28 Aralık 2014 Pazar

Dost Kazığı

Bu yazı, Başarının Cezası başlıklı yazımın tamamlayıcısı niteliğindedir. İlk olarak Başarının Cezası okununca bu yazı daha anlaşılır bir hal alır ve taşlar daha çok yerine oturur. Daha önceden okumuş olanların da, yazının en başına eklediğim açıklamayı göz önüne almalarını rica ederim. Çünkü o yazıyı yazmamın ardından, konuya dahil olan birçok kişiden gelen itiraflar ve açıklamalar bazı şeylerin aslını ve bazı kişilerin gerçek yüzlerini ortaya çıkardı. Zaman geçtikçe yeni itiraflar eklendi. Vicdanları rahatsız olanlar, perde arkasında neler yaşandığını ve söylendiğini anlatıverdiler. Anlatılanları farklı kaynaklardan doğrulatmak istedim çünkü inanasım gelmedi. Ama sonuç değişmedi. Hâlâ bile söylenmemiş şeyler var mı, ortaya çıkar mı, diye merak ediyorum.

Başarının Cezası'nı yazdıktan hemen sonra, hemen hemen tamamı olumlu olmak üzere eleştiriler aldım. Ancak olumsuz olarak eleştirilen iki şey dikkat çekiciydi. Biri, her şeyi bilmeden yazdığım eleştirisi; diğeri de, bir kişiye çok fazla yüklenip "arkadaşım" olarak bahsettiğim kişiye daha az yüklendiğim eleştirisi idi. Zaman gösterdi ki, her iki eleştiri de haklıymış. Hatta öğrendim ki, asıl baş rol oyuncularından biri, hatta birincisi "20 senelik arkadaşım" olarak bahsettiğim bu kişiymiş. Bu yazıma Dost Kazığı başlığı atmamın sebebi budur. Ayrıntılarını ise aşağıdaki satırlarda yazıyorum. Kendisini ismiyle anma gereği duymadığımdan 'Arkadaşım(!)' diye adlandırarak yazıyorum.

*

Arkadaşım(!) 2014 ocak ayında bana gelip şöyle demişti:
"Mutlu, yönetim kurulu seni işten çıkartmaya karar verdi. Benim maaşımı yarıya düşürdüler. Eğer bölümüm için ayda 10.000 liralık gelir bulamazsam filancayı da işten çıkartacaklar ve belki bölümü de kapatacaklar."
Ben de ona şu cevabı verdim:
"Arkadaşım(!), ben 12 sene çalıştığım sektörden, bir sene sonra bırakıp gideyim diye ayrılmadım. Sen bu işe inandın, bana da güvendin. Ben seni bu zor durumda yarı yolda bırakmak istemem. Madem senin maaşını yarıya indirdiler, söyle onlara, tazminat ödeyeceklerine benim maaşımı da yarıya indirsinler."

Şimdi burada bir virgül koyuyorum.

Bu konuşmadan beş ay sonra işten ayrılıp Başarının Cezası'nı yazdıktan sonra öğreniyorum ki işin bilmediğim kısmı aslında şöyleymiş:
Yönetim kurulundakiler Arkadaşım(!)'a demiş ki,
"Senin bölümden çok zarar ediyoruz ama sen 3-4 kişilik maaş alıyorsun. Sen bu maaşının üçte birinden vazgeç, yeni dönemde bu şekilde çalışalım."
Benim adım geçmemiş bile. Arkadaşım(!) da maaşının azalmasını kabul etmeyip, benim işten çıkarılmamı önermiş. Böylece bu karar onaylanmış.
Yani beni düşürdüğü duruma bakın: Onun maaşı yarıya indi diye, anca beraber kanca beraber, deyip ben de maaşım yarıya insin diyorum. O, yönetime gidip, Mutlu yarı maaşla çalışmaya bile razı, diye iletiyor!! 

Şimdi virgül koyduğum yerden itibaren devam ediyorum.

Yönetimle konuştuktan sonra Arkadaşım(!) bana gelip maaşımı yarıya indirmeyi kabul etmediklerini söyledi. Bana dedi ki,
"Ama sen merak etme, ben elimdeki yetkiyi olabildiğince zorlayarak sana iyi bir tazminat verilmesini sağlayacağım. Elimizde de sıcak projeler var. Bir ay iki ay sonra projeler gelince tekrar birlikte çalışırız."
Bendeki arkadaş güveni devam ediyor. Ne de olsa, öyle böyle değil 20 sene öncesinden tanışıyoruz, hâlâ görüştüğümüz, haberleştiğimiz ortak arkadaşlarımız var, eşi dahil. Dedim ki,
"Yahu siz şimdi bana belki üç-üç buçuk maaş tazminat ödeyeceksiniz. Olur da bir ay sonra proje gelirse tekrar işe alacaksınız. Yani işten çıkarmayıp maaş verseniz daha az ödemiş olacaksınız. Yazık değil mi şirketin parasına? Sen git onlarla konuş. Ben paralarını istemiyorum. Tazminat da maaş da vermesinler. Ücretsiz izin versinler. Proje gelince tekrar maaşımı alır çalışmaya devam ederim. Ayrıca, istifamı yazacağım, tarihi boş bırakıp imzalayacağım ve sana vereceğim. Ne zaman yönetim sana laf ederse tarihi koyup ver, 'Mutlu istifa etti, beş kuruşunuzu da istemiyor', de. Yok, illa Mutlu'yu çıkartalım derlerse, söyle onlara, beni çıkartamazlar. Çünkü ben işimi yaptım. Bitirdiğim projenin primini versinler, ben de ayrılayım."

Nihayetinde, ücretsiz izin talebi kabul edildi. Öğrendiklerim sonrasında, tazminat ödemekten de kurtuldukları için sevinerek bunu kabul ettiklerini düşünüyorum. Söz verdiğim gibi, istifamı imzalayıp istediği zaman versin diye Arkadaşım(!)'a iletmiştim. Başarının Cezası'nda da yazdığım gibi bunların proje satışı yapmalarını bekledim. Ama satış'ın s'sinin çeyreğini bile beceremeyen bu şahıslar, "3-4 kişilik maaşları" bir kuruş bile eksilmeden günlerini geçirirken, kendi beceriksizlerinin olumlu sonuç vermesini bekleyen ben, yaklaşık beş ayımı iş arayışına bile girmeden geçirmek zorunda kaldım. Arkadaşa vefa göstermek işte böyle bir şey.

Yani işin aslı, işin özü ve özeti şöyle:
Ben,
arkadaşıma ve bölüm arkadaşlarıma zarar gelmesin diye kendi maaşımın tamamını feda etmişken,
meğerse Arkadaşım(!),
kendi maaşı biraz bile eksilmesin diye beni satmış.

Acaba bunların hiç birinin asla ortaya çıkmayacağına gerçekten inanarak mı bunları yaptı? Bakın, bir yıl geride kaldı ve esas mağdurun kendisi olduğunu düşünmem için söylediği şeylerin hiçbiri başına gelmedi. Daha doğrusu tamamı yalan çıktı. Hatta duyduğuma göre, zarar etmeye devam ettiği halde maaşını bile artırmışlar, unvanını falan da yükseltmişler. Ben son dört senelik kariyerimin büyük kısmında satış ve ön satış ağırlıklı çalışmalar yaptım. Görüyorum ki, ürün veya hizmet satmaya çalışmak yerine insanları, hatta arkadaşlarımı satsaymışım çok daha kârlı çıkarmışım.

Altı aydır farklı bir şirkette çalışıyorum ve burada yazdıklarımın bir kısmını aylardır taslak halinde bekletiyordum. 2015 ve sonrası için hayata geçirmek istediğim farklı planlarım var ve ay sonu itibarı ile işimden ayrılacağım. Arkadaşlarıma bile güvenemeyeceğimi tecrübe ettiğim maaşlı eleman hayatına biraz ara veriyorum.

21 Aralık 2014 Pazar

Babamdan 40 Yaş Hediyesi

Dün 40 yaşımı doldurdum. Bundan sonraki on yıl boyunca, yaşım sorulduğunda "kırk" diyerek başlayacağım. Hz.Muhammed'in peygamber ilan edildiği yaştayım. Yani bir anlamda, hayatımın en kayda değer eylemlerini gerçekleştirmeye başlayacağım yaştayım. Babamın evlendiği yaşa daha sekiz yıl, baba olduğu yaşa ise on yıl var.

İlk hediyemi, altı yıl önce kaybettiğim babamdan aldım.

1996'da üniversite eğitimimin son yılı başlamak üzereydi. 22 yaşındaydım ve nihayet bana bir araba alınmasına karar verilmiş, bütçeyi sarsmayacak seçenekler konuşuluyordu. İkinci el mi olsun, şu mu olsun, bu mu olsun derken, sıfır bir Fiat Tipo SLX modelinde karar kılınmıştı. O zamanın parasıyla bir milyon üç yüz bin ediyordu. Babam sekiz yüz bini peşin verip, kalanı annemle birlikte taksitle ödeyeceklerdi.

O arabayı tam dokuz sene kullandım. Üniversiteyi bitirdim, yüksek lisansı bitirdim, nişanlandım ayrıldım, askerliği bitirdim, ev sahibi oldum, işe başladım ve 2005'te takas ederek aldığım Honda Civic'e kadar hep o arabayı kullandım.

Artakalan tüm parayı kendim kazanarak ödedim ama sonuçta takas ettiğim için Civic'in peşinatını babam vermiş sayılır. Eşim düz vitesli araba kullanamadığı için ve bana şirket arabası verildiği için altı ay önce satana kadar bir dokuz sene de onu kullandım. Yeni ev aldım, evlendim, evlat sahibi oldum. 2008'de babamı, 2010'da amcamı, 2011'de kızımı kaybettim. Ve o araba da hepsinin anısını taşıdı. Gelin arabası bile oldu o araba.

Önümüzdeki ay ayrılacağım işte kullandığım şirket arabasını teslim etmem lazım geldiği için tekrar bir araba ihtiyacımız oldu. Geçen hafta karar kılıp işlemlerine başladığım Toyota Yaris'imizi, doğum günüm olan dün teslim aldım. Bir kenara koyduğum Civic'in parasını da bu arabayı satın alırken kullandım. Yani yeni arabamda da yine babamın payı var.

Bereketli olarak mı nitelersiniz, yoksa 40 yaşına geldiğim halde hâlâ babamın parasından istifade ettiğim eleştirisini mi yaparsınız bilmem ama ben, yeni arabamı, altı yıl önce kaybettiğim babamın doğum günü hediyesi olarak görüyorum ve onu tekrar rahmet ve minnetle anıyor, teşekkür ediyorum.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Tuzla'da Bir Pazar

Hava soğuktu ama yağışlı değildi. Böylece, hafta içinde karar vermiş olduğumuz gibi geçen hafta pazar günü ailece Tuzla'ya gittik. Birçok haftasonunu evde geçirmiş olmaktan bunalan eşim biraz olsun rahatladı. Gittiğimiz saatlerde etrafta az sayıda insan olması da huzur vericiydi. Hele gittiğimiz iskeleye, bulunduğumuz dakikalar boyunca hiç kimse gelmedi. Yanıma fotoğraf makinemi almamıştım ama telefonumla benim ve kendi makinesiyle eşimin çektiklerini bu yazıya ekliyorum.

Tuzla Balıkçısı adlı restoranda öğle yemeği yedik, ki aslında bu kısa gezinin ortaya çıkma fikri de o idi. Çalışmakta olduğum şirkette, bölgede bulunan bir müşteriyi ziyaret ettikten sonra çalışma arkadaşlarımla birlikte ilk kez gittiğim bu restorandan, balık yemekleriyle çok aram olmamasına rağmen ben bile memnun kalmıştım. Balık yemeklerini çok seven eşimin beğeneceğinden çok emindim. Nitekim öyle oldu. Restoranın sunumunun ilginç ve bence güzel olan tarafı, "meze" olarak istediğiniz zaman çeşitli balıkları değişik şekillerde ve farklı soslarda pişirerek sırayla müşteriye sunulması. İstediğinizi alıp almamakta özgürsünüz. Bu sayede sadece bir balık yemeğine mahkum olmayıp, çeşitli balıklardan tatma şansına sahip oluyorsunuz. Fiyatlar da gayet uygun. Restoranın bence en büyük kusuru içkisiz oluşu. Öğlen yenen balığın yanında soğuk bir bira iyi giderdi oysa.

Tuzla deyince aklıma oldum olası piyade okulu gelmiştir. Denizcilik fakültesinin akla geldiği de olur. Balık restoranlarını da sayabiliriz. Ancak artık etrafta artık çok sayıda inşaat var. Özellikle kıyıya yakın yerlerde birçok geniş alan inşaat halinde. Anlaşılan burası da iyiden iyiye keşfedilmekte ve yakın zamanda burası da talan edilecek gibi görünüyor.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Kentsel Dökülüm Projesi

Son birkaç yıldır Kentsel Dönüşüm adı altında İstanbul'un birçok yerinde binalar yıkılıp yerine yenileri dikiliyor. Özellikle, benim evimin de bulunduğu Kadıköy ilçesi  ve Bağdat Caddesi çevresinde bu çalışmalar çok yoğun bir şekilde devam ediyor. Bitecek gibi de görünmüyor. Bütün Kadıköy İlçesi şantiye alanı oldu desem yeridir. Her yer toz, toprak, çamur, inşaat gürültüsü. Yollarda, sokaklarda hafriyat kamyonları, beton karıştırıcılar, kaldırımlara serilmiş inşaat demirleri, şunlar, bunlar, tam bir rezillik, kepazelik.

"Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi" bahanesiyle başlatılan ama aslında müteahhit zenginleştirme, rant götürme, hak gasp etme, nefes aldırmama projesi olan bu rezillik son hızla devam ediyor. Birileri malı götürürken insanların yaşam kalitesi düşürülüyor. Deprem riski denerek insanların gözü korkutuluyor. Evlerinin risk taşımadığını bildikleri için bu göz korkutmaya kanmayanlar bile evlerinin değer kazanacağına ikna olarak yenilenmesine razı oluyor. Fiyatlar gerçekten de inanılmaz; 85-90 metrekarelik apartman daireleri 850 bin lira civarında! Konumuna göre milyarı geçenler var.

Binaların yenilenmesine veya evlerin değer kazanmasına kimsenin bir itirazı olmaz elbette. Ancak binanın yenilenmesi deyince -hani deprem riski var ya(!)- yüksekliğiyle, daire sayısıyla, dairelerin metrekaresiyle, kapladığı alan ile aynı ölçümlerde yeni binanın yapılması akla gelir. Ama böyle olması için daire sahiplerinin üste para ödemeleri gerekir. Buna razı olan çıkmaz ama şuna herkes razı olur: kendi daireleri küçülür, artakalan metrekarelerle yeni binanın üstüne kat çıkılır, eski daire sahiplerinin cebinden para çıkmaz, müteahhit de yeni ortaya çıkan daireleri satarak para kazanır. İşin kötüsü, buna razı olmasalar bile mecbur kalanlar oluyor çünkü bina yıkılmak zorunda diye bir karar çıktıktan sonra elde para yoksa çaresiz kabul ediyorlar.

Ortada gerçek bir plan olmadığı da çok açık. Üç-dört katlı binalar yıkılıyor ve yerine on-on iki katlı binalar yapılıyor. Daireler 20-25 metrekare küçültülüyor. Balkonlar sıfırlanıyor. 6-8 ailenin oturduğu yerde artık 18-20 aile oturuyor. 6 araba gidiyor, 16 araba geliyor. Yüzlerce, binlerce yeni aileden, taşıttan bahsediyoruz.

Afet riskine karşı güvenliği artırmak için yenilemek işin bahanesi, kandırmacası. İmar alanı değişmiyor. Yani masadaki hamur aynı, yanlardan basıp yükseltiyorsunuz. Daha geniş alana yayılmış üç katlı binanın yıkılma riski mi fazladır, yoksa daha dar alana konumlanmış on katlı binanın mı? İnşaat firmaları binaları yükselttikçe yükseltiyor, çünkü alt katları dairelerin eski sahiplerine verirken, satmak için kendilerine ayırdıkları üst katları daha pahalı satmak için deniz görme yüksekliğine kadar uzatıyorlar. Çoğu zaman kendilerine ayırdıkları (gasp ettikleri) dairelerin fiyatları daha da artsın diye en üst katları daha geniş yapıyorlar. Yani alt katların metrekaresinden biraz daha fazla çalıp tepeye koyuyorlar, bina daha da incelip üst kısmı daha da ağır oluyor. Yiyen olursa, alın size yepyeni, daha güvenli, daha değerli bina yaptık, girin oturun, diyorlar.

Peki binalar yapılırken yollar genişletiliyor mu? Yeni yollar yapılıyor mu? Tabii ki, hayır! İnsan sayısının yanı sıra araç sayısı da artıyor. Yarın bütün bu araçlar aynı saatlerde trafiğe çıkacaklar. Bu insanlar aynı saatlerde işlerine gidip dönecekler. Bu ailelerin çocukları okullara gidecek. Aynı yollarda daha çok araba ve servis aracı olacak. Yaşam alanları genişletilmiyor, dikkat edin, aynı alana daha çok insan yığılıyor. Bölgenin insan kalitesi bile değişiyor. Bağdat Caddesi'ne çıktığım zaman artık daha çok türbanlı, hatta bizzat Arap görüyorum. Bu işin sonu nereye varacak bilmiyorum, hatta bir sonu olacağından bile emin değilim.