patlamış, insanlar ölmüş, yaralanmış, onların yaşadığı ülkede birinci haberken senin ülkende yayın yasağı var. Onlardan öğreniyorsun neler olup bittiğini.

Yeni yılın ilk yazısı için elimde birçok taslak var. Tamamlayıp blogumda yayınlayayım istiyorum. Bir bomba patlıyor, güzel şeyleri anlattığım taslakları tamamlayasım gelmiyor. İstanbul'a yurtdışından ziyaretime gelen akrabalarımı, dostlarımı gezdirdiğim Sultanahmet'te bugün yine insanlar öldü. Facebook'ta, Twitter'da, şu bu sosyal medyada sırayla tepki göstereyim derken, blogumun ilk yazısı da işte böyle çıktı.

Şu güzel ülkemi, altına ateş tutulmuş mısır tenceresine döndürdüler.

20 Aralık 2015 Pazar

Yangının Kurtardığı 41 Yıl

Eğer o yangın çıkmamış olsaydı, belki bugün hayatta olamazdım. Hayatta olsam bile bugünkü ben olamazdım. Bugüne kadar benim içinde olduğum tüm olaylar, benimle tanışmış olan, karşılaşmış olan tüm kişilerin hayatlarının benimle ilgili her parçası farklı olurdu. Anılarının bir yerinde ben olduğum herkesin hatırası yok olurdu. Çiklet satın aldığım bakkaldan, kalem ödünç verdiğim sıra arkadaşıma, hastalandığımda çorba yapıp getiren komşumdan, borç verip geri istemediğim okul arkadaşıma, ben sevince talipleri artan kızdan, nikahında sağdıçlık yaptığım iş arkadaşıma, arabama aldığım otostopçudan, pazar torbalarını taşıdığım yaşlı kadına, eşimden çocuklarıma kadar.

O yangın her şeyi değiştirdi.

Benim hayatımın ilk dönüm noktası, belki de en önemli olayıdır o yangın. 41 yaşımı doldurduğum bugüne yön veren en değerli olaydır. Çünkü o yangın bir hayat kurtarmıştır.

1974 yılının Aralık ayında, doğumumu gerçekleştirmek üzere annemi hastaneye almışlar. Ayla yengem, daha sonra başhekim yardımcılığı da yaptığı hastanenin hatırı sayılır, sözü dinlenir doktorlarından biri olduğu için ayrıca bir ihtimam da gösteriliyormuş. Ancak, beklenen sancı bir türlü gelmemiş. Günler geçmiş, sancı yok. Dokuz ay on gün olan normal doğum süresi geçilmiş. Doktorlar annemin tıbbî test sonuçlarından çekinerek sezaryene sıcak bakmamışlar. Doğum sancısını başlatabilmek için ilaç da vermişler ama o bile etki etmemiş. Bulunduğum yerde gayet rahatmışım ki bir türlü çıkmak istemiyormuşum. Karın iyice şişince yapılacak bir şey kalmamış, hatta normal doğum artık daha riskli hale gelmiş ve bu sefer apar topar ameliyata almışlar. Dört kilo üç yüz gram doğmuşum. İçeride uzun süre kaldığım için derim buruşukluklar içindeymiş.

Sezaryen istemeyen doktorların korktuğu şey doğumdan sonra başa gelmiş. Aldığı anestezi sonrası annemin iç organları tamamen çalışmaz olmuş. Doktorların müdahaleleri sonuç vermiyormuş. Birkaç gün geçtikten sonra annem neden eve gitmediğini sorgular olmuş çünkü babama bu durumu iletmelerine rağmen anneme söyleyememişler. Durumu kötüleşmeye başlayınca bir bahaneyle beni de odadan çıkarıp bakım ünitesine götürmüşler.

Tüm çabalar sonunda yapılacak bir şey kalmayınca ümit kesilmiş ve babama haber vermişler. Bugün yarın eşinin ölümünü beklediklerini, hazırlıklı olmasını bildirmişler. Kendisi henüz 6 yaşındayken annesini kaybetmiş olan babam, oğlunun da benzer bir kaderi paylaşacağının burukluğunu ve eşini kaybedecek olmanın acısını yüreğinde hissederken, henüz hiçbir şeyden haberi olmayan, doğalı henüz birkaç gün olan beni tek başına nasıl büyütebileceğini düşünürken bulmuş kendini. İlk iki çocuklarını henüz çok küçük yaşlarda kaybeden anneannem ve dedem, onlarca yıl sonra tekrar bir evlat acısı yaşamanın eşiğinde kalmışlar.

O sırada, henüz hastanede kimsenin farkında olmadığı bir yerde bir şeyler alev almaya başlamış.

Her an annemin ölümünü bekleyen yengem annemin odasına girmiş. Onunla konuşmaya başlamış. Alevler fark edilip hastanede koşuşturma başladığı sırada annem, beni de alıp artık eve ne zaman gideceğimizi sormuş. Hemşirelerden biri başhekime de yardımcısına da ulaşmaya çalışmış ama nafile. Dr. Ayla hanımın annemin odasında olduğu söylenince koşmaya başlamış. Ayla yengem o sırada ümitsizce annemin sorularını geçiştiriyormuş. Annemin kulaklarına, gittikçe yakınlaşan itfaiye sirenlerinin sesi ulaşmış. Telaşla odaya dalan hemşire, yengeme şu soruyu sormuş: "Doktor hanım, filanca bölümde bir yangın çıktı. Tedbir amaçlı olarak oradaki hastaları yan bölüme almamızı ister misiniz?"

Hemşirenin telaşıyla birlikte yangın lafını duyan annem, bana bir şey olduğundan korkup panik içinde yatağından sıçramış. Kendini hastane koridoruna atmış. Annem koridorda bir sağa bir sola koşturup onu sakinleştirmeye çalışan yengeme ve hemşireye, "Oğluma bir şey mi oldu yoksa? Doğruyu söyleyin! Oğlum nerede? Onu da alalım eve gidelim artık Ayla. Oğlumu getirin bana!" diye seslenip durmuş. Annemin sesi, artık hastaneye ulaşan itfaiye sirenlerini bile bastırıyormuş. Etraftan katılan diğer hemşireler ve yengem annemi zar zor yatıştırıp tekrar yatağına yatırmışlar. Yangını haber veren hemşire ise o kargaşa içinde yengemden hastaların yerlerini değiştirme talimatını almış, çoktan uzaklaşmaya başlamış. Annem yastığa başını koyar koymaz tekrar kaldırmış ve hâlâ onu yatağına yerleştirmek için üzerine eğilmiş olan yengemin gözlerinin fal taşı gibi açılarak şaşkınlık içinde anneme bakakalmasına sebep olan bir şey istemiş: tuvalete gitmek.

Muhtemelen yengem, kendisine yangının kolayca kontrol altına alındığını bildirenin kim olduğunu hatırlamıyordur. Annem dönüp tekrar yatağına yatana kadar da gözlerini kırpmamıştır. Annem, bu kez uzun süre kaldırmamak üzere başını yastığa koyduğunda artık iç organlarının tekrar çalışıyor olduğu anlaşılmış. Çağrılan diğer doktorlar, neler olup bittiğini henüz anlamayan annemin bakışları arasında muayenelerini tamamlamışlar. Artık emin olan yengem nihayet sevinçle, "Kurtuldun" diyerek sonraki dakikalarda olanları anlatmış. Durum babama da bildirilmiş. Onun yaşadığı şaşkınlığın ve mutluluğun tarif edilebilecek bir karşılığı olduğunu hayal edemiyorum. Beni tekrar odaya getirmişler. Birkaç gün sonra, üniversiteye gidene kadar hayatımın ilk 18 yılını geçireceğim evimize gitmişiz. Sonraki günlerde olanlar daha ayrıntılı olarak anlatılınca annem tekrar bir hamilelik sürecine girmekten korkmuş. Böylece, bir kardeşim olmadan, ailenin tek çocuğu olarak kaldım.

Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi diye bir film vardır hani. Seyredenler bilir, Daisy'nin bacağının kırılmasıyla dansçılık kariyerini sona erdiren yani tüm hayatını değiştiren araba kazası anlatılırken bir dizi olayların nasıl birbirini etkilediği sıralanır. Eğer ayakkabı bağı kopmamış olsaydı, o kadın sevgilisinden ayrılmamış olsaydı, adam saatini kurup beş dakika erken kalkmış olsaydı, taksi sürücüsü kahve içmek için durmamış olsaydı gibi bir dizi olay sıralanır ve sonunda, 'böylece taksi Daisy'nin yanından geçip gitmiş olurdu' diye sözler noktalanır. Ancak tüm o olaylar olmuş, birbirini etkilemiş ve taksi Daisy'ye çarparak bacağının kırılmasına ve kariyerinin sona ermesine sebep olmuştur.

Annemin hayatta kalması da işte buna benzer olaylar zinciri sonunda gerçekleşebildi.
Hemşire başhekime ya da yardımcısına ulaşmış olsaydı,
yengem hastanede sözü geçen bir doktor olmasaydı,
annemin odasına girmiş olmasaydı,
hemşireye yengemin annemin yanında olduğu söylenmeseydi,
ben annemin yanından alınıp bakım odasına götürülmüş olmasaydım,
ama her şeyi başlatan o yangın çıkmamış olsaydı bugün doldurduğum 41 yıllık yaşamımı öksüz biri olarak geçirmiş olacaktım.

Herkes için değildir belki, hatta hiç kimse için bile olmayabilir ama doğum günü pastası üzerinde yanan mumun ateşi bana her zaman çok şey ifade etmiştir.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Gölcük'ten Tuz Gölü'ne

On gün kaldığımız Adana yolculuğumuzu kendi aracımızla gerçekleştirdik. O küçük Toyota Yaris otomobilimizi tıka basa doldurduk. Arka kanepenin sağında ve solundaki araç koltuklarında çocuklarımız, onların ortasına da eşim oturdu. Ayaklarını uzattığı yere boylu boyuna puseti katlayıp yerleştirdik. Düğünde giyeceğimiz elbiseleri ön yolcu koltuğunun tutamacına astık, koltuğa da elimizin altında olmasını istediğimiz eşyaların olduğu çantayı koyduk. Büyük oğlum her tuvalette rahat edemiyor diye kendi oturağını bile yanımıza aldık ve ön koltuğun altına yerleştirdik. Bagaja dört kişilik valizimiz ile birlikte iki de küçük çanta sığdırdık.

Adana seyahatimizi Adana'da On Gün başlığı altında genel olarak yazmıştım. O yazıyı çok uzun tutmamak adına, yolculuk boyunca uğradığımız yerleri bu başlık altında ayırdım.

Ben çocukken, hemen hemen her yaz bu tür yolculukların tam tersini yapardık. Yani yolculuğa Adana'dan başlar İstanbul'a gider, tatilimiz bitince tekrar Adana'ya dönerdik. Annem ve babam çok erken uyanır, tüm eşyaları arabaya yerleştirdikten sonra beni uyandırır, yola koyulurduk. Sabahın saat beşinde yola çıkmış olduğumuzu söyleyeyim, siz artık onların ne zaman kalktığını tahmin etmeye çalışın. O senelerde çocuk koltuğu diye bir şey yoktu. Böyle güvenlik önlemiymiş filan hikaye. Arka kanepeye boylu boyunca sığar yatardım.Üstümü de örterlerdi, yolculuğun ilk birkaç saatini uyuyarak geçirirdim orada. Uyandıktan sonra da arabanın arka kısmı tamamen benim oyun alanım olurdu. Hoplaya zıplaya giderdim. Şimdi o eğlenceden mahrum kalan çocuklarım için üzülüyorum biraz.

Çocukların ve onların ortasında isteklerine yetişmeye çalışan eşimin durumu böyle olunca, hem gidiş hem de dönüş yolculuğumuzu Ankara'da birer gece kalarak ikiye böldük. Sonbahar renklerini yakalamayı umut ederek, gidiş yolunda Bolu Gölcük Parkı'na uğradık ve istediğimizi bulduk. Kornişon turşusu ile kaymaklı dondurmanın tadı farklıdır ya, İstanbul'daki ile Gölcük'te soluduğumuz hava o kadar farklıydı. En son nerede, ne zaman olduğunu hatırlayamıyordum ama bu tertemiz havayı solumanın bende uyandırdığı duygu yeni bir deneyim değil, bir hatıranın canlanmasıydı, bir özlemdi. Gölü çevreleyen parkuru olabildiğince ağır adımlarla yürüyerek, resimler çekerek ve tertemiz havayı hafızalarımıza kazımak istercesine doyasıya soluyarak katettik.

Elimdeki profesyonel kamerayı görünce, tekerlekli sandalyesi ve yanında iki refakatçisiyle bir bey bana selam verdi ve tanışıp biraz lafladık. İsmail bey, Karadeniz Ereğli Fiziksel Engelliler Derneği başkanı olarak kendisini tanıttı. O güzel manzaranın fonunda, daha sonra kendisine göndermek üzere kendi makinemle resimlerini çekmemi istedi istedi. Severek yaptım. Bizi Ereğli'de misafir etmek üzere davet de etti ama Adana'ya gitmekte olduğumuz için geri çevirmek zorunda kaldık. Hem ciğerlerimizi hem de ruhumuzu temizlediğimiz Gölcük'ün, önceden planladığımızdan daha uzun süre bizi yolumuzdan alıkoymasına izin verdik. Ankara'ya vardığımızda hava iyiden iyiye kararmış, akşam yemeğimizi gecikmeli olarak yemek zorunda kalmıştık.

Zorunlu olarak gecikmeye uğrayan diğer öğünümüz de ertesi günkü öğle yemeğimiz oldu. Kaldığımız otelin açık büfe kahvaltısının uzun uzadıya tadını çıkardık. İyice dinlendiğimizden ve doyduğumuzdan emin olduktan sonra yola çıktık. Böylece, Tuz Gölü'ne vardığımızda artık öğlen olmuştu bile. Gökyüzünde bir tek bulutun olmadığı güzel havayı değerlendirmemek olmazdı. Günün ilk molasını burada verip, soğuğa aldırış etmeden fotoğraf makinelerimizle birlikte kendimizi tuzların üzerine attık. Geçen kış karların üzerinde yürümeyi ilk kez deneyimleyen oğluma, karın değil de tuzun üzerinde olduğunu açıklamak biraz zor oldu.

Adana'dan dönüş yolcuğunda Tuz Göl'ünde tekrar mola verdiğimizde çok ama çok şanslıydık. Tam gün batımının olduğu dakikalara denk geldik. Evden on dakika önce ya da sonra çıkmış olsaydık bu muhteşem manzarayı yakalayamayacaktık. Bu kez gökyüzünü parçalı bulutlar süslemişti ve bu, manzarayı daha da görkemli hale getirmişti. Oğlum bu kez tuzun üzerinde olduğunu biliyordu; koştu, sıçradı, su birikintilerine taban vurdu, tuzları ayakkabısıyla süpürüp minik tepecikler yaptı. Ben de her dakika resim çektim. Bulutların ve güneşin hareketi, gökyüzünün rengi öyle hızlı değişiyordu ki saniye aralarıyla çektiğim resimlerin her biri birbirinden farklı çıkıyordu.

Bu yazıyı yayınlamamın asıl sebebi aslında bu resimleri sizlerle paylaşmaktı ama yine de kendimi alamayıp uzun uzadıya yazmışım. Yazının sonunu getirememiş olsanız bile resimlerden zevk alacağınızı ümit ediyorum.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Adana'da On Gün

Kasım ayında Adana'ya gidip tişörtle gezmek, bilen insana şaşırtıcı gelmez. Bir Adanalı olarak ben kendime kızıyorum, kazaklarımı niye götürdüm diye. İstanbul'da 15 yıl yaşayınca kendi memleketimin karakterini unutmuşum anlaşılan. Neyse ki yolda uğradığımız Bolu'da ve Ankara'da kazaklar işe yaradı. Yoksa iyiden iyiye kızardım kendime.

Havanın bu kadar güzel olmasının yanında, arabayla gitmiş olmamız da bize şehirde gezme fırsatı verdi. Çocukken babamla gittiğim Seyhan barajı hidroelektrik santralinin karşı kıyısındaki piknik alanına gittik. Babam, santrale giden o ara yolda, henüz ehliyet alma yaşım gelmemişken bana araba kullanma çalışması yaptırırdı. O zamanlar piknik alanında daha çok insan olurdu, ancak bu sefer bizden başka kimse yoktu. Oradan ayrılıp set üzerindeki yoldan Çukurova Üniversitesi'ne gittik ve Seyhan Baraj Gölü'nün eşsiz manzarasını seyrettik. Başka bir gün de göl üzerinde bulunan, Türkiye'nin en uzun köprüsü olma unvanına sahip olan Çatalan Köprüsü'nden geçtik. Her büyük şehir gibi betonlaşmakta olan Adana'nın çok daha fazla yeşil alana sahip kaldığını görmekle biraz teselli bulduk.

Adana deyince birçoğunun aklına kebap gelir ya, işte kaldığımız on gün boyunca kebabın hakkını verdik diyebilirim. Hem kendimiz gittik yemeye, hem birkaç kez davet edildik. Eşim kilo aldı, oğullarım kilo aldı, herkesin toplamından daha fazla yememe rağmen ben kilo verdim. Kanımca vücudum kebabı tamamen yakma yetisini kazanmış durumda. İşlemiyor artık. Aynı durum çikolata için de geçerli. Kırk yaşındayım ama hâlâ Nutella kaşıklarım, kiloyla profiterol alır tek oturuşta bitiririm, gram almam. Adana'da geçirdiğim ilk 18 yıllık yaşamım boyunca zayıflığım espri konusu bile olmuştur. Ortaokul-lise yıllarında, rüzgâr esse uçacağımı söylerlerdi meselâ.

O yıllardan hâlâ Adana'da yaşayan pek az arkadaşım olduğunu biliyorum. Onlar arasında en sevdiğim birkaç kişiden biri olan Berna ile buluşma fırsatı yakalamış olduğuma çok seviniyorum. Evimizin bulunduğu Ziya Paşa Bulvarı epey değişmiş. Sosyal medyada Adana'daki Nişantaşı olarak anılmaya başlanmış. Birçok restoran ve kafe bulvar üzerinde sabah akşam müşteri çekiyor. En iyi giyim markaları burada mağaza açmış. Hatta Rolex saatlerin resmî satış mağazasının burada olduğunu söyleyeyim, siz anlayın. Hazır yolumun üzerindeyken vitrindeki bir saati beğenip fiyatını sordum, 96.000TL dediler. Bakana hediye edilen saatin fiyatını düşününce yine insaflı bir rakamdı ama İstanbul'dan Adana'ya beni taşıyan arabamdan daha pahalı bir şeyi benim kolumda taşımam mantıklı gelmediği için almaktan vazgeçtim anacım. Berna ile işte bu bulvardaki bir restoranda buluştuk. Hem yemek yedik, hem de uzun uzun sohbet ettik. Vaktimiz olsaydı belki iki gün daha aralıksız konuşurduk. Hem konuşacağımız konuları hem de ailece buluşmayı gelecek sefere bırakmak zorunda kalarak ayrıldık.

Ailece buluşma fırsatına sahip olduğum arkadaşım Burcu oldu. İlginçtir, o ve eşiyle olan arkadaşlığımızın geçmişi İstanbul'a dayanır. İstanbul'da yaşarken Adana'ya yerleşen tanıdığım tek kişidir. Sadece iki sene çalıştığım şirkette edindiğim ve sürdürdüğüm en güzel arkadaşlıklardan biridir. Eşimin hamileliği nedeniyle düğünlerine katılamayışıma hâlâ üzülürüm ama artık çocuklarımızla birlikte buluşabildiğimize seviniyorum. Düğün demişken, Adana'ya gitmemizin sebeplerinin başında hiç kuşkusuz kuzenimin evliliği geliyor ama bizim buluşmamız o kadar güzeldi ki, sırf o sohbet bile Adana'yı tekrar ziyaret için yeterli bir sebep olur.

Sayar ailesinin artık bir üyesi daha var. Kuzenim Semih ile evlenerek ailemize katılan İrem ile bir kişi daha çoğaldık artık. Çocukken oyunlar oynadığımız kuzenimle bundan sonra ailece görüşeceğiz, ki balayı dönüşlerinde ilk buluşmamızı gerçekleştirdik bile. Düğündeki kalabalık ve koşuşturmadan iki laf etme fırsatı bile bulamadığımız için, İstanbul'a dönmeden önce görüşemeseydik üzülmüş olacaktım. Önümüzde, yakınlığımızı artırarak geçireceğimiz ve aynı anıların ortak parçaları olacağımız yıllar bizi bekliyor.