23 Mayıs 2015 Cumartesi

Veli Toplantısı

Bugün hayatımda ilk defa bir veli toplantısına veli olarak katıldım. Gayet eğlenceliymiş meğer. Oysa veli toplantıları öğrencilik hayatımın en kabuslu organizasyonları olmuştur. Üç yaşına henüz girmiş olan oğlumun anaokulundaki veli toplantısına geçmeden önce, yeri gelmişken biraz eskiye dönüp o kabuslu günlerimden bahsedeyim.

Epey haylaz bir çocuktum. Okulda, sokakta, sınıfta, evde rahat durmazdım. Şimdilerde bu tip çocuklara hiperaktif deyip davranışlarına yön vererek eğitmeye çalışıyorlar. Ama eskiden yaramaz deyip oturtmaya ve susturmaya çalışırlardı. Hayatında hocaları, ailesi, akrabaları, kısaca çevresindeki tüm büyükleri tarafından benim kadar suçlanan bir çocuk olmuş mudur bilmem. En azından ben görmedim. O kadar ki, evinde bir eşyasının kırık olduğunu fark eden komşumuz annemi arayıp, Mutlu bugün bizim eve hiç girmiş mi biliyor musun, diye sorduğu olmuştur (gerçek örnektir). Üzerimdeki suçlanma korkusu öyle bir duruma gelmişti ki, annem misafirleriyle konuşurken kötü bir olaydan bahsedilse benden bileceklerini zannederek odama kaçar, Beethoven dinlerdim.

Haylazlığımın, ya da bana ithaf edildiği sıfatla yaramazlığımın yanı sıra ders notları süper bir öğrenci de değildim. Bu da aile ve okul büyüklerim tarafından sevilmememin bir başka sebebiydi. Benden bir iki yaş küçük bir akrabam vardı, kız 10 alamayıp 9 aldığı için bühüüeeee diye göz yaşlarına boğulur, aman da ne şirinmiş, kıyamam da kıyamam falan diye herkesin sevgisini toplardı. Ben de özellikle on beşten önceki yaşlarımda sürekli olarak bunlarla kıyaslanmaya mahkum olurdum. Üniversiteye sınav kazanarak girip 3.67 not ile (4'lük sistemde) başarı bursu aldıktan sonra üstüne bir de yüksek lisansı tamamlayıp yüksek mühendis çıkınca, annem nihayet sorunun kendisi, hocalar ve başka çevresel etkenlerde olabileceğini kabullenir olmuştu.

Uzatmayayım, geleyim veli toplantılarına. Cem Yılmaz'ın filmlerinden birindeki espri ile ifade edecek olursam, öncesi ve sonrası itibarı ile veli toplantılarının benim için kurgusu şu şekildeydi:

Önce hocalar Mutlu'ya, sonra annesi Mutlu'ya, sonra herkes Mutlu'ya.

Annemin bir veli toplantısından dönüp de, filanca hoca senin hakkında şöyle güzel şeyler söyledi, dediğini hatırlamam. Hocalar sırayla benim için veryansın edermiş, annem de ağzını açıp, peki siz hocaları olarak bu durumu düzeltmek için ne yapıyorsunuz, diye sormazmış. Eve gelir hırsını benden çıkarırdı. Okulda da evde de beni savunan kimse olmayınca, dayanamayıp karşılık verme ihtiyacı duyar, hocalara bile diklendiğim olurdu. Bu sefer de, sen hocana karşı mı geliyorsun, niye söz dinlemiyorsun, seni disiplin kuruluna veririm, ceza yersen üniversitede yurtlara kabul edilmezsin, vb, tehditlerle susturulurdum. Tabi veli toplantıları sonrası bunlar da bana evde faiziyle geri dönerdi.

Sonraki senelerde memleket öyle bir hal aldı ki, veliler hocalara, o kadar para ödüyoruz siz ne işe yarıyorsunuz, diye hesap sorar oldular. Hocalar veliler karşısında ezilir oldu. Bu durumu savunacak değilim. İşin bu kadarı hayasızlık ve edepsizlikten başka bir şey değil ve geleceğin vasıfsız insanlarını yetiştiren sistemin altyapısını oluşturuyor. Bu tür insanlar, Hababam Sınıfı filminde Mahmut Hoca'nın "..benim kanımca tembel çocuk, hatalı çocuk yoktur. Hatalı ve suçlu ana baba vardır.." tiradından anlayacak insanlar da değildir. Ancak ben diğer şekilden çok çektim ve şimdi burada yazmayacağım şeyler yaşadım. Şu kadarını söyleyeyim, çocukken evde benim yediğim lafları AKP İnönü'ye söylememiştir. Okuldakiler evi bilmez, evdekiler okulu anlamazdı. Buluştukları ortak nokta suçlunun ben olduğum idi. Sanki herkes işinin ehli uzman doktor, ben de tedaviye cevap vermeyen hastaydım.

Bu konuda yazabileceğim çok şey var ama yazmaya kalksam buraya sığdıramam. Eksik nokta kalmasın desem, bir kitapta ancak toplayabilirim. Ve emin olun abartmıyorum. Bu yüzden ben esas konuya tekrar döneyim.

Oğlumun okuluna eşimle beraber gittik. Veliler toplantısı için okul bahçesinde çocukların yaptığı resimler ve el işleri sergileniyordu. Böylece, öğretmenlerle konuşma sırası gelene kadar bahçede bu sergiyi gezip diğer veliler ile konuşabileceğimiz sosyal bir ortam yaratılmıştı. Sergiyi gezerken, farklı ülke kültürlerinin temalarının kullanıldığı çalışmalar da yapılmış olduğunu gördük. Eşimin Japon olması sebebiyle bizim için en ilginçleri Japonya temalı olanlardı. Benim daha önce bir yazımda kullandığım Koinobori (ilgili yazı: Koinobori) ve Noh Maskeleri çalışmalarını görmek eşimi ayrıca mutlu etti.

Her defasında bir öğrencinin veli ya da velileri ile baş başa olmak üzere öğretmenlerle odalarında onar dakikalık konuşmalar yapılıyordu. Bu şekilde oğlumun okuldaki durumu, davranışları, paylaşımı, katılımı gibi konularda bilgiler aldık. Olumsuz sayılabilecek konularda öğretmenlerin okul içinde neler yapıyor olduğunu öğrenmemizin yanı sıra bizim de ailesi olarak evde neler yapabileceğimizi sorguladık.

Sonuçta bu Veli Toplantısı denen şey o kadar korkulacak bir şey değilmiş. Adettendir deyip, veli toplantısı sonrası eve dönünce oğluma bağırıp çağırmak veya dövmek istemek gibi bir hissiyata da kapılmadım. Gerçi henüz ortaokul döneminde olmadığı için bunları iyi günlerimiz olarak niteleyip, o zaman gelince görürsünüz, diyen olur mu bilmem. Yine de, okuyarak edindiğimiz bilgileri, yaşayarak edindiğimiz deneyimlerle harmanlayıp, kendisi de öğretmen olan eşimle beraber çocuklarımızı iyi yetiştirebilmek için çaba harcayacağız. Tüm anne babaların bu çabalarının sonunda, evlatlarını güzel insanlar olarak yetiştirmiş oldukları günleri görmelerini dilerim.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Oğlumun Üçüncü Yaş Günü

Oğlumun üçüncü yaş günü, sadece en sevdiğim varlığın doğduğu günün yıldönümü değil, aynı zamanda çok sevdiğim eşimin anne oluşunun ve benim baba oluşumun da üçüncü yıldönümü. Saymaya kalksam, annemin babaanne oluşundan başlarım, hem benim hem eşimin ailesinden bir çok kişinin teyzeler, dedeler, vs oluşlarının da yıldönümleri olduğunu yazarım. Bir çocuğun doğum günü tüm aile fertleri için ne kadar da anlamlı ve özel bir gün aslında. Tesadüf bu ya, oğlumun yaş günü bu sene bir de sene anneler gününe denk geldi.

Arkadaşlarımızla beraber bir parti yapmaya heveslenmiştik ancak eşimin şu anki hamileliğindeki sıkıntılar ertelememizi gerektirdi. Üç senedir, şöyle özel bir yer tutup, dostlarımızı ve akrabalarımızı çağırıp parti havasında bir kutlama yapma isteğimizi bu sene de gerçekleştiremedik. Yine de oğlumun bu sefer daha şanslı olduğunu söyleyebilirim çünkü bu sene iki kez kutlama yapıldı. Birincisi 8 Mayıs'ta, birkaç aydır oğlumun gitmekte olduğu anaokulda yapıldı. Anne-baba olarak bizim katılmamıza izin yoktu. Ancak fotoğrafları görebiliyoruz ve gördüğümüz kadarıyla gayet güzel, şirin bir parti olmuş. Oğlumun yaşıtı sınıf arkadaşları ve sınıf öğretmeni, eşimin yapmış olduğu güzel pasta eşliğinde bir kutlama yapmışlar ve oğluma güzel hediyeler vermişler. Burada eşim için de birkaç kelime yazmazsam büyük haksızlık etmiş olurum. Eşim, iki gün öncesinde o pastayı evde ilk kez hazırlamıştı ve böylece öncelikle denemesini yapmıştı. Titizlikle hazırlayıp eksiğini, fazlasını ölçmüş ve doğum günü partisi için tekrar yapmıştı. İkinciden tek lokma bile yiyemedik ama beni çeşnicibaşı olarak kullandığı ilk pasta bile gayet güzeldi.

İkinci kutlamayı, Adana'dan gelen annemin ve çok sevdiğimiz iki komşumuzun katılımıyla evde yaptık. Bu sefer pastayı dışarıdan almaya karar vermiştik ama anneler gününe denk gelen pazar günü pastanelerde pastalar kapışılmıştı. Bunun üzerine, katılımla aynı sayıda tek porsiyonluk farklı farklı pastalar aldık. Mum üflendikten sonra hepimiz istediğimiz pastayı seçip afiyetle yedik. Oğlumun yaşamının ilk üç senesini böylece geride bıraktık ve sonraki yaşlarını güzellikler içinde geçirmesi dileklerimizle yaşamımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.


20 Nisan 2015 Pazartesi

Patron Şirketleri Kurumsal Kimlik Kazanabilir Mi?

Patron şirketlerinin, kurumsal olduklarını iddia etmek gibi bir özellikleri vardır. Elbette benim gibi 15 yıllık iş hayatı deneyimine sahip kişiler için bu konuda anlatılabilecek çok şey vardır ama ben, bu yazıyı yazmak istememi sağlayan son olay çerçevesinde konuyu ele almak istiyorum. Böylece hem yazıyı bir makale kalıbından kısmen uzak tutmayı hem de okuyuculara bu deneyimden kendileri için bir fikir çıkarabilmelerini amaçlıyorum.

Sene başında işten ayrılınca, daha önce planladığım şeyleri geçekleştirmek için bir fırsat yakaladığımı düşünerek bunları gerçekleştirmeye ağırlık verdim. Yine de tatmin edici bir teklif gelirse değerlendirebileceğimi göz ardı etmeden açık bir kapı bıraktım. Bu bağlamda müracaatlarım ve görüşmelerim oldu. Nasıl sonuçlanacakları şu anki hayat düzenimi ve planlarımı fazla etkilemeyeceği için görüşmelerimde çok rahatım ve karşımdaki insanları ve şirketleri daha kolay değerlendirebilme şansına sahip oluyorum.

En son görüşme yaptığım şirket 25 kişilik bir patron şirketiydi. Toplam üç kez çağırdılar, altı kişiyle dört ayrı iş görüşmesi yaptım. Bu altı kişinin en çok vurguladıkları konu şirketin "küçük olmasına rağmen son derece kurumsal" olduğu idi. Bunu değişik örnekler vererek desteklemek istediler. Örneğin, her şeyin yazılı olduğunu belirttiler. 

Şimdi sürecin kısa bir özetini vereyim ve şirketin ne kadar kurumsal olduğu değerlendirmesini size bırakayım.

Sırasıyla, yaptığım dört görüşme ve görüştüğüm altı kişinin unvanları şöyle: 
1- İK ve Finans Müdürü + Satış ve Pazarlama Grup Müdürü 
2- Genel Müdür + Genel Müdür Vekili
3- CEO
4- CFO. 
Unvanlara göre bir hiyerarşi kurmayı deneyin. Şirketin 25 kişi olduğunu unutmayın. 6 kişi ile yani şirketin %24'ü ile iş görüşmesi yapmış olduğumu da göz ardı etmeyin.

İlk görüşme çok olumlu geçti. Aracı olan İK şirketi de bana bu yönde geribildirim verdi ve ikinci görüşme ayarlandı. Bu görüşme de çok olumlu geçti. Hatta son aşamada, istemiş olduğum ücretin pazarlığını bile yaptık. Ertesi gün aracı İK şirketi durumun çok olumlu olduğunu, CEO ve CFO ile de tanıştırılmak istendiğimi iletti. Onu da kabul ettim. Bu arada, olumlu olarak nitelendirirken bunun tek taraflı değil karşılıklı olduğunun altını çizmek isterim. Görüştüğüm kişilerin yaklaşımları, tavırları ve samimiyetlerinden hoşlanmıştım ve onlarla çalışabileceğime kanaat getirmiştim. 

Ta ki CEO ve CFO resme dahil olana kadar.

Karı-koca kurdukları şirkette yönetim kurulu üyesi/CFO ve yönetim kurulu başkanı/CEO sıfatlarıyla her ikisiyle de aynı gün ayrı ayrı görüştüm. (Bu bağlamda aile şirketi nitelemesini yapmak da yanlış olmayacaktır). İki görüşmenin toplamı diğerlerinin her birinden daha kısa sürdü. Önce CEO olan bey geldi ve CV'mi görünce beni niye seçmeyebileceğini izah etti. Patron olarak kendisinin kağıtta bizzat gördükleri, maaş ödediği müdürlerin edindiği fikirlerden daha önemli. O çıktıktan sonra CFO olan hanım geldi ve kimseden bilgi almamış gibi sil baştan iş görüşmesine başladı, özgeçmişim üzerinden geçip 'niye öyle', 'niye böyle' soruları sordu. Kendisi biraz daha insaflı davranıp müdürlerinin benim hakkımda "çok güzel" şeyler ilettiğini söyledi. "Ama" diye başlayan ikinci bir cümle ekleyecek gibiydi, sustu. 

Detayları anlatmayayım ama özet olarak demeye çalıştıkları şey şu idi: Biz patronlar olarak aslında başkasında karar kıldık ama seninle görüşenler seni çok beğenmişler. Onlara seni istemediğimizi söylemenin meşru zeminini oluşturmak için de mecburen seni tekrar çağırmamız lazımdı.

Son görüşmeden iki gün sonra aracı İK firması fikrimi destekleyen şu bilgiyi gönderdi: "CEO ile tanışan bir diğer aday" tercih edilmiş. Patronların her dediği olan "son derece kurumsal" şirketle yaptığım süreç böylece son buldu. Fırsatım olsaydı işe alım sürecinin bu şekilde olduğu da yazılı mı diye sormak isterdim. 

Şimdi bir empati yapın: Genel müdürsünüz. Açık bir pozisyon var. Pozisyonun yöneticisi kendi ekibi için birini seçiyor, İK bu kişiye onay veriyor. Bir görüşme de siz yapıyorsunuz ve siz de onay veriyorsunuz. Teklif aşamasına geçilmesi gerekirken patronlar gelip hayır o olmasın şu olsun diyor. Ve siz de hâlâ kendinizi o şirketin Genel Müdürü sanıyorsunuz! Ekibinizden birinden memnun olmayıp işten çıkarmak isteseniz ve patron kalsın dese mecburen onunla çalışacaksınız. Peki bu halde onu yönetebilecek misiniz veya kendi motivasyonunuzu koruyabilecek misiniz? Unvanınız var yetkiniz yok.

Güven sorunu, patron şirketlerinin bir başka tipik özelliği. Bir genel müdürün iki veya daha alt mevkideki bir işe alıma onay verirken, bir de patronlar baksın demesinde bir güvensizlik vardır. Veya genel müdürün onayladığı işe alım için patronların bir de biz bakalım demesinde bir güvensizlik vardır. Yani ya müdürlerin özgüven eksikliği, ya da patronların karşı güven eksikliği vardır.

Bu kadar yazının sonunda sizlerde "kedi ulaşamadığı ciğere mundar der" izlenimi yaratmış olmak istemem. Hatta bunu algıyı yıkmak için sürecin olumsuz sona ermesinin bende hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. Çünkü CEO ve CFO dışında konuştuğum dört kişi için de dürüst, işlerinin ehli, samimi ve birlikte çalışmaktan zevk alacağım insanlar olduğuna kanaat getirmiştim. Demek ki, ben de boş bulunup kurumsal olduklarına kendileri kadar inanmışım.

Madalyonun bir de öteki yüzü var. Birçok arkadaşımdan duyduğum kadarıyla, küçük şirketlerin gitgide kurumsal kimliğe bürünmesi süreci de çalışan memnuniyetinde olumsuz etkiler yaratıyormuş. Ancak biz bunun değerlendirmesini yapmayı kendilerine bırakalım ya da tecrübe etmeyi bekleyelim.

4 Nisan 2015 Cumartesi

UKİM Yolculuğu

Kayınvalidemin Japonya'dan gönderdiği kargo yine gümrüğe takılmış. Dört ay önce de aynı sorunla karşılaşmıştık ve Uluslararsı Kargo İşleme Merkezi'ne (UKİM) bizzat gidip almam gerekmişti. İki gün önce gidip aldığım dahil, her ikisinde de gümrüğe aykırı bir şey bulamadan olduğu gibi teslim etmişlerdi. Yani alıkonulmasını gerektirecek hiçbir sebep olmadığı için adresimize teslim etmeleri gereken her iki gönderiyi de keyiflerine göre elde tutup beni ve benimle aynı durumdaki birçok kişiyi büyük bir zahmete sokup kıymetli zamanımızı çaldılar. Üstelik sorunsuz olsun diye daha fazla para ödenip EMS ile gönderildiğinden içindekiler kontrol edilip, etikete yazılıp öyle yollanabilmişken. Bu ülkede, kamuda veya özelde insanlara hizmet etmeyi meslek edinmiş hemen herkes eziyet etmekten başka bir iş görmüyor. Kabiliyetleri zaten yok, eğitimleri de düzgün verilmiyor, bir de hataları ödüllendirilince kasıtlı yapmak için daha da cesaretleniyorlar.

İkinci kez deneyimlediğim için yolculuğumu biraz eğlenceli geçirmek istedim. Bunun için ilk şart araba kullanmamaktı. Elime kitabımı, kalemimi ve küçük not defterimi alıp yola koyuldum. Yer yer kitap okudum, yer yer etrafımı gözlemleyip kağıda aktardım. Aşağıda yazdıklarım işte bunlardan ibarettir.

Öğlen saat on ikide evden çıktığımda UKİM'in açılış saati olan bir buçukta orada olacağımı düşünmüştüm. Apartmanın bahçe kapısından yola çıkıp Bağdat Caddesi'ne yürüdüm. Göztepe ışıklardan sarı dolmuşa binip metrobüse gittim. Dolmuşa bindiğim yerde polisler titiz bir arama yapıyorlardı. Birkaç gündür ülkece yaşadığımız kepazelikler ve terör olayları sonrası önlemler artırılmış izlenimi veriliyor diye hissettim. Polis yeleklerinin altındaki giysilerin sivil olması dikkat çekiciydi. Üniformalı olan yoktu. Çok sayıda aracı durdurmuşlardı ve polislerden biri yol ortasında adımlayıp, bir elinde telsizle konuşurken diğer eliyle durmasını istediği araçlara işaret yapıyordu. İşin ilginç tarafı, savcımızın şehit edildiği Çağlayan Adliyesi'nin yanından metrobüsle geçerken etrafta hiç polis göremedim. Akşam haberlerde polisin bir bayan avukatı yerlerde sürüklediğini okuyunca anlaşıldı ki tüm polisler meğer binanın içine dalmışlar!

On ikiyi yirmi geçe metrobüsteydim. Dolmuştan inip metrobüs durağına gitmek için iki yüz metre kadar yürümek gerekiyor. Bunun gibi tüm geçitlerde, sokaklarda, kapı önlerinde ilerinizde bir yerde biri sigara içer ve saldığı duman mutlaka size ulaşır. Açık havada yürürken temiz nefes solumaya hasret kalırsınız. Bu Toplumsal Virüsler ile maalesef gün boyu hemen her yerde karşılaştım.

Söğütlüçeşme durağı metrobüsün Anadolu yakasındaki ilk kalkış yeri olduğu için rahat bir yer. Aracın içinde oturacak bir koltuk kolayca bulabilirsiniz. Bulamasanız bile bir sonraki hemen gelir, ona binersiniz. Ben ilk gelene bindim ve boş yer çok olmasına rağmen dışarıda beklemeye devam edenler hâlâ vardı. Bindiğim taşıt, koltukları yarı yarıya boş kalktı. Rahat bir yer derken bu kadarını ben de anlayamadım doğrusu. Uzunçayır'da çoğu öğrenci olmak üzere binenlerle aracın içinde ayakta yer bulmak bile zorlaşmıştı. Acıbadem'de iyice tıkış tıkış oldu. Hatta Altunizade'de durakta beklemeye devam etmek zorunda kalanlar bile oldu.

Yirmi dakika kadar bir sürede vardığım Zincirlikuyu'da aktarma yaptığım metrobüste de boş bir yer bulabildim. Sağ ön bölümde karşılıklı ikişer koltuğu olan yerde gidiş yönündeki cam kenarına oturdum. Parfüm kokularını fazlasıyla hissettiğim hafif kilolu bir kız soluma oturdu. Her halinden öğrenci olduğu anlaşılan bu genç kız, saçlarıyla, kotuyla, montuyla, çantasıyla, hatta gözlüğünün kemik çerçevesiyle baştan aşağı siyahlar içindeydi. Ucuz bir marka olmadığını düşündüğüm parfümünün ağırlığına hiç de uygun bir imajı yoktu. Bir ara kokunun başkasından geliyor olduğunu bile düşündüm ama sonra ondan geldiğine emin oldum. Karşımda üniversite öğrencisi başka bir genç kız oturuyordu. Yanımdakine göre daha minyondu, hem vücut ölçüleri hem de yüz şekli ve ifadesi olarak. En azından göze (ve buruna) tezat gelen bir şey yoktu. Arka taraftakileri göremiyordum ama araç içinde kitap okuyan sanırım sadece o ve ben vardık. Bu da ister istemez karşılıklı bir etkileşim yarattı. Bir ara, kızın arkasında ters yöne bakan koltuklar ile arada kalan boş bölüme bir oğlan çıkıp yerleşti. Bu durum kızı rahatsız etmişti ki arkasını dönüp neler olduğuna bakmak zorunda kaldı. Yüzünü tekrar elindeki kitaba çevirirken bana baktı. Bakışları elbette bu rahatsızlığını anlatmıştı ve ben de bunu anlamıştım. Ona boş vermesini söyledim. Ağızdan çıkmayan kelimelerle bu kısa konuşmayı yapıp tekrar kitaplarımızı okumaya koyulduk. Okmeydanı durağına yaklaşırken okumayı bıraktı ve pencereden dışarıyı seyre koyuldu. Bir sonraki Halıcıoğlu durağında indi. Gri ince bir mont giymişti, uzun saçları kapüşonunun üstünü örtüyordu, siyah kotun altına beyaz spor ayakkabılar giymişti, çıkışa doğru yürürken kahverengi çantasını sırtına yerleştiriyordu ki araç hareket etti. Sonrasında karşıma nasıl biri oturduğuna dikkat etmedim ama siyahlar içindeki yanımdaki kızın, önce konuşup sonra sürekli mesajlaştığı telefonun kırmızı kılıflı olduğunu fark ettim.

Zeytinburnu'nda inip dar ve uzun bir üst geçitten, elbette Toplumsal Virüslerin dumanlarından kaçmaya çalışarak geçip tramvaya bindim. Metrobüs aktarması yaptıktan sonraki her durakta türbanlıların sayısı artmıştı. Tramvay durakları geride kaldıkça daha da arttı. Hatta kara çarşaflılar da belirmeye başladı. Onlardan biri yakınımda ayakta duruyordu. Yirmili yaşlarının başındaydı, peçesizdi, makyajsız ve çirkindi, çerçevesiz kalın camlı gözlük takıyordu, inceltilmemiş kalın siyah kaşları giysisinin bir uzantısı gibi duruyordu, koyu haki yeşil deriden bir omuz çantası vardı, bağcıklı spor ayakkabılar giyiyordu. Bir ara telefonda konuştu. Hemcinsi ve yaşıtı biriyle konuştuğu belliydi. Epey güldü. Sonra birden "Namaza gidicen mi? Hastaysan gitme bak!" diyerek tekrar güldü. Benden önce, duraklardan birinde indi. Ben de o iki cümleyi düşündüm. Namaza gitmek mi, namazı kılmak mı? Bayan olduklarına göre cuma namazı gibi bir şart da yok. Yani topluca kılmaya gittikleri kendilerine özgü bir "namaz" türü olmaması lazım. Okuduğum kitaplardan aklıma gelen bilgilerle kafamda o kadar çok şey harmanlayıp o kadar değişik sonuçlara vardım ki, burada bu satırlara aktarmaya kalksam ana konuyu iyice kaybedeceğim. Sadece, bazı insanlar için namazın ibadet olmaktan çıkartılıp mensubu oldukları cemiyetlerce tatbik edilen bir kuttörene dönüştürüldüğünü tahmin ettiğimle yetineyim.

Tramvayın en tatlı insanları ellili yaşlardaki üç bayandı. İşaret diliyle konuşuyorlardı. Saçları açık, ucuz giysileri ve kuaför görmemiş saçlarıyla geçim sıkıntısı içinde oldukları belliydi. Yani ülkenin hemen tüm engellileriyle aynı kaderi paylaştıkları anlaşılıyordu. Tüm gün karşılaştığım insanlar içinde en çok konuşan ve hiç sesleri çıkmayan tek insanlardı. Onları seyredip anlamaya çalıştım. İçlerinden biri işaret parmağıyla şakağına dokunup aynı eliyle ampul çevirme işareti yaptı. Birisinden "deli" diye bahsettikleri kesindi. Anladığım tek şey bu oldu. Düşünüyorum da, böyle işaret diliyle konuşmak telefon tuşlamasıyla konuşmaktan kesinlikle daha sosyaldir; hatta belki daha engelsizdir. Güneştepe'de de onlar indiler.

Tramvay'ın son durağı Bağcılar'da inip meydana kadar yürüdüm. Metroya binmek için yer seviyesinden epey aşağı inmek gerekiyor. Yürüyen merdivenle inecek olursanız altı kez kullanmak zorundasınız. İki kat inip asansörlerle eksi dörde basarak da trene ulaşabilirsiniz. Bir durak sonraki Kirazlı'ya geçtiğim tren de oldukça boştu. Yan vagonda karşılıklı oturan dörtlü bir grup vardı. Birisi uzunca bir sakal bırakmıştı. Bir diğeri tespih çekiyordu. Sakal ve bıyıklarındaki seyrek ve ince tüylerden yirmili yaşların başlarında oldukları anlaşılıyordu. Eğilince yüzlerini örten ve kendilerine bir de hırsız, katil tipi veren değişik markalarda spor kasketleri vardı. Görür görmez İŞİD teröristleri oldukları kolayca akla gelebilirdi. Her halleriyle, gelin bizi tutuklayın, diye bağırıyorlardı. Ama bu ülkede temiz yüzlü, eli kitap, cetvel tutan öğrenciler daha çok şüpheli ve suçlu muamelesi görüyor. Elimdeki kitap, kalem ve not defteriyle ben bile trendeki diğer herkesten daha şüpheli bulunabilirdim. Konuştukları dilin Türkçe olup olmadığını anlamak için yanlarına kadar gidip ayakta durdum, kitabı açıp satırlar üzerinde göz gezdirmeye başladım. Konuşmaları trenin gürültüsünde hiç anlaşılmıyordu. Hiçbir Türkçe kelime seçemedim. Tespih çekmekte olanın benden rahatsız olduğunu anlayınca da daha fazla yaklaşmadım. Sadece sakallı olan yanındakiyle konuşuyordu, varlığımı fark ettiğini anladım ama tespihli olanın aksine umursamadan konuşmaya devam etti.

Kirazlı'dan M3 metro hattına geçtim. İkitelli Sanayi'deki UKİM'e ulaştığımda saat ikiyi geçiyordu. Neyse ki, paketi alırken fazla vakit kaybettirmediler. Şüphelenip alıkoymalarına sebep olan kutunun içeriğini söyleyeyim: kurabiyeler, şekerlemeler, patates cipsleri, eşim ve oğlum için toplam beş adet diş fırçası. Maazallah bir patlasa İstanbul'un yarısı havaya uçardı! Benden önceki kişilerin paketlerinden, satmak için getirttikleri belli olan düzinelerce güneş gözlüğü çıktığını görmeseydim, görevlilerin gerçekten rastgele kutu seçtiklerini düşünecektim. Fazla söylenmeden paketi alıp ayrıldım.

Dönüşte tekrar aynı yolu takip ettim. Aslında tramvayla Kabataş'a kadar gidip vapurla Kadıköy'e geçmeyi düşünüyordum ama yer yer arabalarla aynı yolu kullanan tramvay gerçekten çok ağır ilerliyordu.

Kirazlı'ya giderken bindiğim metroda iki bayanın arasına oturdum. Sol yanımda bir öğrenci kız, elinde kalem, üst üste attığı bacaklarının üzerine yerleştirdiği ders notlarına eğilmiş harıl harıl çalışıyordu. Sınava az zamanı kalmış da her fırsatı değerlendirmek ister gibi bir hali vardı. Sağımda kara çarşaflı bir kadın vardı. Onun tam karşısında da kocası olduğu anlaşılan, altmış yaşlarında, sakallı, takkeli, cübbeli bir adam oturuyordu. Benden mi yoksa kitap okumamdan mı bilmem, kadın yanımda biraz huzursuz oldu. Kitap okuduğum için suç işliyorum gibi bakıyordu. Hatta kitabı kapatıp not yazmak için defteri üzerine koyduğumda dua eder gibi bir şeyler mırıldanmaya başladı. (Yazdıklarımı okuması imkansız çünkü kendi geliştirdiğim bir alfabe kullanıyorum). Okuduğum kitabın yazarı olan Umberto Eco adı büyük harflerle kapakta yazıyordu. Yazarı tanımadığına adım gibi eminim, dolayısıyla rahatsızlığının sebebi o olamaz. Ama kitabın adı Prag Mezarlığı. Bunu görünce mezarlıklı falan kitaplar okuyan birinin gelip yanına oturmasından dehşete düşüp bildiği duaları sıralamaya başlamıştır diye düşünüyorum. Dualarla beraber benimkinden önceki durakta indiler, ben de dikkatimi kitaba verdim biraz.

Kirazlı'da indiğimde solumda oturan kızın arkasından ilerler buldum kendimi. Siyah saçları omuzlarının bir karış altına kadar uzanıyordu. Kahverengi deri ceketi ve çalıştığı ders notlarını içine sığdırdığı aynı renkte çantası vardı. 1.70'e yakın boyu vardı, biraz etine dolgundu ama kalçası nispeten öyle değildi. Bacaklarını sımsıkı saran lacivert kotu kalçasında bollaşıyordu. Beyaz şeritli açık mavi spor ayakkabılar giymişti. Kirazlı-Bağcılar arasında bir durak için bindiğim trene aynı kapıdan girdik. Benden şüphelenmesin diye tekrar yanına oturmadım. Bir sonraki vagona geçtim. Ama o da Bağcılar'da inince ister istemez tekrar arkasında ilerler buldum kendimi. Aynı asansörü kullanmak durumunda kaldık, böylece yüzünü de yakından görebildim. Atom taşından yapılma, küçük küpeler takıyordu ve esmer tenine yakışıyordu. Ucu biraz yukarıda, küçük, zarif bir burnu, ince dudakları, lekesiz ve pürüzsüz bir cildi vardı. Yüzünün ince güzelliğine daha uygun, narin bir vücut taşımalıydı diye düşünmeden edemedim. Zeytin karası gözleri ve zeki bakışları vardı. Göz göze gelmedik ama ona bakıyor olduğumu anlamıştır diye tahmin ediyorum. Asansöre sonra bindiğim için ben önce indim. Yürüyen merdivenin basamağında durup yukarıya çıkarılmayı beklerken o solumdan geçip çıkışını sürdürdü. Böylece yine arkasında kaldım. Tramvaya da binseydi artık kesin kendisini takip eden bir sapık olduğumu düşünebilirdi ama o, çarşının içine doğru yürürken ben farklı yoldan tramvay durağına yöneldim.

Tıpkı giderken olduğu gibi dönerken de türbanlıların çokluğu dikkat çekiciydi. Hem tramvay içinde, hem de dışarıda. Hele Yavuz Selim-Soğanlı durakları arasında yanından geçtiğimiz bir parktakilerin tamamı türbanlı kadınlardı. Tramvayda yan yana oturan iki kadın sözleşmiş gibi ellerini karınlarının üzerine koymuş, sol elleriyle sağ bileklerini tutuyorlardı. İki sıra arkasında aynı şekilde oturan bir de adam vardı. Etrafta biraz daha göz gezdirdim ama dördüncü birini bulamadım.

Üç buçukta bindiğim Metrobüste iki şekilde şanslıydım. Hem kalabalık olmasına rağmen hemen yanımdaki koltuk boşaldı, hem de araç Zincirlikuyu'da aktarma yapmadan yola devam etti. Böylece yolun tamamına yakınında ayakta kalmadım. Söğütlüçeşme'den Göztepe'ye bu sefer yukarıdan gittim. Hangisi olursa olsun her pedal basışları ve dümen kırışları birer cinayete teşebbüs olan şoförlerin kullandığı mavi minibüslerden biriyle günün son araç yolculuğunu yaptım. Koşturmadan fırsat bulamadığım öğle yemeğimi evimize çok yakın olan dönercide yedim. Evde eşimi zamansız bir zahmete sokmak istememiştim. Açlıktan mı bilmem, ikram edilen küçük acı biber turşularından yedi tane yedim. İçecek olarak da acılı şalgam söyleyince dönercidekiler afallamıştır herhalde. Ancak tüm o acılar günün yorgunluğunu üzerimden silip iyice ayılmama sebep oldu. İçeriğe uygun şekilde ifade edecek olursam, tam anlamıyla "ateşledi" diyebilirim.

Bakkal alışverişini de yapıp evden içeri girdiğimde saat beşi birkaç dakika geçiyordu. Eğer arabayla gitseydim belki bir ya da bir buçuk saat daha erken gelebilirdim. Ama trafik stresi ömürden eksilttiği için toplam hayat süresinde daha kârlı olduğumu düşünüyorum. Toplumsal Virüslerin dumanlarının etkilerini saymazsak tabi. Oğlum öğlen uykusundan uyanmıştı. Günün yorgunluğunu bir de ona sarılarak attım. UKİM'de el yordamıyla karıştırarak baktıkları kutuyu evde tamamen boşalttık. Kayınvalidem sağolsun beni de düşünüp Japonya'da en sevdiğim parmak cipslerden on kutu göndermiş. 'Cagariko' isimli bu cipsler biranın yanında mükemmel gidiyor. E bize de öyle yapmak düşüyor.