23 Eylül 2015 Çarşamba

Tekrar Omedetai-hi

İkinci oğlumuz Kayra'nın da, yaşamındaki yüzüncü gün geride kaldı. Yüzüncü gün kutlamasının bir Japon geleneği olduğunu, ilk oğlum Eren için yaptığımız mütevazi töreni, eşimin kendi törenindeki resimlerle birleştirerek 2012'de yazmıştım (ilgili yazı: Yüz Gün Kutlaması: Omedetai-hi). Kayra'nın töreni vesilesiyle onun en çok kime benzediği ortaya çıkmış oldu.

İlk oğlumuz Eren, doğumundan itibaren üç seneyi aşan süre içindeki tüm gelişim sürecini bana benzeyerek geçirmeye devam ediyor. Aynı yaştaki resimlerimle karşılaştırınca açık bir şekilde bu benzerliği görüyoruz. Kayra, doğumundan sonraki ilk ay içinde yine bana ve abisine benzerliğiyle dikkat çekmişti. Öyle ki, aşıları için gittiğimiz aile sağlık merkezindeki hemşireler, "Eren'in aynısından bir tane daha yapmışsınız" diye espriye vuruyorlardı. Ancak sonraki haftalarda bu benzerlik değişmeye başladı. Kayra'nın yanakları daha toplu olmaya başladı ve mimiklerindeki ifadelerde değişimler görür olduk. Şimdi dördüncü ayının içindeyiz. Omedetai-hi kutlamasını yaparken, hem eşimin hem benim bloglarımızda yer vermek için çektiğimiz resimlerle eşimin bebeklik resimlerini karşılaştırınca onunla olan benzerliği açıkça ortaya çıktı. Elbette bu durum en çok eşimi sevindirdi.

Tüm ana-babaların evlatlarıyla yüzlerce güzel gün geçirmeleri dileğiyle.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Dalgaların Sesi

İş hayatından kopmamın en büyük faydalarından biri kitaplara daha çok zaman ayırabilmem oldu. İkinci oğlumun hayatımıza girmesiyle ev mesaim daha fazla artmasaydı daha çok okuyabilirdim. Örneğin, sadece ilk oğlumun hayatımızda olduğu dönemde hem daha fazla okuyabiliyor hem de bu satırlarda kitaplardan daha fazla bahsedebiliyordum. Tarih, araştırma ve siyaset ağırlıklı kitapları daha çok okumam, bu satırlarda fazla bahsetmememde önemli bir sebep aslında. Ne de olsa, yapılmış bir incelemenin tekrarını aktarmak gibi olur. Ancak, az sayıda okuduğum romanlardan birini, kendi yaşamımdan birkaç parçayla ve edindiğim bilgilerle biraz olsun zenginleştirip ilgi çekebileceğini düşünerek bu satırlara taşımaya karar verdim.

Japon yazar Yukio Mişima'nın Dalgaların Sesi adlı eserini okumaya başlayana kadar, bu kadar temiz ve içten bir aşk hikayesiyle karşılaşacağım aklıma gelmemişti. Zaten kütüphanemin az sayıdaki romanları arasına bir yenisini eklemek istesem, aşk romanı son tercihim olur. Aslına bakarsanız Dalgaların Sesi de zengin içeriği ile sadece bir aşk romanı olarak nitelenemez. Ancak bu kitabı okurken beni ilk cezbeden şey, konunun, neredeyse her sene gittiğim Japonya'nın Tsu () şehri yakınlarında bir bölgede geçiyor olmasıydı.

Mie Bölgesi'nin (三重県) başkenti olmasına rağmen, yakınında bulunan Osaka ve Nagoya gibi büyük şehirlerle kıyaslayınca kasabayı daha çok andıran Tsu'nun 300.000 civarında bir nüfusu var. Eşimin annesi, babası ve diğer akrabaları da bu nüfusa dahiller. Böylece niye Tokyo'ya, Kyoto'ya değil de Tsu'ya daha çok gittiğimin sebebi anlaşılmış olur.

Konunun geçtiği Uta-Jima (Şarkı Adası) gerçekte olmayan hayalî bir ada. Ancak tarif edilen diğer tüm coğrafi yerler gerçekle örtüşüyor. Uta-Jima'nın  yeri kitapta şu şekilde tarif ediliyor:
"[...] Kuzeybatı mevsim rüzgarları Tsu şehrinden bu yana aralıksız estiği için hava, manzaranın keyfine varılamayacak kadar soğuk.[...] İse Körfezi ile Pasifik Okyanusu arasındaki İrako Geçidi, rüzgarlı günlerde sayısız girdaba yataklık eder. Atsumi Yarımadası'nın ucu bu geçide kadar uzanır ve kayalık ıssız kıyısındaki İrako Burnu'ndan Uta-Jima'nın fener kulesi görülür. Uta-Jima fener kulesinden bakıldı mı, güneydoğuda Pasifik Okyanusu, kuzeydoğuda Atsumi Körfezi, körfezin öbür tarafındaki sıradağların ardında da, yalnız gün doğarken ve sert batı rüzgarı estiğinde görülebilen Fuji Dağı göze çarpar."(s.10).

Dalgaların Sesi, 1954 yılında yayımlanmış bir eser. Konu da aşağı yukarı bu zamanda geçiyor. Uta-Jima'nın aynı zamanda bir balıkçı köyüne ev sahipliği yaptığını belirtelim. Yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrasının zorluklarını yaşayan o günlerin Japonya'sının birçok yerinde varlığını sürdüren balıkçı kasabalarının çok iyi bir betimlemesini Uta-Jima'da gözler önüne seriyor. Köyün, yani adanın tüm erkekleri gibi, genç bir delikanlı olan Şinji balıkçılık yapıyor, annesi ise köyün pek çok diğer kadını gibi yaz aylarında dalgıçlık yapıyor.

Kitapta kullanılan "dalgıç kadınlar" nitelemesinin Japonca orijinali Ama (海女) olarak geçer. Tam anlam karşılığı 'deniz kadını'dır. Ama'lar yaklaşık 2000, bazı kaynaklara göre 3000 senelik geçmişe sahip bir Japon kültürüdür. Derin sulara dalıp dakikalarca nefes tutarak deniz dibinden yosun, ıstakoz, ahtapot, deniz kestanesi, deniz kulağı ve içinde inci bulunan istiridyeler çıkartılan bu zor iş, evet, Japon kültüründe kadınlara özgülenmiş bir meslektir.
"Erkekler balığa çıkıyor, gemilere binip birçok limana sürüyle yük götürüyorlardı. Denizaşırı yerlerle işleri olmayan, uzaklara gidemeyen kadınlar da pirinç haşlayıp su taşıyor, yosun topluyor ve yaz gelince denizin derinliklerine dalıyorlardı. Dalgıç kadınlar içinde en deneyimlilerden biri olan Şinji'nin anası deniz dibindeki karanlık dünyanın kadınların dünyası olduğunu çok iyi biliyordu."(s.68)

1960'lara kadar Ama'lar üstleri çıplak olarak dalış yaparlar ve kıyıda da bu halde boy gösterirlerdi. Şu cümle de kitaptan: "Kahkahayla gülen dalgıç kadınlar, vücutlarının belden yukarısını öne doğru geriyor, memelerini gururla gözler önüne seriyorlardı."(s.132). Dalarken kendilerini bellerinden iple bağladıkları duba, aynı zamanda topladıklarını koydukları sepet görevi görürdü. Saçlarını toplamak için başlarına bandana olarak sardıkları tenugui (手拭い)[1] ise aynı zamanda derinliklerdeki kötü ruhlardan kendilerini koruyan bir tılsımdır. Tenugui dışında üzerilerine giydikleri tek şey eski model tanga diye niteleyebileceğimiz fundoşi'dir (). Yanlarında bir de, kayalardan istiridyeleri sökmek için kullandıkları ıspatula benzeri bir levye taşırlar, hepsi o. 1970'lerde dalgıç kıyafetleriyle tanışan ülkenin, modernleştikçe uygulamaları da değişmiştir. Yoşiyuki İvase adlı bir fotoğrafçının Çiba bölgesindeki bir balıkçı kasabasında 1950'lerde çektiği fotoğraflar ile o günler hakkında fikir sahibi olabiliyoruz. Bugün de Japonya'nın bazı yerlerinde varlığını sürdürmekte olan Ama'lar var ve yaşlarının yetmişleri geçmesine rağmen dalmaya devam ettiklerini bilmek şaşılacak bir durum olmaz. Birkaç yerde "gerçek denizkızları"(İng:mermaid) ifadelerine rastladığım halde tüm dünyaya ilham olan denizkızı kavramının kaynağının ama'lar olduğu bilgisine ulaşamadım ancak bunu teyit edecek bilgilere ulaşmak beni çok şaşırtmayacaktır.

Ama'lar kitap ve filmlere de konu olmuştur. Örneğin, Ian Fleming'in James Bond serisinin Japonya'da geçen İnsan İki Kere Yaşar adlı kitabındaki Kissy Suzuki karakteri bir ama'dır. Sean Connery'nin oynadığı 1967 yapımı film versiyonundaki Kissy Suzuki karakteri kitaptakinden biraz farklıdır. Elbette, Bond kızı sıfatıyla fantastik ve cinsel bir obje olmaktan fazla öteye gidemeyecek olan Kissy'nin, hem kitapta hem de filmde gösterildiği şekliyle akıllarda kalması, ailesinin geçimine destek olabilmek için hayatını tehlikeye atarak tüm hayatını çalışmakla geçiren tertemiz çilekeş köylü kadını kimliğindeki gerçek ama'lara büyük bir haksızlık olur.

Kitapta önemli bir hata bulunuyor. Elimde orijinal Japoncası da bulunduğu için eşimin de desteği ile rahatça karşılaştırma yapma imkanı buldum. Türkçe çevirisinde dalgıç kadınlar sanki birer sünger avcılarıymış gibi gösteriliyor ve sünger avına vurgular yapılıyor. On üçüncü bölümde, denizden en çok sayıda süngeri kimin çıkaracağı ile ilgili bir anlatım var. 'Sünger' olarak kullanılan çeviri tamamen yanlıştır. Dalgıç kadınlar en çok sayıda deniz kulağı çıkarmak üzere dalış yapmışlardır. Orijinalinde de awabi () kelimesi kullanılmıştır ve tam karşılığı deniz kulağıdır. Deniz kulağı, adını kulağa olan şekil benzerliğinden alan kabuklu bir deniz yumuşakçasıdır. İç yüzeyi sedef tabakası ile örtülü, yassı ve az spiralli bir kabuğu vardır. Kalamarınki gibi sert bir eti vardır, lezzetlidir ve epeyce pahalıdır. Çeviride sünger ifadesinin kullanılmasının bir bilgisizlikten kaynaklandığını düşünmüyorum. Bu şekilde tercih yapıldığını zannediyorum. Konunun bütünlüğünden çok şey eksiltmemiş olsa da kesinlikle yersiz, anlamsız olduğunu ve hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. Her şeyden önce ama'lara karşı büyük bir saygısızlıktır.

Hangi tür kitap seviyor olursanız olun, Dalgaların Sesi'ni okurken büyük haz duyacaksınız. Henüz okumadıysanız, yazmış olduğum bilgiler ışığında daha çok keyif alacağınızı umuyorum.
________________________________________________________________________________
[1] Tenugui (手拭い), 'El'() ve 'silmek' () kanjilerinin birleşmesinden oluşur ve aslında havlu anlamındadır. Yani aslında başlarına havlu sarmaktadırlar.
James Bond kitap kapağı: http://www.beautifulbookcovers.com/james-bond-pin-up-cover-art-by-michael-gillette/
Film görüntüsü: http://www.nydailynews.com/entertainment/tv-movies/sean-connery-refuses-promote-james-bond-box-set-franchise-50th-anniversary-week-article-1.1162057
Yoşiyuki İvase resimleri: http://anthonylukephotography.blogspot.com.tr/2011/10/photographer-iwase-yoshiyukis-ama.html
Deniz Kulağı fotoğrafı: http://item.rakuten.co.jp/junjun/20070810/#20070810

4 Eylül 2015 Cuma

Uydum Hazır Olan İmama

Eskiden cuma namazlarına giderdim. Bir imama denk geldim, o gün bugündür yıllar oldu gitmem.

Bilindiği gibi cuma, bayram gibi namazların farzında imamla uyum içinde namaz kılmak için "uydum hazır olan imama" diye niyet edilir, namazı imam kılar, tüm cemaat kılmış olur. Başka bir ifadeyle, cemaatin namazını imam kıldırır. Cemaatin yapması gereken şey, imamın hoparlörden gelen sesiyle birlikte namaz hareketlerini uygulamaktır.

Bu namazların esas şartı, imamın adam olmasıdır, hazır olması değil.

En son gittiğim ve beni bir daha gitmekten vazgeçiren imam, hutbesini okurken şöyle demişti:
- Yılbaşlarında hediye almak vallahi de billahi de küfürdür.

Yani şimdi ben, sevdiğim insanlar sevinsin diye hediye alıyorum, inandığım Allah'a ibadet etmek için gittiğim caminin imamı küfür ettiğimi söylüyor, üstelik bunu söylemesi için, aldığım hediyenin vergisiyle maaşı ödeniyor.

Herkes gibi ben de bir gün ölüp gittiğimde sorguya çekilirken muhtemelen aramızda şöyle bir konuşma geçer:
- Cuma namazına durdun mu?
- Durdum.
- Hazır olan imama uydun mu?
- Uydum.
- Ulan bu pezevengin neyine uydun da namaza durdun?
İşte bu soru geldiğinde verecek cevabım olmayacağı için artık cumaya falan gitmiyorum. Kimse kusura bakmasın, ben Allah'tan korkarım. Bu yüzden hesabını veremeyeceğim iş yapmam. Yapmayacağım için de siyasetin kuklası olmuş, başkanı zırhlı Mercedes'le gezen bir kuruma bağlı din dışı sözde imamların ardı sıra namaza durmam. Dahası var: bunların cebine maaş olarak giren vergilerimin bir kuruşunu bile helal etmem.

Bu anekdotu anlattığım cuma kaçırmayan arkadaşlarımdan biri imamı savunarak, Yahudi ve Hristiyanları velî edinmemeyi emreden Maide 51. ayeti kanıt göstermişti [1]. Müslüman bir baba çocuğuna yılbaşı hediyesi alınca Hristiyanları velî edinmiş oluyor! İşin ilginç tarafı, aynı surenin, yani yine Maide suresinin 5. ayeti çok açık bir biçimde "kendilerine kitap verilmiş olanlar" tabirini kullanarak Hristiyanların, Yahudilerin yemeklerinin helal olduğunu ifade ediyor [2]. Böylece, sadece müslüman olma şartını öne sürerek helal gıda pazarı kuranların, örneğin "İslamî usullere göre kesilmiştir" etiketiyle milleti kendi etine muhtaç bırakan namazlı kasapların foyası da ortaya çıkıyor [3]. Yemeklerini yersek onları velî edinmiş olmayız ama yılbaşında annemize hediye alırsak oluruz, öyle mi!

Yaşar Nuri Öztürk, bir çok yerde, cemaatin en az üç kişiden oluşabileceğini, bunlardan birinin imamlık edip hutbenin bir Kur'an ayeti okuyarak yerine getirilebileceğini, ev dahil uygun olan herhangi bir yerde böylece cuma namazı kılınabileceğini ayetlere, tefsirlere ve belgelerle uygulamalara dayandırarak açıklamıştır. Kur'an'ı Tanıyor Musunuz adlı kitabında da Cumua 9. ayeti vererek şu ifadeleri kullanmıştır: "Bir mümin, Kur'an'ın emrettiği Cuma vakti ibadeti için isterse cemaatin oluştuğu bir yerde (cami, ev, mescit, vs.) cuma namazını kılar, isterse cuma namazı vakti süresi kadar Kur'an okur veya Kur'anî bilgilerle meşgul olur."(s.150).

Açıkça söyleyeyim: yılbaşına şurada birkaç ay kaldı ve o gün geldiğinde ben sevdiklerime hediyeler alacağım. Bu memleketin camilerinde asla cuma namazı kılmayacağım. Ve eminim ki böyle yaptığım için Allah'ın takdirini daha çok kazanacağım.
Haydi şimdi hayırlı cumalar..
_______________________________________________________________________________
[1] Ayetin tamamı şöyledir: "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîleridir. Sizden kim onları velî edinirse o, onlardandır. Allah, zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz." (Maide 51). Burada kullanılan "velî" kelimesi aynı zamanda Allah'ın isimlerinden biri olup farklı tercümelerde dost, gönül dostlu, yardımcı, sırdaş, destek veren gibi sözcükler kullanılmıştır. Ayetin suyunu sıksanız onlarla aynı tarihte hediye vermenin onları velî yapmakla aynı anlama geldiği sonucunu çıkartamazsınız.
[2] Ayetin ilk üç cümlesi şöyledir: "Bugün size bütün temiz nimetler helal kılındı. Kendilerine kitap verilmiş olanların yemekleri size helaldir. Sizin yemekleriniz de onlara helaldir..." (Maide 5). Daha önce gelen Maide 3. ayet, nelerin haram olduğunu sıralar ve En'am 145'te pis olduğunu ifade ettiği domuz etini bu sıraya koyar. Yani bir yemeğin yenebilmesi için temiz ve sağlıklı olması şartı aranır. Emin olun, Allah sizin sağlığınıza kasaplardan ve manavlardan daha çok değer verir.
[3] Ayrıntılar için bkz. Allah İle Aldatmak, Y.N.Öztürk, s.231-234.

28 Temmuz 2015 Salı

Bir Haftalık Ziyaret

Japonya'dan gelen misafirlerimiz ile, geçtiğimiz hafta yoğun geçti. Yeni torununu görmek için gelen kayınvalidem ve ona eşlik eden ablası bir hafta boyunca evimize misafir oldular. Hem katettikleri mesafe hem yaşları hem de torun göremeye ve eşime yardım için geldikleri düşünüldüğünde çok kısa bir süre kaldıklarını sanabilirsiniz ama onları tanıyan bir kişi olarak şunu söyleyebilirim ki, Japonya'da bıraktıkları işler göz önüne alındığında uzun bir süre geçirdikleri bile söylenebilir. Yine de onları daha fazla ağırlamak ve birlikte daha fazla şey yapıp daha fazla yer gezdirmek isterdim.

Ramazan bayramının ilk günü sabahının çok erken saatlerinde geldikleri için Kadıköy'den Atatürk Havalimanı'na arabayla gidip dönmek son derece huzurluydu. Saatin etkisinin yanı sıra tatilcilerin de ayrılmasıyla iyice boşalan İstanbul trafiğinde uzun zamandır ilk kez stressiz araba kullanabildim. İlk günü evde dinlenerek ve hasret gidererek geçirip, bir buçuk yaşından beri ilk defa gördüğü anneannesini biraz şaşkınlıkla karşılayan oğlumun, hepimizden çok sevindiği ve şaşkınlığının yerini sevince bıraktığı hediyelerimizi açarak güne devam ettik. Kayınvalidem sağolsun, viski merakımı bildiğinden bana da Japonya'nın en özel ve pahalı viskilerinden birini getirmiş. 20.000 Yen değerindeki (yaklaşık 450TL) 17 yıllık Hibiki şişemi kabul edip, açmayı başka bir akşama bıraktığım ilk günün ertesi sabahı fazla maceraya girmeden Caddebostan sahilindeki bir palmiyenin gölgesine hasır serip piknik havasında bir kahvaltı yaptık.

Günlerimizden birini lükse ayırıp Çırağan'ın kafeteryasında sabah kahvesi içtik. Böylece, misafirlerimizin İstanbul Boğazı'nı seyredebilecekleri en güzel konumlardan birini ziyaret etme imkânı yaratmış oldum. Hem restoranında hem de kafeteryasında sunulan tüm yemekler ve içecekler çok lezzetli ve estetik de gözetilerek son derece özenli hazırlanıyor. Fiyatlarına katlanacağımı bilsem çok daha sık giderdim ama etrafa şöyle bir bakıp Rolexli olmayan tek insan grubunun kendi masam olduğunu görmek bu düşünceden hemen vazgeçmemi kolaylaştırıyor.

Aslında en azından bir gece iki gün Sapanca'da güzel bir spa otelinde kalmalarını ve yol yorgunluklarının bir kısmını orada atmalarını istiyordum ama "giyecek mayo da yok, mayo giyecek cesaret de yok" bahanesiyle karşılaşınca bu plandan vazgeçtim. Artık şehir içinde planlar yapmam gerekiyordu ama bunun için bile, mayo bahanesi de dahil birçok teklifimi daha Japonya'dan gelmeden önce haberleştiğimiz günlerde, bizi görmelerinin yeterli olacağı söylemleriyle geri çevirmişlerdi. Elbette bu bahanelerin büyük bir bölümünün, her zaman hayranlık duyduğum Japon terbiyesi ve ahlakları gereği, yeni doğan bebeğimizle meşgul olduğumuz bu dönemde bizi daha fazla zahmete ve masrafa sokmamak olduğundan emindim. Yine de ev sahibi olarak, o kadar uzun yoldan gelerek kalacakları kısa süreye güzel bir şeyler sığdırmak istiyordum. Suruç'ta meydana gelen terör saldırısının haberini alınca, ertesi gün için planladığımız Sultanahmet gezisinden bile vazgeçmek üzereydiler ama korkularını yatıştırıp, kızlarının ve torunlarının güvensiz bir yerde yaşamadıklarını bilmeleri ve ne olursa olsun ülkem hakkında kötü fikirlerle ayrılmamaları adına onları ikna edebildim. Dinci siyasetin ve onun kucak açtığı terörün nelere mal olduğunu bir de bu açıdan değerlendirin! Kadıköy'den Eminönü'ne vapurla geçip, Ayasofya Müzesi, Sultanahmet Camisi ve Yerebatan Sarnıcı ziyaretleriyle doldurduğumuz bir günlük süre, muhtemelen kendilerini turist olarak hissettikleri tek zaman dilimiydi.

Kaldıkları süre içinde, sanırım en çok annemin yemeklerinden keyif aldılar. Gerçi onlara Sultanahmet köftesi, Konya pidesi, börek, iskender gibi güzel Türk yemekleri de yedirdim ama annemin çorbalarını içerken yüzlerinde beliren memnuniyet ifadesini dışarıdaki restoranların hiçbirinde yakalayamadım. Hatta kendi talepleri üzerine son akşam yediğimiz annemin kuru fasulyesini o kadar beğendiler ki, ertesi gün kahvaltıda bile onu ısıtıp yediler. Elbette bu işe en çok, misafiri memnun etme sanatının kitabını yazan annem sevindi!

Kendisine eşlik eden ablasıyla birlikte kayınvalidemin torunlarına ve kızına zaman ayırdığı bu kısa ziyaretin bitmesi eşimi tahmin ettiğimden daha çok üzdü. Annesinin hasretini bir kenara koyarsak, bir hafta boyunca kendi dilinde konuşup sohbet etmesi bile onun için çok değerliydi. Şimdi üç yaşında olan oğlumuz da bu bir hafta süresince Japoncasını daha fazla kullanabilmişti. Tekrar buluşmayı gelecek senenin ilk yarısında planlayıp buruk bir ayrılık sonrası tekrar günlük yaşamımıza böylece dönmüş olduk.