7 Ağustos 2014 Perşembe

Yabancı Eşim İçin İkamet Uzatma İşlemleri

Türkiye'de bunlar olur, denir ya, burada yazdıklarım işte bunu doğrulayan bir örnek.

Eşim yabancı olduğu için Türkiye'de ikamet izniyle oturabiliyor. Beş sene önce evlendikten sonra Zeytinburnu'ndaki emniyet müdürlüğünden ikamet belgesini zorlu bir süreç sonunda almıştık. Japon olması sebebiyle, birçok diğer ülke vatandaşlarına tanınmayan beş senelik izin alabilmiştik. Bu sürenin sonuna gelindiği için ikameti uzatmak gerekiyordu. Artık e-randevu sistemine geçildiği için ve uzatma işlemleri ilçe emniyet müdürlüklerinden yapılabildiği için işlerin daha kolay olacağını zannediyorduk. Ama Türkiye'de, hele hele İstanbul'da yaşamanın zorluklarını bildiğimiz için işlerimizi erkenden bitirmek istedik ve olası aksiliklere zaman payı vererek sürenin dolmasına iki ay kala işlemlere başladık. Ancak o bile yetmedi!

Öncelikle, ikamet ettiğimiz ilçenin emniyet müdürlüğünden randevu almayı denedik. Ancak internetten yapılması gereken e-randevu işlemleri sürekli hata verdi. Düzelir diye birkaç gün boyunca tekrar tekrar denedik ama düzelmemişti. Bunun üzerine emniyet müdürlüğüne kendim gittim. Arızanın farkında olduklarını ve beklemekten başka bir şey yapılamayacağını söylediler. Şahsen başvuru ile randevu alınamıyormuş ve illa internetten alıp otomatik hazırlanan belgeleri yazdırarak gelmek gerekiyormuş.

Birkaç gün daha şansımı denedim ama olmadı. Bunun üzerine farklı ilçelerin emniyet müdürlüklerinden e-randevu almayı denedim. Çoğu bozuktu ama bir gün tesadüfen komşu ilçenin emniyet müdürlüğünden randevu alabildim. Ancak sistem randevuyu bir ay sonrasına verdi, yani ikamet süresinin bitmesine on gün kalaya.

Bu süre içinde istenen belgeleri topladık ve beklemeye başladık. Günü gelince, emniyet müdürlüğünün yerini bilmediğim için navigasyon kullanarak arabayla gittik. "Varış noktasına geldiniz" uyarısını aldığım yerde, bırakın emniyet müdürlüğünü, bekçi kulübesi bile yoktu. Arabadan inip etraftakilere sordum. Çoğu bilmediğini söyledi. Nihayet aralarından biri emniyet müdürlüğünün taşındığını söyleyerek yolu tarif etti. Navigasyonun eski olduğu sanılmasın; güncel bilgileri ağdan alan bir sistemi var(!). Ayrıca ben de bir gün öncesinde Google Haritası ile baktığımda aynı yanlış noktayı gösteriyordu. Yani iki farklı yerden aldığım teyit ile gitmiştim.

Yolda birkaç kez daha durup sorarak on beş dakikalık bir gecikmeyle nihayet emniyet müdürlüğünü bulduk. Gecikme sebebiyle bir sorun yaşamadık. Ama memur, ikametimiz o ilçe olmadığı için oradan alamayacağımızı söyledi. Almaya değil uzatmaya geldik, dediysek de, e-randevu bozuk olduğu için bizimkinden alamadık, dediysek de ısrarla mümkün olmadığını söyledi. Peki; farklı yerden olmayacağı niye e-randevu alırken internet sayfanızda yazmaz?? İstenen bilgiler arasında ikamet ettiğim ev adresini ilçesiyle birlikte yazıyorum. Zaten doldurulması zorunlu alan. Buna rağmen niye farklı yerlerin seçilebilmesine izin veriliyor?? Ya adresimi yazdıktan sonra ilgili ilçe emniyet müdürlüğünü otomatik getir, ya da farklı yer seçsem bile en azından bir uyarı ver, işlemi ilerletme! Memur, haklısınız sistem kötü, diyerek savuşturdu.

Olay bu kadarla bitmedi.

Yapılması gereken tek şey tekrar ve bu kez kendi ilçemizdeki emniyet müdürlüğünden randevu almaktı. Neyse ki artık e-randevu sistemi haftalar sonra düzeltilmişti. Ancak tam iki buçuk ay sonrasına randevu veriliyordu! Yani eşimin ikamet izin süresi bittikten aylar sonrasına. Bunun önemli olmadığı ve 'randevunun alındığı tarih geçerlidir', diye bir açıklama vardı. Bu açıklamaya güvenmekten başka yapılacak bir şey yoktu. İşleme devam ettim. Onaylama kutusuna tıkladığım zaman ise zaten randevum olduğu için onaylanmadı. Önce eski randevuyu iptal etmek gerekiyormuş.
Zamanı saatler önce geçmiş olan randevuyu iptal etmek!! İptal işlemi için internet sayfasındaki adımları takip ettim. Bu sefer şahsen gidip iptal etmem gerektiği şeklinde uyarı aldım ve iptal işlemi onaylanmadı. Yahu madem internetten iptal ettirmiyorsunuz, iptal işlemini internete niye koydunuz?? Ya da birkaç saat önce ben bizzat oradayken niye iptal etmediniz?

Özetle:

  • E-randevu almanız gerekiyor, şahsen gidince bile randevu alamıyorsunuz, e-randevu bozuksa alternatif yöntem yok, düzelsin diye dua edip bekliyorsunuz.
  • Oturduğunuz ilçenin emniyet müdürlüğünde işlem yaptırmak zorundasınız, e-randevu alırken zaten oturduğunuz ilçeyi belirtmek zorundasınız ama başka ilçeden/şehirden randevu alabiliyorsunuz; gidince geri çeviriyorlar ama olsun hizmet hizmettir!
  • Randevu aylar sonrasına veriliyor, geçmişte kaldığı için gerçekleşme olasılığı olmayan eski randevunuz varsa internetten iptal etmeniz için olanak var ama yine de şahsen gitmeden iptal etmenize izin verilmiyor. Çok eğlenceli!

Neredeyse karımla aynı evde oturmayayım diye bilerek yaptıklarını düşüneceğim! Şansımı deneyip geri çevrildiğim emniyet müdürlüğüne telefon ettim ve durumu anlatıp açık kalan randevumu iptal etmelerini istedim. Tamam, diyerek "şimdi" yapacaklarını söylediler. Birkaç saat sonra tekrar denediğimde randevunun halen iptal edilmemiş olduğunu gördüm. Tekrar telefon ettim. Beşinci ya da altıncı aramamda ilgili kişiye ulaştım. Emniyet müdürlüğünde internetin çalışmadığını söylediler! Bu yüzden iptal edememişler, gelince edeceklermiş.

Üst üste bu kadar aksiliğin çıkması tesadüf olamaz sanırım.

Zaman daraldığı için elimde çok az seçenek vardı ve ben de hiç huyum olmayan bir şey yaptım. Çünkü, ne olursa olsun kurallara kanunlara uyayım, başkalarının önüne geçmeyeyim, diye attığım adımlar bizi açıkta bırakma noktasına getirdi. Bu yüzden emniyette tanıdıkları olan bir arkadaşımı aradım. O da bizim ilçedeki emniyet müdürünü arayıp benim geleceğimi söyledi. Aynı gün eşimle gittik. İşlemimiz birkaç dakika içinde bitti [1]. Şunu da belirteyim ki, mesai saatinin sonlarına doğru gittiğimiz için bekleyen kimse yoktu, kimsenin önüne geçip sırasını gasp etmedik, kimsenin gecikmesine sebep olmadık, hatta işimizi yapan memur arkadaşın mesaisinin uzamasına da sebep olmadık.

Bu olanağa sahip olmasaydım, iki ay önce başladığım adımların sonlanması için toplam beş buçuk ay geçecekti ve belki de eşim burada kaçak durumunda kalacaktı. Ülkemizin gerçekleri bunlar. Ve bu "gerçekleri" ülkemize yerleştiren şahıs birkaç gün sonra yapılacak seçimlerde cumhurbaşkanı adayı! Bu ve benzer durumlar bir vatandaşı olarak beni gitgide ülkemden soğutuyorsa, vatandaşı olmayan eşimde nasıl duygular uyandırıyor varın siz düşünün.
_________________________________________________________________________________
[1] Birkaç dakika içinde emniyetteki işlem bitti. Sonrasında vergi müdürlüğü ve mal müdürlüğüne ayrı ayrı gidip iki harç yatırdıktan sonra tekrar emniyete dönüp işlemlerin son aşamasını halletmemiz gerekti. Sonrasında ise yeni tezkere belgesinin elimize gelmesi için yaklaşık üç ay gerektiği söylendi. Şu an beklemedeyiz..

3 Ağustos 2014 Pazar

Zülfikar Kalfa

Oturduğumuz apartmanın arka sokağının tek girişi var. Yani çıkmaz sokak. Kentsel dönüşüm ayağına Kadıköy'ün her yerinde eski binalar yıkılıp yeni apartmanlar yapılıyor. Bizim çıkmaz sokağın başındaki bina da bundan nasibini aldı. Şu an inşaat çalışması var. Ancak beton dökme gibi işler yapılırken sokağı tamamen kapatıyorlar. Arabalar ya içeride ya da dışarıda kalıyor. Önceden bildiriyorlar ama yine de sokak sakinleri tarafından büyük bir şikayet sebebi.

Cuma günü yine benzer bir duyuru asmışlar ve dün kapatılacağı yazıyordu. Çalışma günlerinde insanlar arabalarıyla sabah gidip akşam geldikleri için çok sorun olmuyor ama dün cumartesi olduğu için itiraz ettik. İnşaata gidip şikayette bulunduk. Bizi Zülfikar Boran adında bir kalfa karşıladı. Uzun boylu, sağlam yapılı, 43-45 yaşlarında bir adam. İtirazımızı dile getirdik ve kapatmanıza izin veremeyiz, dedik. Zülfikar kalfa, haklı olduğumuzu, sağ elini yumruk yapıp havaya kaldırarak "her türlü demokratik hak mücadelesine" destek vereceğini söyledi. Hemen telefon edip ilgili kişilere haber vermelerini söyledi, zira kendisinin yetkisi yoktu. Telefonu kapatıp haber gelmesini beklerken ayaküstü sohbete tutuştuk. Anlattı da anlattı. O üstü başı toz kir içinde olan, eli kolu bacakları yaralarla dolu olan adamın zeki biri olduğunu anlamamız çok sürmedi. İçimiz burkuldu. Rus klasiklerini okuduğundan tutun, memleketi olan Kars'taki okullardan, "cemaat dershaneleri"ndeki oyunlardan, gösterilere katıldığı için yargılanıp "demokrat" bir hakime denk gelip salıverilmesinden, Rusya'da çalışmasına, oradaki deneyimlerine kadar bize epey dil döktü. Zehir gibi bir adam. Düşündüm ki, Anadolu'nun her yerinde akıllı çocuklar var ve bunların beyinleri, perişan edilmiş eğitim sistemiyle törpülenip etkisizleştiriliyor. Sonra inşaat işçisi, maden işçisi yapılıp kaderine razı ediliyor. Tırnak içinde yazmalarımdan da anlaşılacağı gibi Zülfikar kalfa demokrat, demokrasi kelimelerini sıkça kullanıyordu.

Bu tanışmamız, bize bir şeyi tekrar hatırlattı: eğitim düzeyi ne olursa olsun, biraz bile kafası çalışan, hayat deneyimi olan herkes rte'den ve akepenin getirdiği düzenden şikayetçi. Rte demişken; Zülfikar kalfa, 2002 senesinde RT Erdoğan ile Rusya'da karşılaşmış ve sohbet etmiş. Bunu sohbetin sonlarına doğru söyledi. "O zaman böyle padişah gibi değildi. Yeni başbakan olmuştu. Konuştum biraz", dedi. Zülfikar kalfa Rus klasiklerinin hepsini gerçekten okudu mu bilmem ama karşımızda konuşan kişi boş laf eden, verilene razı olan, höt dendi mi boynunu büken bir adam değildi. Siyasetten, memleketten, neler döndüğünden haberdar, gayet gerçekçi konuşan biriydi.

Eve dönünce internette adını aradım ve rte ile konuştuğu haberini birkaç yerde buldum. İlginçtir, hebere göre Zülfikar kalfa Erdoğan'a "Kürt sorununu halletmeniz lazım", diyor. Erdoğan sonra ona Kürt sorunu diye bir şey olmadığını söylüyor. Sözleri aynen şöyle: "Sorun var diye inanmayacaksın, sorun yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan sorun olur. Sorun yok dersen sorun ortadan kalkar. Biz diyoruz ki, bizim için böyle bir sorun yok". Ne kadar dahiyane bir saptama!! Oysa kendisinin 2005'te "Kürt sorunu vardır" dediğini gayet iyi biliyoruz [1]. Bunu muhtelif yerlerde teyit etmiştir. Sonraları "artık yoktur" falan demiştir [2]. Yerine göre daha başka bir sürü şey demiştir. Zaten her gün her yerde bir sürü şey diyor.

Zülfikar kalfanın konuşmasına dair haberlerden birine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002/12/25/226054.asp İşte bu inşaat ustası, şimdi yanı başımızdaki inşaatta çalışıyor ve yaşadığı tartışma akepelilerce pek hatırlanmamış olacak ki, üç beş kuruş da olsa halen iş tutmasına izin veriliyor.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.milliyet.com.tr/kurt-sorunu-benim-sorunum-/siyaset/siyasetdetay/02.06.2011/1397439/default.htm
[2] http://www.haberturk.com/gundem/haber/626064-bu-ulkede-artik-kurt-sorunu-yoktur

24 Temmuz 2014 Perşembe

24.07.2014

Bir şeyler yazıyorum ya da söylüyorum ya.
İşte yazdıklarım veya söylediklerim bazen bazı taşları yerinden oynatıyor.
Bu da benim için söylediklerimin doğru olduğunu kanıtlıyor.
Ama sözlerimi muhatap alanlar diyorlar ki,
keşke böyle demeseydin, işin doğrusunu bilmiyorsun.
İyi de arkadaş,
ben bildiğim doğruları söylüyorum.
Doğru bildiklerimde bir yanlışlık varsa, hesabını, bana "doğru"sunu söylemeyenden soracaksın,
ki kim olduklarını sen zaten biliyorsun.
Zira onlarla birlik olmuşsun.
Benim anladığım,
sizler ya yalancısınız ya korkak.
Nereden bakarsan bak, ben doğru diyorum.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Koşmasaydım Yazamazdım ve Semerkant

Bir kitap hakkında yazmayalı epey zaman oldu ama bu süre içinde kitap okumaktan vazgeçmiş olduğum anlamı çıkarılmasın. Bitirmiş olduğum kitapların ikisini ve hissettirdiklerini bu satırlara taşıyarak bu boşluğu doldurayım istedim.

Hakkında ilk yazacağım kitap Haruki Murakami'nin Türkçeye çevrilen son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım, benim için çok özel bir yere sahip oldu. Çünkü birçok yerinde kendimden bir şeyler buldum, daha doğrusu kendi hayatımda yapmak istediklerime, hayallerime yakın buldum. Yazar, koşmaya olan tutkusu etrafında yaşadıklarını bir günlük tutmuşçasına yazıya dökmüş. Gerçek yaşamından kesitler aktardığı için ve ben diğer kitaplarını okumuş olduğum için romanlarına ilham kaynağı olan bazı olayları ve kişileri sezinledim. Örneğin, 1Q84'teki Aomame karakterini yaratırken esinlendiği kişi, tahminimce, yazara esneme hareketlerinde yardımcı olan bayan antrenör idi. Fazla ayrıntıya girmeyeyim.

Kitabın orijinal adının tam tercümesi Koşmaktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz. Murakami, kitabın sonunda, bu adı koyarken Raymond Carver'ın Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz adlı eserinden esinlendiğini ve kullanmak için Carver'ın eşinden izin aldığını belirtmiş. Carver'ın kitabı Türkiye'de aynı adla yayınlanırken Murakami'nin kitabının neden Koşmasaydım Yazamazdım gibi bir adla yayınlandığına anlam veremiyorum. Orijinal Japoncasının toplam on bir kelimeden oluştuğu ve kitabın Japonya'da bu yüzden eleştiriler aldığını da not olarak düşelim.

Her ne kadar benim asıl ilgimi çeken kısım kendisinin yazar olmaya nasıl karar verdiğini ve sonrasındaki gelişmeleri anlattığı bölüm idiyse de, koşu tutkusunu hayatına ekleyerek kendisini disiplin altına alması ve yaşamını şekillendirmesi hayranlık vericiydi. Bu kitabın, benim adıma da bir motivasyon kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra yapmak istediklerim, daha doğrusu hayata geçirmenin hayalini kurduğum yaşam için beni cesaretlendiren bu kitabı birkaç kez daha okuyacağımı sanıyorum.


Burada yer vereceğim diğer kitap, Amin Maalouf'un Semerkant adlı kitabı olacak. Birçok kişi kitabın adını ve kapağındaki resmi görünce eserin bir şehrin hikayesi olduğu yanılgısına düşebilir. Tıpkı benim gibi. Kitabın yaklaşık yarısına kadar geldiğinde ise Ömer Hayyam'ın yaşamının anlatıldığını sanabilir. Ama o da değil. Evet, anlatılan hikaye Ömer Hayyam ile yakından ilgili ama onun yaşamının değil, Semerkant Yazması olarak isimlendirilen Rubaiyat'ının, yani rubailerini yazdığı kitabın hikayesi. Kitabın isminin neden Semerkant Yazması konmadığı benim için de bir soru işareti.

Ünlü sanatçımız Fazıl Say'ın başına dert açmak için de bahane edilen Ömer Hayyam rubailerinin hikayesi 1072'de, Hayyam 24 yaşındayken Semerkant'a gelişiyle başlar. Tarihsel olaylarla harmanlanarak anlatılan hikaye, Haşşaşinlerden Selçuklulara, Hasan Sabbah'tan Cemaleddin Afganî'ye, Tahran'dan Londra'ya hatta Titanik'e kadar uzanan büyük bir serüveni içine alarak romanlaştırılmış.

Benim gibi bir tarihsever için bu kitap isabetli bir seçimdi ve beni hayal kırıklığına uğratmadı. Aynı zamanda bir oyunsever olan bendeniz, Haşşaşinlerin anlatıldığı bölümü okurken, severek oynadığım Assassin's Creed adlı oyundaki Altair karakterinin yaratılmasında bu kitaptan esinlenilmiş olduğunu düşünmeden edemedim. Kitabın ilk basımının 1993 olduğu göz önüne alındığında bu durum daha da akla yatkın geliyor.

Her zaman yaptığım gibi, bu kitabı da okurken kenarlarına not düştüğüm ve altını çizdiğim yerler oldu. En çok etkilendiğim yerlerden birini aktararak yazıma son veriyorum:

Hayyam, Cihan isimli kadını görüp ona aşık olduğunda ağzından şu sözler dökülüyor:
"Zamanın iki yüzü, boyutu var; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular."