20 Nisan 2015 Pazartesi

Patron Şirketleri Kurumsal Kimlik Kazanabilir Mi?

Patron şirketlerinin, kurumsal olduklarını iddia etmek gibi bir özellikleri vardır. Elbette benim gibi 15 yıllık iş hayatı deneyimine sahip kişiler için bu konuda anlatılabilecek çok şey vardır ama ben, bu yazıyı yazmak istememi sağlayan son olay çerçevesinde konuyu ele almak istiyorum. Böylece hem yazıyı bir makale kalıbından kısmen uzak tutmayı hem de okuyuculara bu deneyimden kendileri için bir fikir çıkarabilmelerini amaçlıyorum.

Sene başında işten ayrılınca, daha önce planladığım şeyleri geçekleştirmek için bir fırsat yakaladığımı düşünerek bunları gerçekleştirmeye ağırlık verdim. Yine de tatmin edici bir teklif gelirse değerlendirebileceğimi göz ardı etmeden açık bir kapı bıraktım. Bu bağlamda müracaatlarım ve görüşmelerim oldu. Nasıl sonuçlanacakları şu anki hayat düzenimi ve planlarımı fazla etkilemeyeceği için görüşmelerimde çok rahatım ve karşımdaki insanları ve şirketleri daha kolay değerlendirebilme şansına sahip oluyorum.

En son görüşme yaptığım şirket 25 kişilik bir patron şirketiydi. Toplam üç kez çağırdılar, altı kişiyle dört ayrı iş görüşmesi yaptım. Bu altı kişinin en çok vurguladıkları konu şirketin "küçük olmasına rağmen son derece kurumsal" olduğu idi. Bunu değişik örnekler vererek desteklemek istediler. Örneğin, her şeyin yazılı olduğunu belirttiler. 

Şimdi sürecin kısa bir özetini vereyim ve şirketin ne kadar kurumsal olduğu değerlendirmesini size bırakayım.

Sırasıyla, yaptığım dört görüşme ve görüştüğüm altı kişinin unvanları şöyle: 
1- İK ve Finans Müdürü + Satış ve Pazarlama Grup Müdürü 
2- Genel Müdür + Genel Müdür Vekili
3- CEO
4- CFO. 
Unvanlara göre bir hiyerarşi kurmayı deneyin. Şirketin 25 kişi olduğunu unutmayın. 6 kişi ile yani şirketin %24'ü ile iş görüşmesi yapmış olduğumu da göz ardı etmeyin.

İlk görüşme çok olumlu geçti. Aracı olan İK şirketi de bana bu yönde geribildirim verdi ve ikinci görüşme ayarlandı. Bu görüşme de çok olumlu geçti. Hatta son aşamada, istemiş olduğum ücretin pazarlığını bile yaptık. Ertesi gün aracı İK şirketi durumun çok olumlu olduğunu, CEO ve CFO ile de tanıştırılmak istendiğimi iletti. Onu da kabul ettim. Bu arada, olumlu olarak nitelendirirken bunun tek taraflı değil karşılıklı olduğunun altını çizmek isterim. Görüştüğüm kişilerin yaklaşımları, tavırları ve samimiyetlerinden hoşlanmıştım ve onlarla çalışabileceğime kanaat getirmiştim. 

Ta ki CEO ve CFO resme dahil olana kadar.

Karı-koca kurdukları şirkette yönetim kurulu üyesi/CFO ve yönetim kurulu başkanı/CEO sıfatlarıyla her ikisiyle de aynı gün ayrı ayrı görüştüm. (Bu bağlamda aile şirketi nitelemesini yapmak da yanlış olmayacaktır). İki görüşmenin toplamı diğerlerinin her birinden daha kısa sürdü. Önce CEO olan bey geldi ve CV'mi görünce beni niye seçmeyebileceğini izah etti. Patron olarak kendisinin kağıtta bizzat gördükleri, maaş ödediği müdürlerin edindiği fikirlerden daha önemli. O çıktıktan sonra CFO olan hanım geldi ve kimseden bilgi almamış gibi sil baştan iş görüşmesine başladı, özgeçmişim üzerinden geçip 'niye öyle', 'niye böyle' soruları sordu. Kendisi biraz daha insaflı davranıp müdürlerinin benim hakkımda "çok güzel" şeyler ilettiğini söyledi. "Ama" diye başlayan ikinci bir cümle ekleyecek gibiydi, sustu. 

Detayları anlatmayayım ama özet olarak demeye çalıştıkları şey şu idi: Biz patronlar olarak aslında başkasında karar kıldık ama seninle görüşenler seni çok beğenmişler. Onlara seni istemediğimizi söylemenin meşru zeminini oluşturmak için de mecburen seni tekrar çağırmamız lazımdı.

Son görüşmeden iki gün sonra aracı İK firması fikrimi destekleyen şu bilgiyi gönderdi: "CEO ile tanışan bir diğer aday" tercih edilmiş. Patronların her dediği olan "son derece kurumsal" şirketle yaptığım süreç böylece son buldu. Fırsatım olsaydı işe alım sürecinin bu şekilde olduğu da yazılı mı diye sormak isterdim. 

Şimdi bir empati yapın: Genel müdürsünüz. Açık bir pozisyon var. Pozisyonun yöneticisi kendi ekibi için birini seçiyor, İK bu kişiye onay veriyor. Bir görüşme de siz yapıyorsunuz ve siz de onay veriyorsunuz. Teklif aşamasına geçilmesi gerekirken patronlar gelip hayır o olmasın şu olsun diyor. Ve siz de hâlâ kendinizi o şirketin Genel Müdürü sanıyorsunuz! Ekibinizden birinden memnun olmayıp işten çıkarmak isteseniz ve patron kalsın dese mecburen onunla çalışacaksınız. Peki bu halde onu yönetebilecek misiniz veya kendi motivasyonunuzu koruyabilecek misiniz? Unvanınız var yetkiniz yok.

Güven sorunu, patron şirketlerinin bir başka tipik özelliği. Bir genel müdürün iki veya daha alt mevkideki bir işe alıma onay verirken, bir de patronlar baksın demesinde bir güvensizlik vardır. Veya genel müdürün onayladığı işe alım için patronların bir de biz bakalım demesinde bir güvensizlik vardır. Yani ya müdürlerin özgüven eksikliği, ya da patronların karşı güven eksikliği vardır.

Bu kadar yazının sonunda sizlerde "kedi ulaşamadığı ciğere mundar der" izlenimi yaratmış olmak istemem. Hatta bunu algıyı yıkmak için sürecin olumsuz sona ermesinin bende hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. Çünkü CEO ve CFO dışında konuştuğum dört kişi için de dürüst, işlerinin ehli, samimi ve birlikte çalışmaktan zevk alacağım insanlar olduğuna kanaat getirmiştim. Demek ki, ben de boş bulunup kurumsal olduklarına kendileri kadar inanmışım.

Madalyonun bir de öteki yüzü var. Birçok arkadaşımdan duyduğum kadarıyla, küçük şirketlerin gitgide kurumsal kimliğe bürünmesi süreci de çalışan memnuniyetinde olumsuz etkiler yaratıyormuş. Ancak biz bunun değerlendirmesini yapmayı kendilerine bırakalım ya da tecrübe etmeyi bekleyelim.

4 Nisan 2015 Cumartesi

UKİM Yolculuğu

Kayınvalidemin Japonya'dan gönderdiği kargo yine gümrüğe takılmış. Dört ay önce de aynı sorunla karşılaşmıştık ve Uluslararsı Kargo İşleme Merkezi'ne (UKİM) bizzat gidip almam gerekmişti. İki gün önce gidip aldığım dahil, her ikisinde de gümrüğe aykırı bir şey bulamadan olduğu gibi teslim etmişlerdi. Yani alıkonulmasını gerektirecek hiçbir sebep olmadığı için adresimize teslim etmeleri gereken her iki gönderiyi de keyiflerine göre elde tutup beni ve benimle aynı durumdaki birçok kişiyi büyük bir zahmete sokup kıymetli zamanımızı çaldılar. Üstelik sorunsuz olsun diye daha fazla para ödenip EMS ile gönderildiğinden içindekiler kontrol edilip, etikete yazılıp öyle yollanabilmişken. Bu ülkede, kamuda veya özelde insanlara hizmet etmeyi meslek edinmiş hemen herkes eziyet etmekten başka bir iş görmüyor. Kabiliyetleri zaten yok, eğitimleri de düzgün verilmiyor, bir de hataları ödüllendirilince kasıtlı yapmak için daha da cesaretleniyorlar.

İkinci kez deneyimlediğim için yolculuğumu biraz eğlenceli geçirmek istedim. Bunun için ilk şart araba kullanmamaktı. Elime kitabımı, kalemimi ve küçük not defterimi alıp yola koyuldum. Yer yer kitap okudum, yer yer etrafımı gözlemleyip kağıda aktardım. Aşağıda yazdıklarım işte bunlardan ibarettir.

Öğlen saat on ikide evden çıktığımda UKİM'in açılış saati olan bir buçukta orada olacağımı düşünmüştüm. Apartmanın bahçe kapısından yola çıkıp Bağdat Caddesi'ne yürüdüm. Göztepe ışıklardan sarı dolmuşa binip metrobüse gittim. Dolmuşa bindiğim yerde polisler titiz bir arama yapıyorlardı. Birkaç gündür ülkece yaşadığımız kepazelikler ve terör olayları sonrası önlemler artırılmış izlenimi veriliyor diye hissettim. Polis yeleklerinin altındaki giysilerin sivil olması dikkat çekiciydi. Üniformalı olan yoktu. Çok sayıda aracı durdurmuşlardı ve polislerden biri yol ortasında adımlayıp, bir elinde telsizle konuşurken diğer eliyle durmasını istediği araçlara işaret yapıyordu. İşin ilginç tarafı, savcımızın şehit edildiği Çağlayan Adliyesi'nin yanından metrobüsle geçerken etrafta hiç polis göremedim. Akşam haberlerde polisin bir bayan avukatı yerlerde sürüklediğini okuyunca anlaşıldı ki tüm polisler meğer binanın içine dalmışlar!

On ikiyi yirmi geçe metrobüsteydim. Dolmuştan inip metrobüs durağına gitmek için iki yüz metre kadar yürümek gerekiyor. Bunun gibi tüm geçitlerde, sokaklarda, kapı önlerinde ilerinizde bir yerde biri sigara içer ve saldığı duman mutlaka size ulaşır. Açık havada yürürken temiz nefes solumaya hasret kalırsınız. Bu Toplumsal Virüsler ile maalesef gün boyu hemen her yerde karşılaştım.

Söğütlüçeşme durağı metrobüsün Anadolu yakasındaki ilk kalkış yeri olduğu için rahat bir yer. Aracın içinde oturacak bir koltuk kolayca bulabilirsiniz. Bulamasanız bile bir sonraki hemen gelir, ona binersiniz. Ben ilk gelene bindim ve boş yer çok olmasına rağmen dışarıda beklemeye devam edenler hâlâ vardı. Bindiğim taşıt, koltukları yarı yarıya boş kalktı. Rahat bir yer derken bu kadarını ben de anlayamadım doğrusu. Uzunçayır'da çoğu öğrenci olmak üzere binenlerle aracın içinde ayakta yer bulmak bile zorlaşmıştı. Acıbadem'de iyice tıkış tıkış oldu. Hatta Altunizade'de durakta beklemeye devam etmek zorunda kalanlar bile oldu.

Yirmi dakika kadar bir sürede vardığım Zincirlikuyu'da aktarma yaptığım metrobüste de boş bir yer bulabildim. Sağ ön bölümde karşılıklı ikişer koltuğu olan yerde gidiş yönündeki cam kenarına oturdum. Parfüm kokularını fazlasıyla hissettiğim hafif kilolu bir kız soluma oturdu. Her halinden öğrenci olduğu anlaşılan bu genç kız, saçlarıyla, kotuyla, montuyla, çantasıyla, hatta gözlüğünün kemik çerçevesiyle baştan aşağı siyahlar içindeydi. Ucuz bir marka olmadığını düşündüğüm parfümünün ağırlığına hiç de uygun bir imajı yoktu. Bir ara kokunun başkasından geliyor olduğunu bile düşündüm ama sonra ondan geldiğine emin oldum. Karşımda üniversite öğrencisi başka bir genç kız oturuyordu. Yanımdakine göre daha minyondu, hem vücut ölçüleri hem de yüz şekli ve ifadesi olarak. En azından göze (ve buruna) tezat gelen bir şey yoktu. Arka taraftakileri göremiyordum ama araç içinde kitap okuyan sanırım sadece o ve ben vardık. Bu da ister istemez karşılıklı bir etkileşim yarattı. Bir ara, kızın arkasında ters yöne bakan koltuklar ile arada kalan boş bölüme bir oğlan çıkıp yerleşti. Bu durum kızı rahatsız etmişti ki arkasını dönüp neler olduğuna bakmak zorunda kaldı. Yüzünü tekrar elindeki kitaba çevirirken bana baktı. Bakışları elbette bu rahatsızlığını anlatmıştı ve ben de bunu anlamıştım. Ona boş vermesini söyledim. Ağızdan çıkmayan kelimelerle bu kısa konuşmayı yapıp tekrar kitaplarımızı okumaya koyulduk. Okmeydanı durağına yaklaşırken okumayı bıraktı ve pencereden dışarıyı seyre koyuldu. Bir sonraki Halıcıoğlu durağında indi. Gri ince bir mont giymişti, uzun saçları kapüşonunun üstünü örtüyordu, siyah kotun altına beyaz spor ayakkabılar giymişti, çıkışa doğru yürürken kahverengi çantasını sırtına yerleştiriyordu ki araç hareket etti. Sonrasında karşıma nasıl biri oturduğuna dikkat etmedim ama siyahlar içindeki yanımdaki kızın, önce konuşup sonra sürekli mesajlaştığı telefonun kırmızı kılıflı olduğunu fark ettim.

Zeytinburnu'nda inip dar ve uzun bir üst geçitten, elbette Toplumsal Virüslerin dumanlarından kaçmaya çalışarak geçip tramvaya bindim. Metrobüs aktarması yaptıktan sonraki her durakta türbanlıların sayısı artmıştı. Tramvay durakları geride kaldıkça daha da arttı. Hatta kara çarşaflılar da belirmeye başladı. Onlardan biri yakınımda ayakta duruyordu. Yirmili yaşlarının başındaydı, peçesizdi, makyajsız ve çirkindi, çerçevesiz kalın camlı gözlük takıyordu, inceltilmemiş kalın siyah kaşları giysisinin bir uzantısı gibi duruyordu, koyu haki yeşil deriden bir omuz çantası vardı, bağcıklı spor ayakkabılar giyiyordu. Bir ara telefonda konuştu. Hemcinsi ve yaşıtı biriyle konuştuğu belliydi. Epey güldü. Sonra birden "Namaza gidicen mi? Hastaysan gitme bak!" diyerek tekrar güldü. Benden önce, duraklardan birinde indi. Ben de o iki cümleyi düşündüm. Namaza gitmek mi, namazı kılmak mı? Bayan olduklarına göre cuma namazı gibi bir şart da yok. Yani topluca kılmaya gittikleri kendilerine özgü bir "namaz" türü olmaması lazım. Okuduğum kitaplardan aklıma gelen bilgilerle kafamda o kadar çok şey harmanlayıp o kadar değişik sonuçlara vardım ki, burada bu satırlara aktarmaya kalksam ana konuyu iyice kaybedeceğim. Sadece, bazı insanlar için namazın ibadet olmaktan çıkartılıp mensubu oldukları cemiyetlerce tatbik edilen bir kuttörene dönüştürüldüğünü tahmin ettiğimle yetineyim.

Tramvayın en tatlı insanları ellili yaşlardaki üç bayandı. İşaret diliyle konuşuyorlardı. Saçları açık, ucuz giysileri ve kuaför görmemiş saçlarıyla geçim sıkıntısı içinde oldukları belliydi. Yani ülkenin hemen tüm engellileriyle aynı kaderi paylaştıkları anlaşılıyordu. Tüm gün karşılaştığım insanlar içinde en çok konuşan ve hiç sesleri çıkmayan tek insanlardı. Onları seyredip anlamaya çalıştım. İçlerinden biri işaret parmağıyla şakağına dokunup aynı eliyle ampul çevirme işareti yaptı. Birisinden "deli" diye bahsettikleri kesindi. Anladığım tek şey bu oldu. Düşünüyorum da, böyle işaret diliyle konuşmak telefon tuşlamasıyla konuşmaktan kesinlikle daha sosyaldir; hatta belki daha engelsizdir. Güneştepe'de de onlar indiler.

Tramvay'ın son durağı Bağcılar'da inip meydana kadar yürüdüm. Metroya binmek için yer seviyesinden epey aşağı inmek gerekiyor. Yürüyen merdivenle inecek olursanız altı kez kullanmak zorundasınız. İki kat inip asansörlerle eksi dörde basarak da trene ulaşabilirsiniz. Bir durak sonraki Kirazlı'ya geçtiğim tren de oldukça boştu. Yan vagonda karşılıklı oturan dörtlü bir grup vardı. Birisi uzunca bir sakal bırakmıştı. Bir diğeri tespih çekiyordu. Sakal ve bıyıklarındaki seyrek ve ince tüylerden yirmili yaşların başlarında oldukları anlaşılıyordu. Eğilince yüzlerini örten ve kendilerine bir de hırsız, katil tipi veren değişik markalarda spor kasketleri vardı. Görür görmez İŞİD teröristleri oldukları kolayca akla gelebilirdi. Her halleriyle, gelin bizi tutuklayın, diye bağırıyorlardı. Ama bu ülkede temiz yüzlü, eli kitap, cetvel tutan öğrenciler daha çok şüpheli ve suçlu muamelesi görüyor. Elimdeki kitap, kalem ve not defteriyle ben bile trendeki diğer herkesten daha şüpheli bulunabilirdim. Konuştukları dilin Türkçe olup olmadığını anlamak için yanlarına kadar gidip ayakta durdum, kitabı açıp satırlar üzerinde göz gezdirmeye başladım. Konuşmaları trenin gürültüsünde hiç anlaşılmıyordu. Hiçbir Türkçe kelime seçemedim. Tespih çekmekte olanın benden rahatsız olduğunu anlayınca da daha fazla yaklaşmadım. Sadece sakallı olan yanındakiyle konuşuyordu, varlığımı fark ettiğini anladım ama tespihli olanın aksine umursamadan konuşmaya devam etti.

Kirazlı'dan M3 metro hattına geçtim. İkitelli Sanayi'deki UKİM'e ulaştığımda saat ikiyi geçiyordu. Neyse ki, paketi alırken fazla vakit kaybettirmediler. Şüphelenip alıkoymalarına sebep olan kutunun içeriğini söyleyeyim: kurabiyeler, şekerlemeler, patates cipsleri, eşim ve oğlum için toplam beş adet diş fırçası. Maazallah bir patlasa İstanbul'un yarısı havaya uçardı! Benden önceki kişilerin paketlerinden, satmak için getirttikleri belli olan düzinelerce güneş gözlüğü çıktığını görmeseydim, görevlilerin gerçekten rastgele kutu seçtiklerini düşünecektim. Fazla söylenmeden paketi alıp ayrıldım.

Dönüşte tekrar aynı yolu takip ettim. Aslında tramvayla Kabataş'a kadar gidip vapurla Kadıköy'e geçmeyi düşünüyordum ama yer yer arabalarla aynı yolu kullanan tramvay gerçekten çok ağır ilerliyordu.

Kirazlı'ya giderken bindiğim metroda iki bayanın arasına oturdum. Sol yanımda bir öğrenci kız, elinde kalem, üst üste attığı bacaklarının üzerine yerleştirdiği ders notlarına eğilmiş harıl harıl çalışıyordu. Sınava az zamanı kalmış da her fırsatı değerlendirmek ister gibi bir hali vardı. Sağımda kara çarşaflı bir kadın vardı. Onun tam karşısında da kocası olduğu anlaşılan, altmış yaşlarında, sakallı, takkeli, cübbeli bir adam oturuyordu. Benden mi yoksa kitap okumamdan mı bilmem, kadın yanımda biraz huzursuz oldu. Kitap okuduğum için suç işliyorum gibi bakıyordu. Hatta kitabı kapatıp not yazmak için defteri üzerine koyduğumda dua eder gibi bir şeyler mırıldanmaya başladı. (Yazdıklarımı okuması imkansız çünkü kendi geliştirdiğim bir alfabe kullanıyorum). Okuduğum kitabın yazarı olan Umberto Eco adı büyük harflerle kapakta yazıyordu. Yazarı tanımadığına adım gibi eminim, dolayısıyla rahatsızlığının sebebi o olamaz. Ama kitabın adı Prag Mezarlığı. Bunu görünce mezarlıklı falan kitaplar okuyan birinin gelip yanına oturmasından dehşete düşüp bildiği duaları sıralamaya başlamıştır diye düşünüyorum. Dualarla beraber benimkinden önceki durakta indiler, ben de dikkatimi kitaba verdim biraz.

Kirazlı'da indiğimde solumda oturan kızın arkasından ilerler buldum kendimi. Siyah saçları omuzlarının bir karış altına kadar uzanıyordu. Kahverengi deri ceketi ve çalıştığı ders notlarını içine sığdırdığı aynı renkte çantası vardı. 1.70'e yakın boyu vardı, biraz etine dolgundu ama kalçası nispeten öyle değildi. Bacaklarını sımsıkı saran lacivert kotu kalçasında bollaşıyordu. Beyaz şeritli açık mavi spor ayakkabılar giymişti. Kirazlı-Bağcılar arasında bir durak için bindiğim trene aynı kapıdan girdik. Benden şüphelenmesin diye tekrar yanına oturmadım. Bir sonraki vagona geçtim. Ama o da Bağcılar'da inince ister istemez tekrar arkasında ilerler buldum kendimi. Aynı asansörü kullanmak durumunda kaldık, böylece yüzünü de yakından görebildim. Atom taşından yapılma, küçük küpeler takıyordu ve esmer tenine yakışıyordu. Ucu biraz yukarıda, küçük, zarif bir burnu, ince dudakları, lekesiz ve pürüzsüz bir cildi vardı. Yüzünün ince güzelliğine daha uygun, narin bir vücut taşımalıydı diye düşünmeden edemedim. Zeytin karası gözleri ve zeki bakışları vardı. Göz göze gelmedik ama ona bakıyor olduğumu anlamıştır diye tahmin ediyorum. Asansöre sonra bindiğim için ben önce indim. Yürüyen merdivenin basamağında durup yukarıya çıkarılmayı beklerken o solumdan geçip çıkışını sürdürdü. Böylece yine arkasında kaldım. Tramvaya da binseydi artık kesin kendisini takip eden bir sapık olduğumu düşünebilirdi ama o, çarşının içine doğru yürürken ben farklı yoldan tramvay durağına yöneldim.

Tıpkı giderken olduğu gibi dönerken de türbanlıların çokluğu dikkat çekiciydi. Hem tramvay içinde, hem de dışarıda. Hele Yavuz Selim-Soğanlı durakları arasında yanından geçtiğimiz bir parktakilerin tamamı türbanlı kadınlardı. Tramvayda yan yana oturan iki kadın sözleşmiş gibi ellerini karınlarının üzerine koymuş, sol elleriyle sağ bileklerini tutuyorlardı. İki sıra arkasında aynı şekilde oturan bir de adam vardı. Etrafta biraz daha göz gezdirdim ama dördüncü birini bulamadım.

Üç buçukta bindiğim Metrobüste iki şekilde şanslıydım. Hem kalabalık olmasına rağmen hemen yanımdaki koltuk boşaldı, hem de araç Zincirlikuyu'da aktarma yapmadan yola devam etti. Böylece yolun tamamına yakınında ayakta kalmadım. Söğütlüçeşme'den Göztepe'ye bu sefer yukarıdan gittim. Hangisi olursa olsun her pedal basışları ve dümen kırışları birer cinayete teşebbüs olan şoförlerin kullandığı mavi minibüslerden biriyle günün son araç yolculuğunu yaptım. Koşturmadan fırsat bulamadığım öğle yemeğimi evimize çok yakın olan dönercide yedim. Evde eşimi zamansız bir zahmete sokmak istememiştim. Açlıktan mı bilmem, ikram edilen küçük acı biber turşularından yedi tane yedim. İçecek olarak da acılı şalgam söyleyince dönercidekiler afallamıştır herhalde. Ancak tüm o acılar günün yorgunluğunu üzerimden silip iyice ayılmama sebep oldu. İçeriğe uygun şekilde ifade edecek olursam, tam anlamıyla "ateşledi" diyebilirim.

Bakkal alışverişini de yapıp evden içeri girdiğimde saat beşi birkaç dakika geçiyordu. Eğer arabayla gitseydim belki bir ya da bir buçuk saat daha erken gelebilirdim. Ama trafik stresi ömürden eksilttiği için toplam hayat süresinde daha kârlı olduğumu düşünüyorum. Toplumsal Virüslerin dumanlarının etkilerini saymazsak tabi. Oğlum öğlen uykusundan uyanmıştı. Günün yorgunluğunu bir de ona sarılarak attım. UKİM'de el yordamıyla karıştırarak baktıkları kutuyu evde tamamen boşalttık. Kayınvalidem sağolsun beni de düşünüp Japonya'da en sevdiğim parmak cipslerden on kutu göndermiş. 'Cagariko' isimli bu cipsler biranın yanında mükemmel gidiyor. E bize de öyle yapmak düşüyor.

31 Mart 2015 Salı

Akşam Rakısı

Rahmetli babam çiftçilik yapardı. Mesleği buydu. Hemen hemen her sabah köye gider, öğlen eve gelir yemek yer, bir saat kadar öğlen uykusunu uyur, saat dört gibi arkadaşlarıyla buluştuğu kulübe gider, saat yedi gibi eve döner, televizyonun karşısına kurulurdu. Akşam yemeğini annem hazırlayıp bir duble rakısıyla beraber tepside getirir, önündeki sehpasına koyardı. Yemek bittikten sonra bile o tepsi babamın önünden kalkmaz, meyvesi mezesiyle birlikte ağır ağır rakısını yudumlar, bizimle konuşur, televizyon seyrederdi. Saat on buçuk-on birde yatağa gidene kadar üç duble rakıyı bu şekilde bitirirdi. Rakıyı yudumlamazdı da öperek içerdi babam. Çocukken kendi kendime düşünürdüm, yahu babam şu olaydan ne zevk alıyor, bütün gece rakı içip televizyon seyrediyor, diye.

Meğer ne büyük keyifmiş arkadaş!

Hele bugün, siyasetçilerimizin üstün yönetim kabiliyetlerinin(!) ülkeyi içine düşürdüğü durum sonucunda bütün gün tüm Türkiye'de saatlerce kesik olan elektrikler akşam tekrar gelince televizyona kavuşmak bile keyif verdi. En son 2012'de benzer bir kesinti yaşamıştım ama o en azından sokağımızla sınırlı idi. O kesintiden bahsettiğim ve blogumun en çok tıklananlar listesinin beşinci sırasında yer alan Mum Işığında Kitap Okumak başlıklı kısa yazımdan da anlaşılabileceği üzere elektrik olmayışından benim çok şikayetim olamazdı. Başta kitap okumak ve dil öğrenimine biraz daha fazla zaman ayırmak için fırsat oldu. Sabah bazı işlerim vardı ama işimin olduğu devlet dairelerinde de elektrikler kesilmiş olunca boşa yol gidip geldim. Olan eşime oldu çünkü bugün evde temizlik günüydü ve makineler çalışmayınca hemen her şey aksadı.

Neyse, ben rakıya döneyim.

İnsanın damarlarını yıkayıp kan hücrelerinin içine kadar sinmiş olan günün tüm yorgunluğunu götürüyor. Çözülmesi gereken sorunların zihnin içinde daha çok yer kaplayabilmek için birbirini çekiştirerek gerdiği sinirleri gevşetiyor. En nihayet rahat bir de gece uykusu çektiriyor. E daha ne olsun! Babamı rahmetle anıp kaldığım yerden devam edeyim. Şerefinize!

2 Mart 2015 Pazartesi

Sakura Zamanı

2007 senesinden beri neredeyse her sene gittiğim Japonya'nın en güzel zamanlarından biri kiraz çiçeklerinin açtığı mart sonu ve nisan başındaki 15-20 günlük dönemdir. Birincisi evlendiğim 2009 senesi ve diğeri geçen sene olmak üzere iki kez bu dönemde Japonya'da bulunma imkanı bulduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Uzun bir yazı olduğu için iki bölüme ayırmak gereği duydum. İlkini okumakta olduğunuz bu bölümde genel bilgilere ve 2009'daki ziyaretlere yer verdim. İkincisinde ise geçen seneki ziyaretlerimi ve zamanımın çoğunu geçirdiğim Tsu şehrini bulacaksınız. Çok istediğim halde bu sene gitme fırsatı bulamadığım için, kaleme aldığım bu iki bölümlük yazı, sadece bir gezi veya anı anlatımı değil, aynı zamanda bir özlemin ifadesidir.

Kirazın Japoncası sakuradır. Bu kelime sadece bir ağacı, bir çiçeği, bir meyveyi ifade etmenin ötesine geçmiş ve kavramlaşmıştır [1]. O kadar ki, Japon olmayanlar için bile sakura denince, kiraz ağaçlarının pespembe çiçekleriyle bezenmiş manzaralar göz önüne gelir. Japonlar için o kadar önemlidir ki, Japonya'da okulların tatili, mezuniyetler, yeni işe alımlar bu dönemde yapılır. Kahve kültürümüzden dolayı biz Türklerde nasıl kahverengi diye bir renk adı varsa, Japonca'da da pembeye sakura rengi denir (orj. :sakura iro). Tarihleri boyunca sakuralar, Japonların resimlerinde, desenlerinde, giysilerinde, işlemelerinde, logolarında, armalarında yer almıştır ve almaktadır.

Sakura döneminde pek çok Japon, ağaçların altına genellikle mavi renkli hasırlar sererek piknik yaparlar. Japonlar bunu hanami olarak adlandırırlar. Hana ve mi, yani çiçek ve görmek kelimelerinin birleşimidir bu. Yani bizim pikniğe gitmek dediğimiz şey Japonlar için çiçek görme'ye gitmektir. Bu dönem aynı zamanda fotoğraf avcıları için de bulunmaz bir fırsattır. Sakuraların en iyi resimlerini çekebilmek için bütün gün güneşin yön değiştirmesini, bulutların dağılmasını, rüzgarın çiçekleri savurduğu anı yakalamak için parmağı deklanşör üzerinde bekleyen insanları görünce şaşırmamalısınız. Ancak, genellikle orta yaş üzerinde olan bu "sıradan" insanların kullandıkları fotoğraf makinelerinin ve teçhizatların, futbol müsabakalarında kale arkasındaki profesyonel fotoğrafçıların kullandıklarıyla bile boy ölçüşebilir kalitede olduğunu görünce şaşırmanız doğal karşılanabilir. Bir çiçeğin resmini yakalamak Japonlar için işte bu kadar değerli. Beni en çok etkileyen film repliklerinden birinde bir samuray, kiraz ağacının yanında konuşmakta olduğu yabancıya şöyle demişti: "Çiçeklerin kusursuz açması çok nadir bir olaydır. Bunlardan birini yakalamak için bir ömür harcayabilirsin ve bu, boşa geçmiş bir ömür olmaz"[2]. Bu sözlerin bir film senaryosuna yansımasının ardında bir gerçek yattığını anlamak fazla zamanınızı almaz. 

19 Mart 2009'da Osaka'ya vardığım zaman, sakuralar henüz açmamıştı. Aynı şehirde kaldığımız üç gün boyunca ziyaret ettiğimiz Dotonbori, Universal Studios ve Osaka Kalesi çevresinde sakuralar açmayı bekliyordu. Eşimle birlikte çok eğlendiğimiz bu üç gün boyunca, açmış olduklarını hayal edip gözümüzün önünde canlandırmaktan başka bir şey gelmemişti elimizden.

Tsu'daki evimize dönüp, nikah töreni hazırlıklarına ayırdığımız üç günün sonunda, 26 Mart'ta Hiroşima'ya geçmiştik. 1945'te ABD terörüyle yerle bir edilmiş olmasına rağmen büyük bir irade ve kararlılıkla ülkelerini baştan inşa eden Japonlar, atom bombasıyla kül olan bu şehri, hayranlık verici bir şekilde yeşil bir şehir haline getirmeyi başarmışlar (ilgili yazı: Hiroşima). Bugünkü İstanbul resimleriyle, Hiroşima resimlerini yan yana koyup, bilmeyen birine, hangisi atom bombası yemiştir, diye sorsanız, hiç kimse Hiroşima resmini işaret etmeyecektir. Özellikle müze ziyaretiyle birlikte çok yoğun duygular hissettiğim bu şehirde sakuralar yeni yeni açmaya başlamıştı ve keyfini çıkartmak isteyenlere az da olsa olanak sağlıyordu.

27 martta gittiğimiz Miyajima'yı, hayatım boyunca gördüğüm en güzel yerler listesinin belki de ilk sırasına koyabilirim. Çok fazla olmasa da hatırı sayılır sayıda açmış olan sakuralar, bu ziyaretimize daha da renk katmıştı. Ancak tek başına bir pırlanta olan Miyajima, etrafındaki sakuralar açmış olmasa bile güzelliğinden bir şeyler yitirecek bir yer değil. O zamanlar blogum olmadığı için bu satırlara henüz taşımadığım Miyajima'yı bir gün tekrar ziyaret etmeye kesin niyetli olduğumdan, iki ziyareti birleştirerek ileride yazmak istiyorum.

Ertesi gün, güzel bir otobüs yolculuğunun ardından, nikah törenimiz için İstanbul'dan gelmiş olan arkadaşlarım Özgül ve Seda ile buluştuğumuz Kyoto'ya geçtik. Bugüne kadar ziyaret ettiğim şehirler arasında Kyoto hâlâ en gözdemdir. Sakuralar artık birçok yerde adamakıllı açmıştı. Kimi yerde henüz hiç açmayanlar da olmasına rağmen, tamamen açmış ve tamamen açmaya yakın olan ağaçların olduğu yerlerle artık daha sık karşılaşıyorduk. İlk ziyaret ettiğimiz Toji Tapınağı'nı (東寺) çevreleyen park, şehrin ziyaret edilebilecek neredeyse tüm parkları, tapınakları ve bahçeleri gibi, insanın içine huzur veren bir yerdi ve bahçesinde çok görkemli bir sakura barındırıyordu.

Tapınaklarla dolu Kyoto'da, Kodaiji Tapınağı (高台寺)1606 yılına kadar uzanan geçmişiyle, etrafındaki çeşitli ağaçlar, bambu korusu, zen bahçeleri ile yılın her mevsimi ziyaret edilmeye değer bir yer. Özellikle, sonbahar renklerini giymiş olduğu zamanda tekrar gitmek isteyeceğim yerlerden biri olacak. Bizim bulunduğumuz 30 martta ise, tapınağın taş bahçesinde tek başına güneşlenen kiraz ağacı, çiçeklerini tamamen açmış, açık havanın da etkisiyle, kendisini izleyenlere tüm güzelliğini sergileyerek göz kamaştırıyordu.

Heian Tapınağı (平安神宮) ve avlusu, Jidai Matsuri (時代祭) adı verilen önemli bir festivale ev sahipliği yapıyor. Zaten tapınak, Kyoto tarih ve kültürünü kutlamak için yapılmakta olan bu festival ile aynı tarihte, 1895'te inşa edilmiş. Zira bu tarihten kısa bir süre önce, 1868'de, bin yıldan daha uzun bir süre Japonya'ya başkentlik yapmış olan Kyoto, bu unvanını Tokyo'ya devretmişti. Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama, her yıl 22 ekimde yapılan bu festivali henüz izleme şansı bulamadım. Yine de bu açıklamaları bir ek bilgi olarak veriyorum, ki sakura zamanında fırsat bulamazsanız, Kyoto ziyaretinizi bu törene denk getirebilirsiniz.

31 martta gittiğimiz Nara'da, sakuraların belki de en ihtişamlılarını görme şansını yakaladık. Yukarıda bahsettiği Miyajima'yı, ziyaret ettiğim yerler listesinde ilk sıraya koymaktan bahsederken tereddütte kalmamın sebeplerinden biri işte Nara'dır. Çünkü ilk sıraya konmayı en az Miyajima kadar hak eder. Neredeyse şehir topluluğunun bir parçası haline gelmiş olan ve hemen hemen her yerde karşılaşabileceğiniz geyikler Nara'ya ne kadar ün katıyorsa, sakuralar da şehre o kadar ün katıyor. Çünkü Nara, Japonya'da sakuraların en güzel açtığı yerlerden biri olarak kabul görür ve bu kısa dönemde hem yurtiçinden hem de yurtdışından çok sayıda turist alır.

Nara'daki Todaiji Tapınağı'nın (東大寺) avlusunda bulunan sakura, tek başına, pespembe çiçekleriyle, 752 yılında inşa edilen bu görkemli Budist tapınağının pırlantası gibi parlıyordu. Dünyanın en büyük bronz Buda heykeline ev sahipliği yapması, dünyanın en büyük ahşap binası olması [3] gibi özellikleriyle, bu muhteşem tapınak, avlusundaki sakuranın varlığına ihtiyaç duymayacak bir ihtişama ve üne sahip.

Ancak Nara'da gittiğimiz küçük bir tapınak vardı ki, işte oradaki sakuralar açmamış olsaydı kendisinden belki de hiç bahsettiremezdi. Tapınağı sakuralar değil de, sakuraları tapınak süslüyor, desek, kimsenin bir itirazı olmayacaktır. Önceden uğramayı planlamadığımız, hatta adını bile duymadığımız Himuro Tapınağı (氷室神社), tam karşısındaki parkta geyikleri beslerken gözümüze çarpmış ve büyülemişcesine bizi kendine çekmişti. Küçük bir alan içinde yer alan tapınağın bahçesi, fotoğraf çekmek için adeta yarışan insanlarla dolup taşmıştı. Biz de bu insanların arasına karışmakta bir an bile tereddüt etmedik ve nasıl geçtiğini anlamadığımız dakikaları, gezimizin en güzel anıları arasına kaydettik.

Japon gelenekleri uyarınca yaptığımız, Tsu'daki evlilik törenimizden sonra, Türkiye'ye dönmeden önceki son durağımız olan Tokyo'ya geçtik. Bir anlamda, balayımızı Tokyo'da geçirdik. Şehir ve ülke genelinde artık son safhalarına girmiş olan sakuraların bir kısmı çiçeklerini tamamen döküp yapraklanmaya başlamıştı bile. Bu son safhalar ortaya farklı manzaralar çıkarıyordu. Örneğin, dökülen çiçek yaprakları, bir halı misali, kimi yerde toprağı, çimi ve yolları, kimi yerde gölleri ve nehirleri örtüyordu. Binden fazla kiraz ağacı barındıran ve ülkenin en güzel sakura mekanlarından biri olarak kabul gören Ueno Park (上野公園), gece gündüz hanami yapan insanlarla dolup taşıyordu. Yürüyüş yollarının iki yanına sıralanmış olan kiraz ağaçları, karşılıklı olarak dallarını yukarıda birleştiriyor ve tam anlamıyla sakura tünelleri içinde yürüyüş yapmamıza olanak sağlıyordu.

Rüzgarın etkisiyle savrulup dökülen çiçek yapraklarına rastlamak, yani Japonların tanımlamasıyla sakura yağmuruna yakalanmak paha biçilmez bir ayrıcalık. Ve biz bu ayrıcalığı, hem Ueno Park'ta hem de son günümüzü geçirdiğimiz Yoyogi Park'ta (代々木公園) yakaladık. Gezimiz ve balayımız ancak bu kadar güzel bir şekilde son bulmalıydı zaten.
_________________________________________________________________________________
* Fotoğrafların hepsi -blogumdaki tüm yazılarda olduğu gibi- kendi tarafımdan çekilmiştir. Sadece bu yazımdaki bir fotoğrafı Özgül'ün makinesinden aldım. 
[1] Bu kavramı ifade edebilmek adına ben de yazımda italik olarak sakura kelimesini kullanmayı tercih ettim.
[2] Son Samuray filminde, açan sakura çiçeklerini gösterirken Katsumoto'nun Algren'e söylediği sözler.
[3] Dünyanın en büyük ahşap binası olması unvanını 1998'de ve sonrasında inşa edilen modern yapılara kaybetmiştir. Ama tarihî özelliği ve modern yapıların arkasındaki teknolojik imkanları göz önüne getirince, bu nitelemeyi korumanın doğru olduğuna inanıyorum.