6 Mart 2014 Perşembe

Affetme Cezası

Yanılgılardan çok büyük dersler çıkıyor. İşin içine hayal kırıklıkları girmese neredeyse sevinirsiniz. Ama bu hayal kırıklıkları sevinç hissetmenize engel oluyor.

Bir laf birine ağır geliyorsa, genellikle doğru olduğu içindir.

Meselâ, şu Facebook denen şeyin bile insanların gerçek yüzlerini gösterebileceğini kabul etmek zorundayız. 10 küsur senelik arkadaşım, evime girip çıkmış, sofralarımda bulunmuş, birlikte seyahat ettiğim, aynı odada kaldığım, uçağa atlayıp babamın cenazesinde yanımda olan, hatta nikahında şahitlik ve sağdıçlık ettiğim kişi, bir de bakıyorum ortadan kaybolmuş. Nedir diye inceleyince ismimi sildiğini ve erişimime engel koyduğunu görüyorum. Sadece bu kadarla da kalmamış, eşine de aynısını yaptırmış. Artık birlikte yer aldığımız resimlerdeki etiketler bile silinmiş. Nikahlarında şahitlik etmesini istedikleri kişiyi, birilerinin kendileriyle aynı resimde görmesinden bile rahatsızlık duyacak seviyeye inmişler. Yaklaşık iki yıllık bir sürecin geldiği son noktadır bu.

Çocukluk dönemimde çok yalan söylerdim. Bu durum ortaokulda da devam etti. Hatta neredeyse, kendi yalanına inanma hastalığı olarak bilinen Mitomani derecesine yaklaşmıştım diyebilirim. Halimden memnundum çünkü saygınlık dahil pek çok kazancım oluyordu. Ortamlarda yer ediniyor, bazı problemlerden sıyrılabiliyordum. Ancak lisedeyken bu alışkanlığım yüzünden kötü bir aile deneyimi yaşadım; asla geri getiremeyeceğim ve değiştiremeyeceğim bir olay. O zaman bu huyumdan kurtulmak istedim çünkü benzer bir şeyin tekrar başıma gelmesini istemiyordum. Ağzımı her açtığımda aklımdan sayısız yalanlar geçiyordu ama korkum o kadar ağır basıyordu ki doğrusu neyse onu söyleyiveriyordum. Zamanla korkum geçti, hatta doğru söylemenin huzur verdiğini keşfettim. Yalanlar gibi hatırlamak ve devamını getirmek zorunda olmadığım için kafam meşgul olmuyordu. Ama bu sefer de fütursuzca doğru söyler olmuştum. İçimde tutma zahmetine katlanmadan, başıma bir şey gelir kaygısına kapılmadan, arkadaş, öğretmen, akraba, komşu, patron, kim olursa çekinmeden yüzlerine söyler olmuştum. Dürüst olmak içimi hafiflettiği gibi, dobra olmak da içimin yağlarını eritiyordu. Ama eskisi kadar saygı görmüyor ve ortamlara kabul edilmiyordum. Bugün beni tanıyanlara sorun, benim için kullanacakları ifadelerden biri dürüst, diğeri açık sözlü olduğumdur.

İşin ilginç tarafı, etrafımdaki insanların tamamına yakını doğru söylendiği zaman daha çok rahatsız oldular. İşin daha da ilginç tarafı, başka birisine karşı açık ve dürüst konuştuğumu gördüklerinde bana alkış tutanlar, kendilerine aynı şeyi yaptığımda benden kaçtılar. Bunların arasında işte bu arkadaşım da var.

Yazdığım sözlere alındı ve bunların doğru olması ona ağır geldi. İsim bile vermeden yazdığım sözlere alınmasında şaşılacak bir şey yoktu çünkü adreslenenler içinde kendisinin de olduğunu ve sözlerin doğru olduğunu biliyordu. Ama tepkisi beni üzdü. Zaten benzer tepkileri, hatta daha fazlasını bir iki senedir şahsen gösteriyordu ama ilişkisini tamamen koparmak için bir bahane arıyordu ve onu bulmuş oldu. Sözler sebep değil, sadece aradığı bahaneydi; umursadığını bile sanmıyorum. İyi de eşini ne diye sürükledi onu anlayamadım. Yazdığım sözler aynen şunlardı:
"Amma gezdiniz şu Barselona'da be arkadaş! Tayyip sermayeli şirketinizin parasıyla orasına checked-in, burasına checked-in yapıp yapıp poz veriyorsunuz ama Ali İsmailler katledilince cebinizin korkusundan gıkınız çıkmadı. Hass-checked-in olun artık."

Son cümleye odaklanmadan sözleri değerlendirin ve o cümle hariç diğerlerini tekrar okuyun. Sözler genele hitaben söyleniyor. Çemberi daraltan üç şey var: şirketin tayyip sermayeli olması, şirket parasıyla Barselona'da gezenler ve katliamlara sessiz kalanlar. Katliamlara sessiz kalanlar tespitini yaptıktan sonra son cümleyi tekrar okursanız artık ağır gelmediğini görürsünüz.

Önce insanî açıdan değerlendireyim, sonra da kişisel açıdan. Bu sözlerin rahatsızlık vermesinin sebebi doğru olmasının yanı sıra benim tarafımdan söylenmiş olması. Barselona'da gezersin ve bunu arkadaşlarına söylersin. Bunda yadırganacak bir şey yok. Ne kadar güzel. Şirket seni oraya iş için veya gezesin diye bile göndermiş olabilir. Bu da çok makul. Mesele şu ki, kendisine yüksek bir mevki veren şirketin bağlı olduğu siyasî yapının uyguladığı zulümler karşısında menfaat kaygısı ile susmayı tercih ederken Barselona'da hangi lokantada olduğunu söylemeyi doğal bulmak ahlâkını yitirmemiş bir insan için daha önemli olamaz. Bir insan ekmeğini iki şekilde elde eder: ya kazanır ya birisi verir. Siyasî fikirlerini internet ortamında söylemeyi tercih etmiyor dersek çok iyimserlik etmiş oluruz. Ama bu kapıyı da açık bırakmak adına bahsetmiş olayım.

İşin kişisel boyuttaki mahiyeti ise şu: Evimi, arabamı emrine verip sağdıçlığını yaptığım nikahında, şahidi olmamı da isteyecek kadar yakın olduğum bu arkadaşımdan iki sene önce kendisini hiçbir zahmete sokmayacak bir şey istediğimde benden yüz çevirmişti. Üstelik bunu açıkça söyleyebilme mertliğini de gösterememişti. İşte yanılgılarımdan biri buradaydı. Anlaşılan bu durum onu çok rahatsız etmişti ki, aramızda kalan son irtibat aracını da ortadan kaldırmak için bahane bulmak iki yılını almıştı. Dahası, eşini de bu davranışına ortak etmişti. Oysa eşiyle eşim daha bir süre önce buluşmuşlardı. İşte hayal kırıklıklarımdan biri de buydu.

İnsanlar değişir derler. Ben buna pek katılmıyorum. Bence insanlar öyle kolay kolay değişmezler. Çevresindeki etkenler değiştikçe gerçek kişilikleri ortaya çıkar. Bu etkenler pek çok şey olabilir ama en çok sosyal ve ekonomik statülerindeki değişim olur. Bir insan yalan söylemekten vazgeçebilir ama vefalı bir insan haysiyetsiz oluvermez.

Yine de bana bir güven ve haysiyet dersi verdiği için kendisine minnettarım! Bu dersi oğluma da aktaracağım. Kendisi de kızına aktaracaktır. Büyüyüp nikah resimlerine baktığı zaman masanın bir yanında her gün gördüğü dayısı varken diğer yanında hiç görmediği benim kim olduğumu sorduğunda verilecek cevabı hazırlamışlardır mutlaka. Minareyi çalan kılıfını hazırlar ne de olsa. Bazen bir cezadır affetmek. Şems-i Tebrizî der ki "Sana affedilemeyecek kadar büyük hata yapan birini, akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak bir ceza vermek istiyorsan affet. Hissedilen her şeyi arşivleyen kader, kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir." Kızlarına benim hakkımda doğru veya yanlış istediklerini söylemek, arkamdan istedikleri suçlamaları yapmak konusunda rahat olabilirler. Çünkü ben, eğer kaldıysa geçmişteki ve olacaksa gelecekteki tüm haklarımı, değil bu hayatta, ölümden sonra hesaplaşmak için olsa bile tekrar yüzlerini görmemek için peşinen helal ediyorum. 

4 Şubat 2014 Salı

Zemberekkuşu'nun Güncesi

Başlık, Haruki Murakami'nin aynı adlı eserinden alınmıştır. Yeni bitirdiğim bu kitabı, bir kitap kurdu olan kuzenim çok methetmişti. Ayrıca bir başka arkadaşım da bu kitabı, Murakami kitapları arasında en sevdiği olarak nitelediğini söylemişti. Hal böyle olunca, tüm eserlerini büyük bir zevkle okuduğum yazarın bu kitabını, diğer kitaplarını bitirdikten sonra okumak üzere sona ayırdım. Bu benim genel bir huyumdur aslında; örneğin, tabaktaki yemeğin en sevdiğim kısmını en son yerim ki ağzımda onun tadı kalsın. Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni de methiyeler üzerine sona bıraktım, çok da zevk alarak okudum ama benim en favori Murakami kitabım olmayı başardığını söyleyemem. Yazarın 1Q84, Sahilde Kafka ve İmkânsızın Şarkısı adlı eserleri, benim sıralamamda daha yukarıda yer alır.

Kitap, yazarın diğer eserleriyle de yer yer benzerlikler taşıyordu. Örneğin, kaybolan bir kedi ve onun bulunması için özel birisinden yardım istenmesi Sahilde Kafka kitabında da işlenmişti. Fikrimce, yazar bu fikri kafasında geliştirirken ortaya iki farklı konu çıkmış ve ikisini ayrı ayrı kitaplaştırmış. Ancak Zemberekkuşun Güncesi'nin ilk basımının 1995 iken Sahilde Kafka'nın 2002 olduğunu gözardı etmemek gerekir. Bu durumda sonraki kitabını yazarken, aynı kavramı önceki kitabından alıp kullanmak istemiş olabilir.

Ayrıca 'Kafka', Sahilde Kafka kitabının başkahramanın kullandığı takma isim iken, Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde 'Malta' ve 'Girit' takma adlarını kullanan karakterler var. Şunu da belirtelim ki, Japonca dili bu kelimelerin doğru telaffuz edilmesine ve yazılmasına olanak vermez. Kafka ka-fu-ka olarak yazılır ve söylenirken, Malta ma-ru-ta olarak yazılır ve söylenir. İngilizcesi Cretan olan Gitit ise,  Ku-re-ta şeklini alır. Japonca'da L telaffuzu yoktur, R olarak söylenir ve -sadece N harfi istisna olmak suretiyle- tüm heceler sesli harfle bitmek zorundadır. Yazarın kitaplarında kullandığı bu tür seçimler haliyle dikkat çekici bir nitelik kazanıyor.

Kitap; işinden ayrılıp, üzerine bir de karısı tarafından terkedilmesiyle yön bulma arayışına giren bir adamın etrafında geçiyor. Değişik kişilikli insanlarla tanışıp, onlarla birlikte hayatı yönlenmeye başlayan bu adam tüm çabasını, terkedildiği karısının aslında büyük bir tehlikede olduğunun farkına vararak onu tekrar bulmak ve ait olduğu yere, evine dönmesine harcamaya başlıyor. Sanırım bu kitabı, kuzenimin ve arkadaşımın en favori kitabı yapan işte tam da bu temaydı. İnsanlar kendilerini kitaplardaki, filmlerdeki karakterlerle özdeşleştirirler, veya hayatlarında o gibi karakterle karşılaşma özlemini duyarlar. Kuzenim ve arkadaşım bayan oldukları için -ve sanırım henüz evli olmadıkları için- kendisini terk eden karısını aramak için büyük bir mücadeleye giren böyle bir adamın hayatlarına girmesinden büyük bir memnuniyet duyacaklardır. Oysa bir erkek için, aldatılmış ve terk edilmiş bir adam hiç de imrenilecek bir karakter olmaz.

Henüz okumamış olanlar için kitabın daha fazla ayrıntısına girmeyeyim. Ancak son olarak bu satırlara kitaptaki şu sözleri taşımak istiyorum: "Bu ülkede bir insanın anlayışı ne denli kıtsa, ulaşabileceği iktidar derecesi o denli yüksek oluyor"(s.686). Bu cümle bir Rus subay karakteri tarafından, 1940'lardaki Sovyetler Birliği için söyleniyor. Benim ilgimi çekmesinin ve bu satırlara taşıma isteği doğurmasının asıl nedeni ise, bu tanımlamanın, bugünün Türkiye'si için gayet rahat yapılabilir olması.

Zemberekkuşu'nun Güncesi, yaklaşık 750 sayfasının her biri heyecan ve sürprizlere dolu çok güzel bir eser. Yazarın geçen sene çıkan son kitabı da nihayet tercüme edilerek Türkiye'deki kitapçılarda yerini aldı. Geçtiğimiz Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday olmasına rağmen verilmemesinin hayal kırıklığını duyduğum Murakami'nin yeni kitabını bitirdiğim zaman, onun hakkında da yazacağım.

16 Ocak 2014 Perşembe

Mozart M..

Aslında aşağıdaki konu hakkında yazmaya başlamamın nedeni tamamen farklıydı. Ama konuya giriş yaptıktan sonra yazının gidişatı beni ayrı bir başlık olarak yazmaya yöneltti. Üstüne bir de oğlumla ilgili gelişmeler eklenince, uzun zamandır açık olan taslak değişti.

Bilen bilir benim klasik müziğe olan düşkünlüğümü. Adana gibi bir yerde, ortaokuldayken başlayan bu sevda bana çok şey katmıştır. Adana gibi bir yer derken yanlış anlaşılmasın; Türkiye’de sanatın zirvede olan isimleri Adana’dan çıkmıştır, Türkiye’nin dördüncü senfoni orkestrası Adana’da kurulmuştur. Sadece, benim içinde bulunduğum okul ve arkadaş ortamı bu durumu hep yadırgamış, alay ve espiri konusu yapmıştır. Öyle ki, ortaokul ve lise hayatımda bana takılan isim ‘Mozart Mutlu’ idi.

Bu merak nasıl başladı önce onu anlatayım.
13 yaşındaydım. Türkiye’de o zaman sadece TRT kanalı vardı. Her pazar günü, Hikmet Şimşek tarafından hazırlanan Pazar Konseri adlı bir program yayınlanırdı. Uzun yıllar devam eden bu programda klasik müzik konserleri yer alırdı. Bizim televizyon, evde birileri olduğu sürece hep açık olurdu. Ya biz evde yokken ya da seyretmeye değmeyen bir program olduğu zaman kapatılırdı. Bir de uyurken tabii. Pazar Konseri de genelde televizyonu kapattıran bir programdı.

Bir gün bu programda Beethoven’in Beşinci Senfonisi verildi. Odamdaydım, ders çalışmaya başlamak üzereydim. Çok tanıdık bir müzik olunca kulak kabarttım. Televizyonun başına geçip o çok ünlü temasının olduğu birinci bölüm bitene kadar hayranlıkla dinledim. Çok beğenmiştim. İkinci bölüm tanıdık gelmeyen bir müzikti ve konserin geri kalanını dinlemeden, zihnimde birinci bölümün müziğini tekrarlayarak odama çekildim.

Aklımda bu müzik hep kalmıştı ve bir şekilde kasetini bulmak istiyordum. Daha sonraki günlerden birinde annem ve babamla eve dönerken Gazi Paşa Bulvarı'nın başındaki kasetçiye sormak istedim. Babam kasetçinin önünde arabayı durdurdu. O zamanın parasıyla 500 lira verdi. Aradığımı bulmuştum. Kasetin 800 lira olduğunu öğrenince tekrar arabaya dönüp 300 lira daha istedim ve nihayet kaseti aldım.

Evdeki teybimde o ilk bölümü, sanki yeni çıkan 'hit' bir pop müzik şarkısıymış gibi, başa sarıp tekrar tekrar dinledim. Günlerce dinleyince hem ezberlemiştim hem sıkılmıştım. Bir gün başa sarmaya üşenip ilk yüzün sonuna kadar dinledim. Diğer müzikler ilgimi çekmemişti. Sonra kasetin diğer yüzünü çevirdim. Diğer yüzünde Beethoven’in Yedinci Senfonisi vardı. Dinlemeye başladım. Bir yandan önümdeki ders kitabıyla ilgileniyordum ki senfoninin ikinci bölümü başladı. Bu muhteşem müzik, ilk dinlediğimin üzerinden bunca sene geçmesine rağmen, halen beni etkilemeyi başaran nadir eserlerden biridir. Sahip olduğum kasetteki kayıt, Herbert von Karajan tarafından yönetilmiş ve Berlin Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilmişti. Her ikisinin de ne kadar ünlü ve ününü hak eden erbaplar olduklarını sonraki yıllarda daha da iyi anlayacaktım. Karajan, benim için halen önüne geçilememiş bir orkestra şefidir.

Artık Yedinci Senfoninin ikinci bölümünü tekrar tekrar dinler olmuştum. Klasik müzikte beni etkileyen bir şeyler vardı ve ben de üzerine gitmeye karar verdim. Her pazar günü Pazar Konseri programını, güzel bir şeyler daha  bulabilme heyecanıyla izlemeye başladım. Beğendiğim bir şey bulunca eserin bilgilerini bir kağıda not edip kasetini almaya başladım. Her defasında yeni bir besteci, yeni bir konser salonu, yeni bir virtüöz, yeni bir orkestra şefi izleye izleye, dinleye dinleye büyüdüm. Artık kaset alırken sadece eserleri değil, yorumcuları da sorar olmuştum. Yorumcular beni bestecilerle, besteciler beni yorumcularla tanıştırır olmuştu. Büyüdükçe daha çok öğrendim, öğrendikçe klasik müzik içimde daha çok yer etmeye başladı. Değişen hayatımla birlikte benim bir parçam oldu.

Benim bu ilgim arkadaşlarım tarafından pek umursanmıyordu ama okul öğretmenlerimin ilgisini çekmişti. Öğretmenlerimden Sevim hanım bana Nadir Nadi'nin Dostum Mozart adlı eserini önerdi, severek okudum. Üç sene boyunca okulun tiyatro çalışmalarında müzik düzenlemeleri yaptım. Bunlar her zaman beğeni topladı ve lisenin son yıllarında benden, elimdeki kasetlerden karma müzik kasetleri hazırlamam yönünde ricalar geldi[1]. Ben de seve seve yaptım, tanıdık tanımadık arkadaşlara verdim. Bir zamanlar Mozart Mutlu dedikleri kişi artık bu müziğe erişebilecekleri en iyi, hatta tek kaynaktı. Ukalâlık gibi olsun istemem ama mezun olduğum lisede, klasik müziğe olan ilginin başlaması ve artmasında benim katkılarımın olduğunu söyleme hakkına sahibim diye düşünüyorum.

Amcamın ve Ayla yengemin büyük bir klasik müzik hayranı olduklarını öğrenmem beni çok şaşırtmıştı. Çünkü 13 yaşıma gelene kadar bundan haberim olmamıştı. Amcamın bana verdiği, benden çok daha yaşlı olan plakların hatırası büyüktür. Çok istememe rağmen ailem keman dersleri almama engel oldu. Burada yazmak istemediğim sebeplerden ötürü bu isteğimi karşılamadılar.

İstanbul'a yerleştikten sonra çok sayıda konserlere gittim. Fazıl Say, İdil Biret konserleri unutamadıklarım arasında yerini almıştır. Opera ve bale gösterilerini izlediğim ve neredeyse abonesi haline gelmiş olduğum Atatürk Kültür Merkezi'nin, sanat düşmanı siyasî iktidar tarafından senelerdir kapalı tutuluyor olmasının ayıbı halen temizlenmiş değil. Ama fırsat buldukça konserlere katılımım devam ediyor. Eşim piyano çalıyor ve ilk evlilik yıl dönümümüzde ona bir piyano almıştım. Oğlumuzu kucağına oturtup piyano çalıyor.

Bu dinlemeler, anlaşılan oğlumu da etkilemiş ki, klasik müzik duyduğu zaman orkestra yönetmeye başlıyor! İki elini kaldırıyor, karşısında filarmoni orkestrası varmış da kendisi şefmiş gibi başlıyor yönetmeye. Onun müzik eğitimi almasını mutlaka istiyorum. Sanatçı olsun veya olmasın, müzik eğitimi alması için ve istediği bir enstrüman olursa öğrenmesi için ona destek olacağım.

_______________________________________________________________________________
[1] O zamanlar böyle bir kavram vardı. Biri bir kaset alır, iki kasetçalarlı teypte çoğaltılıp dağıtılırdı. Hatta kasetçiler karma kasetler hazırlayıp satarlardı.

2 Ocak 2014 Perşembe

2014

2012'de doğan oğlumun gördüğü ikinci yılbaşı da geride kaldı. 20 Aralık doğum günümde, evde annem, eşim, oğlum ve ben, dört kişi olarak küçük bir kutlama yaptık. Sonraki hafta sonunda, eşi Japon kendi Türk olan iki dost aileyi, önceki sene farklı bir evde biraraya geldiğimiz gibi, "yeni yıl partisi" adı altında kendi evimizde misafir ettik. Yılbaşı gecesi de yine annem, eşim, oğlum ve ben olmak üzere evde geçirdik. Böylece 2013ün son haftalarını, evimizde yaptığımız buluşmalarla geçirip, 2014 yılına girmiş olduk.

Nedendir bilmem, herkesin eğlendiği gibi, ya da medyada yer verilen haberlerde gördüğümüz gibi çılgınca eğlendiğim bir yılbaşı hatırlamam. Oysa, daha geniş ve yakın bir aile eşrafına sahip olan eşim, yılbaşlarını hep özel günler olarak hatırlar. Onun anlattıkları beni o kadar özendirdi ki, önümüzdeki yılbaşını Japonya'da geçirmek gibi bir fikir oluştu kafamda. Annemi burada yalnız bırakma düşüncesi ise beni biraz geri çekiyor. Ama bunları düşünmek için önümüzde koca bir yıl var ve özellikle Türkiye siyaseti olmak üzere yaşadığımız son gelişmeler 2014 Yılının pek çok değişime açık olacağını gösteriyor.

Öyle ya da böyle, bu yıl 2 yaşını dolduracak olan oğlumun gözlerimin önünde büyüyor olduğuna şahit olmak, yaptığı her değişik hareketi izlemek, benim yaptıklarımı taklit etmesi, söylediklerimizi tekrarlaması, kişileri isimleriyle tanıması, sorulara cevap vermesi, kısaca onun değişimlerini, öğrenimlerini, büyümesini görmek, takip etmek büyük mutluluk. Yeni yılda hayatımızda neler iyileşir, neler kötüleşir, şimdiden tahmin etmek zor ama oğlumla birlikte olmak, onu izlemek, gelişiminin ve değişiminin bir parçası olmak yine en büyük mutluluğumuz olacaktır.

2014'ün, ahlâk sahibi tüm insanlara güzellikler getirmesini dilerim.