9 Nisan 2014 Çarşamba

İse Jingu

Japonya'nın Mie (三重県) bölgesi içinde yer alan İse (伊勢) şehri, eşimin aynı bölgeye bağlı olan memleketi Tsu () şehrinin doğusunda yer alıyor. İse, Japon Şinto dininin en kutsal şehri. Daha doğrusu Şintoizmin en kutsal tapınak bölgesini içinde bulunduran şehir. Bu özelliği ile şehir sadece turistlerin değil, Japon politikacıların ve imparatorluk üyelerinin de uğrak yerlerinden biri. Bu yüzden, küçük bir şehir olmasına rağmen İse'nin çehresi çok bakımlı. Yollar düzgün ve çizgileri yeni çizilmiş gibi. Tabela yazılarına, hatta otobüs duraklarının çatılarına kadar her ayrıntıya dikkat edilmiş ve titizlikle yerleştirilmiş. Orijinal Japoncasıyla İse Jingu (伊勢神宮) aslında çok sayıda Şinto tapınaklarından oluşan geniş bir bölgeyi kapsıyor ve bu tapınaklar iki ana merkezde toplanıyor: Naiku (内宮ve Geku (外宮). Bendeniz bu satırarda 19 Martta ailemle yapmış olduğum Naiku gezisi hakkında yazacağım.

2007 senesinde Japonya'yı ilk ziyaretimde de İse'de bulunmuştum. O zaman şimdiki eşimle olan ilişkimiz çok yeniydi; yani çocuk sahibi olmadığımız gibi henüz evli bile değildik. Ancak birkaç hafta önce yaptığımız İse ziyaretini bu sefer üç kişilik bir aile olarak yaptık.

Öncelikle, Japonya'daki 'tapınak' kavramına bir açıklık getirelim. Bizde camii, mabet, vs deyince nasıl ki akla betondan taştan inşa edilmiş bir yapı geliyorsa, Japonya'da tapınak deyince aklınıza tabiatın, ormanın içinde bir yapı gelsin. Japonlar için bir şey ne kadar doğal ise o kadar kutsal. Öyle ki, sadece asırlık bir ağaç veya denizin ortasında doğanın şekillendirdiği bir metrekarelik kayadan bir adacık bile Japonlar tarafından kutsal sayılıyor. Yani onları da birer tapınak olarak düşünebilirsiniz. 

Yapmış olduğumuz gezi, tam anlamıyla bir doğa ile buluşma ve eski Japonya'ya yolculuk idi diyebilirim. Otobüsten iner inmez, İsuzu Nehri'nin (五十鈴川) batı kıyısına dizilmiş olan, eski Japon tarzı yapılarıyla dikkat çeken Oharai Maçi Sokağı'nda (おはらい町, Oharai Machi) yürüyüş yaptık. Sokaktaki turist kalabalığı olmasa bir samuray filminin setinde olduğunuzu sanırsınız. Sağlı sollu dizili ahşap yapıların her biri ya mağaza ya restoran. Mağazalarda yöreye özel yeşil çay, el işlemeleri, hatıra eşyaları, balıklar ve tatlılar satılıyor. Yer yer küçük tablalarda da yöresel atıştırmalık yiyecekler bulmak mümkün. Meselâ, ızgarada pişirilen deniz salyangozu yiyebilirsiniz. Sokağın orta kısmından batıya doğru uzanan küçük bölge Okage Yokoço (おかげ横丁, Okage Yokocho) olarak adlandırılıyor. Aynı tarz ahşap yapılar, bu bölümde çok dar sokaklarla birleşiyor. Yatan bir kedi heykelciğinin girişini süslediği bir de sergi bölümü var.

Biraz alış veriş yapıp en ünlü restoranlardan biri olan Suşikyu'da (すし久, Sushikyu) yemek yedikten sonra tofu [1] dondurmamızı da alıp Naiku'nun yolunu tuttuk. Suşikyu, odunla ısıtılan kazanlarda pişirilen yemekleri, sıra sıra dizili yer minderlerinde oturarak diğer müşterilerle yan yana yemek yediğimiz masaları ve yöreye özel tatlarıyla bize keyifli bir sofra deneyimi yaşattı.

Naiku'ya, İsuzu Nehri'nin üzerine inşa edilmiş olan Uji Köprüsü (宇治橋) üzerinden geçerek giriş yaptık. Bu ahşap köprünün önündeki alan, Naiku'nun ana tapınağından sonra en kalabalık olan alan ve insanların en çok resim çektiği yerlerden biri. Bu köprüden geçerken farklı bir dünyaya giriş yapmakta olduğunuzu hissediyorsunuz. Kutsal bir mekâna geçtiğinizi size bildiren şey ise Torii'ler oluyor. Köprünün başı ve sonu dahil olmak üzere alandaki bir çok yerde bunları görmek mümkün. Torii (鳥居), en genel şekliyle iki dik kolon üzerine yerleştirilmiş iki yatay sütun şeklinde olup kutsal bir mekânda olduğunuzu simgeler. Anlam olarak "kuş yuvası/ikametgâhı" demektir. İnsanlar, torii'lerden içeri girerken eğilerek selam vererek giriyorlar ve çıktıktan hemen sonra da geriye dönüp aynı selamı tekrarlayarak mekândan ayrılıyorlar. Köprüyü geçtikten sonra etrafınız bir anda ağaç yapraklarının yeşili, gövedelerinin ve dallarının kahvesi ve gökyüzünün mavisine boyanıyor. Bunların arasında yol almakta olduğunuz taşlı yolun her bir taşı özenle dizilmiş gibi. Hatta gibisi fazla çünkü sürekli üzerinden geçildiği için bu taşları tekrar düzeltmekle görevli onlarca kişinin çalıştığını görebilirsiniz.

Japonların özel tarzıyla şekillendirilmiş olan ağaçların çevrelediği bu taşlı yolda biraz yürüdükten sonra karşınıza bir başka ahşap köprü çıkıyor. Çok daha küçük olan bu köprüden geçince hemen sağ tarafta bir havuzcuk görüyorsunuz. Temizuya (手水舎)[2] adı verilen bu havuzcuk, tüm kutsal mekanların girişinde bulunuyor. Tüm şinto tapınaklarının girişinde bulunan temizuya'larda insanlar, bambudan yapılmış uzun saplı özel kepçeler kullanarak havuzdan su alıp önce sol el, sonra sağ el ve sonra ağız olmak üzere kendilerini temizliyorlar ve daha sonra kutsal mekâna geçip dua ediyorlar. Yani ibadet öncesi bir nevi abdest alıyorlar [3]. Temizuya kelimesinin Türkçe'deki temiz sözcüğü ile anlam olarak da benzeşmesi gerçekten çok ilginçtir. Ancak bu kelimeyi oluşturan sözcükler te ve mizu yani el ve sudur. Yer/bölüm anlamına gelen ya eki ile temizuya kelimesi "el yıkanan yer" anlamını alır.

Bundan sonraki ilk durağımız, İsuzu Nehri'ni insanlarla buluşturan bölüm oldu. Nehir suyu henüz yüksek olmamasına rağmen, inşa edilen basamaklar, suyun her seviyesinde insanların nehre dokunabilmelerine olanak sağlıyor. İlginçtir, bu bölüm (haritada 4 numara ile işaretli) "İsuzu Nehri'nin abdest yeri" olarak tercüme edilmiş. Nehrin tertemiz, buz gibi sularına dokunmak güzel bir deneyimdi ve daha sonra hatırlayamayacak olsa da oğlum da bu deneyimi çok isteyerek elde etti.

Nehirden ayrılıp doğuya doğru giden yolu takip edince hemen solda Kaguraden (神楽殿) isimli tapınak bulunuyor. Tapınak binasından içeri girilmesine izin verilmiyor ve merdivenlerinin yan bölümlerine yerleştirilmiş raflarda dizili olan Japon içkisi sake şişeleri dikkat çekiyor. Bu kısımda bulunan diğer binada hatıra eşyaları satılıyor. Kaguraden'nin karşısındaki yoldan Kazahinomi no Miya (風日祈宮) adlı bir başka tapınağa, yine aynı adı taşıyan köprüden geçilerek ulaşılıyor. Bu kısa yol ve ahşap köprü, benim hatıramda Naiku'nun en huzur dolu yeri olarak kaldı. Yol tamamıyla yüksek ağaçların gölgesinde kalıyor ve kulağınıza ulaşan tüm sesler su, yaprak hışırtısı, kuş ötüşü gibi doğal sesler. Nedense bu bölüm hiç kalabalıklaşmıyor ve insanların ilgisinden nispeten daha uzak kalıyor. Huzur hissini duymanızın başlıca etkenlerinden biri de zaten bu.

Tekrar esas güzergâha dönüp doğuya doğru devam ederken karşınıza öyle uzun ve geniş gövdeli ağaçlar çıkıyor ki hayranlığınızı gizlemek elinizde olmuyor. Bu yaşlı ağaçların arasından geçerek ilerleyince Naiku'nun esas ziyaret yeri olan Kotaijingu (伊勢神宮)[4] tapınağına ulaşıyorsunuz. Burası şintoistlerin esas ibadet yeri. Tapınağa çıkan 25 basamaklı merdivenlerin bulunduğu alan, resim çekilmesine izin verilen en son yer. Yaklaşık üç metre uzunluğunda ahşap duvarla örülü tapınak alanı içinde, diğer yerlerde görmediğiniz beyaz giyimli özel rahipler var. Bu alan içinde resim çekilmesine izin verilmiyor ve bunu engellemek için de özel görevliler var. Şintoistler tapınağın önüne gelip ellerini yüz hizasında iki kere birbirine vurup birleştiriyorlar ve başlarını eğip gözlerini kapatarak dua ediyorlar. Çeyrek dakika bile sürmeyen bu ritüel ile yapılan ibadetin hemen ardından diğerlerinin de dua etmesi için oradan ayrılıyorlar.

Dönüş için farklı bir güzergâh seçme şansına sahipsiniz. Yolunuz üzerinde başka başka küçük tapınaklar görmek mümkün, ki kaynaklara göre Naiku'da toplam 125 tapınak var. Sanşuden (参集殿, Sanshuden) denilen dinlenme yerinin hemen arkasındaki küçük bir gölcük var. Bu gölcükteki Japon balıkları Koi'lerin bazıları gördüklerimin en irileriydi. Bu şirin yer, geziyi bitirmeden önce ziyaret ettiğimiz son ve kanımca en uygun yerdi.

Bir başka gün Geku'ya da gitmek istiyordum ama kısmet olmadı. Kayınbabamın ifadesine göre Naiku'nun küçüğü olan Geku'yu da bir gün ziyaret edip bu satırlarda yer vermek istiyorum. Hatta bir televizyon programında gördüğüm İse şehir turunu yapmak istiyorum. Özel bir trenle yapılan bu gezi ile şehrin tüm önemli yerlerini görmek mümkün oluyor. Bakalım bu tura katılmak için kaç sene beklemek gerekecek. 
_________________________________________________________________________________
[1] Artık ülkemizdeki marketlerde de satılan tofu (豆腐), soya fasulyesiden elde edilen bir yiyecek türüdür. Bitkisel protein açısından dünyanın en zengin gıdası olarak bilinir. Japonyalar yemeklerinde, tatlılarında çok sık kullanır. Ben şahsen tadından pek haz etmem ama dondurmasının güzel olduğunu kabul etmek zorundayım.
[2] Temizuya'nın diğer okunuş şekilleri: Çouzuya, Çouzuşa, Temizuşa. Eşime sorduğumda çouzuşa olarak söylemişti ama kayınbabam temizuya'nın daha yerinde olduğunu, çouzuşa kelimesinin eskiden tuvalet ile aynı manada kullandığını söylediği için yazımda ben de temizuya'yı kullanmayı tercih ettim.
[3] Bu abdest ritüelinin son safhasında bambu kepçenin sapı yıkanıyor.
[4] Haritada farklı bir kanji yazısı kullanılmış ama aynı kanjiyi internette bulamadığım için bulduğum şeklini kullandım.

23 Mart 2014 Pazar

Tsu'da Çilek Bahçesi

Tsu'da gittiğim en ilginç yerlerden biri Kouçiku Danşaku isimli çilek bahçesi idi [Orj: こうちく男爵いちご園 ,Uluslararası:Kouchiku Danshaku Ichigo-en]. Ayrıca, edindiğim en güzel deneyimlerden biri olduğunu da söyleyebilirim. 21 Mart cuma günü eşim, ben, oğlum, baldızım, bacanağım ve iki yeğen olarak yedi kişi gittiğimiz çilek bahçesinde hayatımda yemediğim kadar çilek yedim ve şimdiye kadar yediklerimin en lezzetlileriydi.

Kouçiku Danşaku'da, 3000 metre karelik bir alan içine kurulmuş olan yüksek seralarda çilek yetiştiriliyor ve bunların bir kısmı paketlenerek marketlere vs. dağıtılıyorken bir kısmı da ziyaretçilere sunuluyor. Ziyaretçiler randevu ile kabul ediliyor. Sabah saat 10'dan akşam 4'e kadar her saat başı yaklaşık yirmişer kişilik gruplar içeri alınıyor. Bir görevli gelip ziyaretçilere bilgi verdikten sonra herkes sıra sıra dizili olan çileklerin arasına dalıp dallarından topladıkları çilekleri afiyetle yiyorlar. Bir sayı ya da ağırlık sınırı olmaksızın 50 dakika boyunca midenizin alabileceği kadar çileği yiyebiliyorsunuz. Hatta bizim gibi saat 12'ye randevu alırsanız öğle yemeği niyetine de yiyebilirsiniz. Sonra yemek üzere ya da birilerine götürmek için yanınıza alıp dışarıya çıkarmanıza izin verilmiyor. Orada olduğunuz süre içinde yapabileceiniz tek şey, dallarındaki çileklerin olmuşlarından toplayıp afiyetle yemek.

Üç yaşından küçüklere ücretsiz olduğu için oğlum için ücret ödemedik. Bizim için kişi başı ücret 1400 JPY (~ 30 TL) idi. Şunu da belirteyim ki, Japonya'da meyve ücretleri çok çok pahalı. Meselâ, markette 70 liralık kavun var. Ya da Okayama'da bir şeftali yaklaşık 50 lira [1]. Elbette tamamı bu kadar uçuk fiyatlarda değil. Sadece özel üretim olanlar ya da seçme olanlar bu kadar yüksek fiyatlarda alıcı buluyor.

İlgili adresler:
http://www.koutiku-dansyaku.com/
https://www.kankomie.or.jp/event/detail_18844.html
_________________________________________________________________________________
[1] ilgili yazılar:
http://www.hayatinbencesi.com/2012/06/okayama.html
http://www.hayatinbencesi.com/2012/06/kibi-dango.html

6 Mart 2014 Perşembe

Affetme Cezası

Yanılgılardan çok büyük dersler çıkıyor. İşin içine hayal kırıklıkları girmese neredeyse sevinirsiniz. Ama bu hayal kırıklıkları sevinç hissetmenize engel oluyor.

Bir laf birine ağır geliyorsa, genellikle doğru olduğu içindir.

Meselâ, şu Facebook denen şeyin bile insanların gerçek yüzlerini gösterebileceğini kabul etmek zorundayız. 10 küsur senelik arkadaşım, evime girip çıkmış, sofralarımda bulunmuş, birlikte seyahat ettiğim, aynı odada kaldığım, uçağa atlayıp babamın cenazesinde yanımda olan, hatta nikahında şahitlik ve sağdıçlık ettiğim kişi, bir de bakıyorum ortadan kaybolmuş. Nedir diye inceleyince ismimi sildiğini ve erişimime engel koyduğunu görüyorum. Sadece bu kadarla da kalmamış, eşine de aynısını yaptırmış. Artık birlikte yer aldığımız resimlerdeki etiketler bile silinmiş. Nikahlarında şahitlik etmesini istedikleri kişiyi, birilerinin kendileriyle aynı resimde görmesinden bile rahatsızlık duyacak seviyeye inmişler. Yaklaşık iki yıllık bir sürecin geldiği son noktadır bu.

Çocukluk dönemimde çok yalan söylerdim. Bu durum ortaokulda da devam etti. Hatta neredeyse, kendi yalanına inanma hastalığı olarak bilinen Mitomani derecesine yaklaşmıştım diyebilirim. Halimden memnundum çünkü saygınlık dahil pek çok kazancım oluyordu. Ortamlarda yer ediniyor, bazı problemlerden sıyrılabiliyordum. Ancak lisedeyken bu alışkanlığım yüzünden kötü bir aile deneyimi yaşadım; asla geri getiremeyeceğim ve değiştiremeyeceğim bir olay. O zaman bu huyumdan kurtulmak istedim çünkü benzer bir şeyin tekrar başıma gelmesini istemiyordum. Ağzımı her açtığımda aklımdan sayısız yalanlar geçiyordu ama korkum o kadar ağır basıyordu ki doğrusu neyse onu söyleyiveriyordum. Zamanla korkum geçti, hatta doğru söylemenin huzur verdiğini keşfettim. Yalanlar gibi hatırlamak ve devamını getirmek zorunda olmadığım için kafam meşgul olmuyordu. Ama bu sefer de fütursuzca doğru söyler olmuştum. İçimde tutma zahmetine katlanmadan, başıma bir şey gelir kaygısına kapılmadan, arkadaş, öğretmen, akraba, komşu, patron, kim olursa çekinmeden yüzlerine söyler olmuştum. Dürüst olmak içimi hafiflettiği gibi, dobra olmak da içimin yağlarını eritiyordu. Ama eskisi kadar saygı görmüyor ve ortamlara kabul edilmiyordum. Bugün beni tanıyanlara sorun, benim için kullanacakları ifadelerden biri dürüst, diğeri açık sözlü olduğumdur.

İşin ilginç tarafı, etrafımdaki insanların tamamına yakını doğru söylendiği zaman daha çok rahatsız oldular. İşin daha da ilginç tarafı, başka birisine karşı açık ve dürüst konuştuğumu gördüklerinde bana alkış tutanlar, kendilerine aynı şeyi yaptığımda benden kaçtılar. Bunların arasında işte bu arkadaşım da var.

Yazdığım sözlere alındı ve bunların doğru olması ona ağır geldi. İsim bile vermeden yazdığım sözlere alınmasında şaşılacak bir şey yoktu çünkü adreslenenler içinde kendisinin de olduğunu ve sözlerin doğru olduğunu biliyordu. Ama tepkisi beni üzdü. Zaten benzer tepkileri, hatta daha fazlasını bir iki senedir şahsen gösteriyordu ama ilişkisini tamamen koparmak için bir bahane arıyordu ve onu bulmuş oldu. Sözler sebep değil, sadece aradığı bahaneydi; umursadığını bile sanmıyorum. İyi de eşini ne diye sürükledi onu anlayamadım. Yazdığım sözler aynen şunlardı:
"Amma gezdiniz şu Barselona'da be arkadaş! Tayyip sermayeli şirketinizin parasıyla orasına checked-in, burasına checked-in yapıp yapıp poz veriyorsunuz ama Ali İsmailler katledilince cebinizin korkusundan gıkınız çıkmadı. Hass-checked-in olun artık."

Son cümleye odaklanmadan sözleri değerlendirin ve o cümle hariç diğerlerini tekrar okuyun. Sözler genele hitaben söyleniyor. Çemberi daraltan üç şey var: şirketin tayyip sermayeli olması, şirket parasıyla Barselona'da gezenler ve katliamlara sessiz kalanlar. Katliamlara sessiz kalanlar tespitini yaptıktan sonra son cümleyi tekrar okursanız artık ağır gelmediğini görürsünüz.

Önce insanî açıdan değerlendireyim, sonra da kişisel açıdan. Bu sözlerin rahatsızlık vermesinin sebebi doğru olmasının yanı sıra benim tarafımdan söylenmiş olması. Barselona'da gezersin ve bunu arkadaşlarına söylersin. Bunda yadırganacak bir şey yok. Ne kadar güzel. Şirket seni oraya iş için veya gezesin diye bile göndermiş olabilir. Bu da çok makul. Mesele şu ki, kendisine yüksek bir mevki veren şirketin bağlı olduğu siyasî yapının uyguladığı zulümler karşısında menfaat kaygısı ile susmayı tercih ederken Barselona'da hangi lokantada olduğunu söylemeyi doğal bulmak ahlâkını yitirmemiş bir insan için daha önemli olamaz. Bir insan ekmeğini iki şekilde elde eder: ya kazanır ya birisi verir. Siyasî fikirlerini internet ortamında söylemeyi tercih etmiyor dersek çok iyimserlik etmiş oluruz. Ama bu kapıyı da açık bırakmak adına bahsetmiş olayım.

İşin kişisel boyuttaki mahiyeti ise şu: Evimi, arabamı emrine verip sağdıçlığını yaptığım nikahında, şahidi olmamı da isteyecek kadar yakın olduğum bu arkadaşımdan iki sene önce kendisini hiçbir zahmete sokmayacak bir şey istediğimde benden yüz çevirmişti. Üstelik bunu açıkça söyleyebilme mertliğini de gösterememişti. İşte yanılgılarımdan biri buradaydı. Anlaşılan bu durum onu çok rahatsız etmişti ki, aramızda kalan son irtibat aracını da ortadan kaldırmak için bahane bulmak iki yılını almıştı. Dahası, eşini de bu davranışına ortak etmişti. Oysa eşiyle eşim daha bir süre önce buluşmuşlardı. İşte hayal kırıklıklarımdan biri de buydu.

İnsanlar değişir derler. Ben buna pek katılmıyorum. Bence insanlar öyle kolay kolay değişmezler. Çevresindeki etkenler değiştikçe gerçek kişilikleri ortaya çıkar. Bu etkenler pek çok şey olabilir ama en çok sosyal ve ekonomik statülerindeki değişim olur. Bir insan yalan söylemekten vazgeçebilir ama vefalı bir insan haysiyetsiz oluvermez.

Yine de bana bir güven ve haysiyet dersi verdiği için kendisine minnettarım! Bu dersi oğluma da aktaracağım. Kendisi de kızına aktaracaktır. Büyüyüp nikah resimlerine baktığı zaman masanın bir yanında her gün gördüğü dayısı varken diğer yanında hiç görmediği benim kim olduğumu sorduğunda verilecek cevabı hazırlamışlardır mutlaka. Minareyi çalan kılıfını hazırlar ne de olsa. Bazen bir cezadır affetmek. Şems-i Tebrizî der ki "Sana affedilemeyecek kadar büyük hata yapan birini, akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak bir ceza vermek istiyorsan affet. Hissedilen her şeyi arşivleyen kader, kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir." Kızlarına benim hakkımda doğru veya yanlış istediklerini söylemek, arkamdan istedikleri suçlamaları yapmak konusunda rahat olabilirler. Çünkü ben, eğer kaldıysa geçmişteki ve olacaksa gelecekteki tüm haklarımı, değil bu hayatta, ölümden sonra hesaplaşmak için olsa bile tekrar yüzlerini görmemek için peşinen helal ediyorum. 

4 Şubat 2014 Salı

Zemberekkuşu'nun Güncesi

Başlık, Haruki Murakami'nin aynı adlı eserinden alınmıştır. Yeni bitirdiğim bu kitabı, bir kitap kurdu olan kuzenim çok methetmişti. Ayrıca bir başka arkadaşım da bu kitabı, Murakami kitapları arasında en sevdiği olarak nitelediğini söylemişti. Hal böyle olunca, tüm eserlerini büyük bir zevkle okuduğum yazarın bu kitabını, diğer kitaplarını bitirdikten sonra okumak üzere sona ayırdım. Bu benim genel bir huyumdur aslında; örneğin, tabaktaki yemeğin en sevdiğim kısmını en son yerim ki ağzımda onun tadı kalsın. Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni de methiyeler üzerine sona bıraktım, çok da zevk alarak okudum ama benim en favori Murakami kitabım olmayı başardığını söyleyemem. Yazarın 1Q84, Sahilde Kafka ve İmkânsızın Şarkısı adlı eserleri, benim sıralamamda daha yukarıda yer alır.

Kitap, yazarın diğer eserleriyle de yer yer benzerlikler taşıyordu. Örneğin, kaybolan bir kedi ve onun bulunması için özel birisinden yardım istenmesi Sahilde Kafka kitabında da işlenmişti. Fikrimce, yazar bu fikri kafasında geliştirirken ortaya iki farklı konu çıkmış ve ikisini ayrı ayrı kitaplaştırmış. Ancak Zemberekkuşun Güncesi'nin ilk basımının 1995 iken Sahilde Kafka'nın 2002 olduğunu gözardı etmemek gerekir. Bu durumda sonraki kitabını yazarken, aynı kavramı önceki kitabından alıp kullanmak istemiş olabilir.

Ayrıca 'Kafka', Sahilde Kafka kitabının başkahramanın kullandığı takma isim iken, Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde 'Malta' ve 'Girit' takma adlarını kullanan karakterler var. Şunu da belirtelim ki, Japonca dili bu kelimelerin doğru telaffuz edilmesine ve yazılmasına olanak vermez. Kafka ka-fu-ka olarak yazılır ve söylenirken, Malta ma-ru-ta olarak yazılır ve söylenir. İngilizcesi Cretan olan Gitit ise,  Ku-re-ta şeklini alır. Japonca'da L telaffuzu yoktur, R olarak söylenir ve -sadece N harfi istisna olmak suretiyle- tüm heceler sesli harfle bitmek zorundadır. Yazarın kitaplarında kullandığı bu tür seçimler haliyle dikkat çekici bir nitelik kazanıyor.

Kitap; işinden ayrılıp, üzerine bir de karısı tarafından terkedilmesiyle yön bulma arayışına giren bir adamın etrafında geçiyor. Değişik kişilikli insanlarla tanışıp, onlarla birlikte hayatı yönlenmeye başlayan bu adam tüm çabasını, terkedildiği karısının aslında büyük bir tehlikede olduğunun farkına vararak onu tekrar bulmak ve ait olduğu yere, evine dönmesine harcamaya başlıyor. Sanırım bu kitabı, kuzenimin ve arkadaşımın en favori kitabı yapan işte tam da bu temaydı. İnsanlar kendilerini kitaplardaki, filmlerdeki karakterlerle özdeşleştirirler, veya hayatlarında o gibi karakterle karşılaşma özlemini duyarlar. Kuzenim ve arkadaşım bayan oldukları için -ve sanırım henüz evli olmadıkları için- kendisini terk eden karısını aramak için büyük bir mücadeleye giren böyle bir adamın hayatlarına girmesinden büyük bir memnuniyet duyacaklardır. Oysa bir erkek için, aldatılmış ve terk edilmiş bir adam hiç de imrenilecek bir karakter olmaz.

Henüz okumamış olanlar için kitabın daha fazla ayrıntısına girmeyeyim. Ancak son olarak bu satırlara kitaptaki şu sözleri taşımak istiyorum: "Bu ülkede bir insanın anlayışı ne denli kıtsa, ulaşabileceği iktidar derecesi o denli yüksek oluyor"(s.686). Bu cümle bir Rus subay karakteri tarafından, 1940'lardaki Sovyetler Birliği için söyleniyor. Benim ilgimi çekmesinin ve bu satırlara taşıma isteği doğurmasının asıl nedeni ise, bu tanımlamanın, bugünün Türkiye'si için gayet rahat yapılabilir olması.

Zemberekkuşu'nun Güncesi, yaklaşık 750 sayfasının her biri heyecan ve sürprizlere dolu çok güzel bir eser. Yazarın geçen sene çıkan son kitabı da nihayet tercüme edilerek Türkiye'deki kitapçılarda yerini aldı. Geçtiğimiz Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday olmasına rağmen verilmemesinin hayal kırıklığını duyduğum Murakami'nin yeni kitabını bitirdiğim zaman, onun hakkında da yazacağım.