4 Şubat 2014 Salı

Zemberekkuşu'nun Güncesi

Başlık, Haruki Murakami'nin aynı adlı eserinden alınmıştır. Yeni bitirdiğim bu kitabı, bir kitap kurdu olan kuzenim çok methetmişti. Ayrıca bir başka arkadaşım da bu kitabı, Murakami kitapları arasında en sevdiği olarak nitelediğini söylemişti. Hal böyle olunca, tüm eserlerini büyük bir zevkle okuduğum yazarın bu kitabını, diğer kitaplarını bitirdikten sonra okumak üzere sona ayırdım. Bu benim genel bir huyumdur aslında; örneğin, tabaktaki yemeğin en sevdiğim kısmını en son yerim ki ağzımda onun tadı kalsın. Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni de methiyeler üzerine sona bıraktım, çok da zevk alarak okudum ama benim en favori Murakami kitabım olmayı başardığını söyleyemem. Yazarın 1Q84, Sahilde Kafka ve İmkânsızın Şarkısı adlı eserleri, benim sıralamamda daha yukarıda yer alır.

Kitap, yazarın diğer eserleriyle de yer yer benzerlikler taşıyordu. Örneğin, kaybolan bir kedi ve onun bulunması için özel birisinden yardım istenmesi Sahilde Kafka kitabında da işlenmişti. Fikrimce, yazar bu fikri kafasında geliştirirken ortaya iki farklı konu çıkmış ve ikisini ayrı ayrı kitaplaştırmış. Ancak Zemberekkuşun Güncesi'nin ilk basımının 1995 iken Sahilde Kafka'nın 2002 olduğunu gözardı etmemek gerekir. Bu durumda sonraki kitabını yazarken, aynı kavramı önceki kitabından alıp kullanmak istemiş olabilir.

Ayrıca 'Kafka', Sahilde Kafka kitabının başkahramanın kullandığı takma isim iken, Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde 'Malta' ve 'Girit' takma adlarını kullanan karakterler var. Şunu da belirtelim ki, Japonca dili bu kelimelerin doğru telaffuz edilmesine ve yazılmasına olanak vermez. Kafka ka-fu-ka olarak yazılır ve söylenirken, Malta ma-ru-ta olarak yazılır ve söylenir. İngilizcesi Cretan olan Gitit ise,  Ku-re-ta şeklini alır. Japonca'da L telaffuzu yoktur, R olarak söylenir ve -sadece N harfi istisna olmak suretiyle- tüm heceler sesli harfle bitmek zorundadır. Yazarın kitaplarında kullandığı bu tür seçimler haliyle dikkat çekici bir nitelik kazanıyor.

Kitap; işinden ayrılıp, üzerine bir de karısı tarafından terkedilmesiyle yön bulma arayışına giren bir adamın etrafında geçiyor. Değişik kişilikli insanlarla tanışıp, onlarla birlikte hayatı yönlenmeye başlayan bu adam tüm çabasını, terkedildiği karısının aslında büyük bir tehlikede olduğunun farkına vararak onu tekrar bulmak ve ait olduğu yere, evine dönmesine harcamaya başlıyor. Sanırım bu kitabı, kuzenimin ve arkadaşımın en favori kitabı yapan işte tam da bu temaydı. İnsanlar kendilerini kitaplardaki, filmlerdeki karakterlerle özdeşleştirirler, veya hayatlarında o gibi karakterle karşılaşma özlemini duyarlar. Kuzenim ve arkadaşım bayan oldukları için -ve sanırım henüz evli olmadıkları için- kendisini terk eden karısını aramak için büyük bir mücadeleye giren böyle bir adamın hayatlarına girmesinden büyük bir memnuniyet duyacaklardır. Oysa bir erkek için, aldatılmış ve terk edilmiş bir adam hiç de imrenilecek bir karakter olmaz.

Henüz okumamış olanlar için kitabın daha fazla ayrıntısına girmeyeyim. Ancak son olarak bu satırlara kitaptaki şu sözleri taşımak istiyorum: "Bu ülkede bir insanın anlayışı ne denli kıtsa, ulaşabileceği iktidar derecesi o denli yüksek oluyor"(s.686). Bu cümle bir Rus subay karakteri tarafından, 1940'lardaki Sovyetler Birliği için söyleniyor. Benim ilgimi çekmesinin ve bu satırlara taşıma isteği doğurmasının asıl nedeni ise, bu tanımlamanın, bugünün Türkiye'si için gayet rahat yapılabilir olması.

Zemberekkuşu'nun Güncesi, yaklaşık 750 sayfasının her biri heyecan ve sürprizlere dolu çok güzel bir eser. Yazarın geçen sene çıkan son kitabı da nihayet tercüme edilerek Türkiye'deki kitapçılarda yerini aldı. Geçtiğimiz Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday olmasına rağmen verilmemesinin hayal kırıklığını duyduğum Murakami'nin yeni kitabını bitirdiğim zaman, onun hakkında da yazacağım.

16 Ocak 2014 Perşembe

Mozart M..

Aslında aşağıdaki konu hakkında yazmaya başlamamın nedeni tamamen farklıydı. Ama konuya giriş yaptıktan sonra yazının gidişatı beni ayrı bir başlık olarak yazmaya yöneltti. Üstüne bir de oğlumla ilgili gelişmeler eklenince, uzun zamandır açık olan taslak değişti.

Bilen bilir benim klasik müziğe olan düşkünlüğümü. Adana gibi bir yerde, ortaokuldayken başlayan bu sevda bana çok şey katmıştır. Adana gibi bir yer derken yanlış anlaşılmasın; Türkiye’de sanatın zirvede olan isimleri Adana’dan çıkmıştır, Türkiye’nin dördüncü senfoni orkestrası Adana’da kurulmuştur. Sadece, benim içinde bulunduğum okul ve arkadaş ortamı bu durumu hep yadırgamış, alay ve espiri konusu yapmıştır. Öyle ki, ortaokul ve lise hayatımda bana takılan isim ‘Mozart Mutlu’ idi.

Bu merak nasıl başladı önce onu anlatayım.
13 yaşındaydım. Türkiye’de o zaman sadece TRT kanalı vardı. Her pazar günü, Hikmet Şimşek tarafından hazırlanan Pazar Konseri adlı bir program yayınlanırdı. Uzun yıllar devam eden bu programda klasik müzik konserleri yer alırdı. Bizim televizyon, evde birileri olduğu sürece hep açık olurdu. Ya biz evde yokken ya da seyretmeye değmeyen bir program olduğu zaman kapatılırdı. Bir de uyurken tabii. Pazar Konseri de genelde televizyonu kapattıran bir programdı.

Bir gün bu programda Beethoven’in Beşinci Senfonisi verildi. Odamdaydım, ders çalışmaya başlamak üzereydim. Çok tanıdık bir müzik olunca kulak kabarttım. Televizyonun başına geçip o çok ünlü temasının olduğu birinci bölüm bitene kadar hayranlıkla dinledim. Çok beğenmiştim. İkinci bölüm tanıdık gelmeyen bir müzikti ve konserin geri kalanını dinlemeden, zihnimde birinci bölümün müziğini tekrarlayarak odama çekildim.

Aklımda bu müzik hep kalmıştı ve bir şekilde kasetini bulmak istiyordum. Daha sonraki günlerden birinde annem ve babamla eve dönerken Gazi Paşa Bulvarı'nın başındaki kasetçiye sormak istedim. Babam kasetçinin önünde arabayı durdurdu. O zamanın parasıyla 500 lira verdi. Aradığımı bulmuştum. Kasetin 800 lira olduğunu öğrenince tekrar arabaya dönüp 300 lira daha istedim ve nihayet kaseti aldım.

Evdeki teybimde o ilk bölümü, sanki yeni çıkan 'hit' bir pop müzik şarkısıymış gibi, başa sarıp tekrar tekrar dinledim. Günlerce dinleyince hem ezberlemiştim hem sıkılmıştım. Bir gün başa sarmaya üşenip ilk yüzün sonuna kadar dinledim. Diğer müzikler ilgimi çekmemişti. Sonra kasetin diğer yüzünü çevirdim. Diğer yüzünde Beethoven’in Yedinci Senfonisi vardı. Dinlemeye başladım. Bir yandan önümdeki ders kitabıyla ilgileniyordum ki senfoninin ikinci bölümü başladı. Bu muhteşem müzik, ilk dinlediğimin üzerinden bunca sene geçmesine rağmen, halen beni etkilemeyi başaran nadir eserlerden biridir. Sahip olduğum kasetteki kayıt, Herbert von Karajan tarafından yönetilmiş ve Berlin Filarmoni Orkestrası tarafından icra edilmişti. Her ikisinin de ne kadar ünlü ve ününü hak eden erbaplar olduklarını sonraki yıllarda daha da iyi anlayacaktım. Karajan, benim için halen önüne geçilememiş bir orkestra şefidir.

Artık Yedinci Senfoninin ikinci bölümünü tekrar tekrar dinler olmuştum. Klasik müzikte beni etkileyen bir şeyler vardı ve ben de üzerine gitmeye karar verdim. Her pazar günü Pazar Konseri programını, güzel bir şeyler daha  bulabilme heyecanıyla izlemeye başladım. Beğendiğim bir şey bulunca eserin bilgilerini bir kağıda not edip kasetini almaya başladım. Her defasında yeni bir besteci, yeni bir konser salonu, yeni bir virtüöz, yeni bir orkestra şefi izleye izleye, dinleye dinleye büyüdüm. Artık kaset alırken sadece eserleri değil, yorumcuları da sorar olmuştum. Yorumcular beni bestecilerle, besteciler beni yorumcularla tanıştırır olmuştu. Büyüdükçe daha çok öğrendim, öğrendikçe klasik müzik içimde daha çok yer etmeye başladı. Değişen hayatımla birlikte benim bir parçam oldu.

Benim bu ilgim arkadaşlarım tarafından pek umursanmıyordu ama okul öğretmenlerimin ilgisini çekmişti. Öğretmenlerimden Sevim hanım bana Nadir Nadi'nin Dostum Mozart adlı eserini önerdi, severek okudum. Üç sene boyunca okulun tiyatro çalışmalarında müzik düzenlemeleri yaptım. Bunlar her zaman beğeni topladı ve lisenin son yıllarında benden, elimdeki kasetlerden karma müzik kasetleri hazırlamam yönünde ricalar geldi[1]. Ben de seve seve yaptım, tanıdık tanımadık arkadaşlara verdim. Bir zamanlar Mozart Mutlu dedikleri kişi artık bu müziğe erişebilecekleri en iyi, hatta tek kaynaktı. Ukalâlık gibi olsun istemem ama mezun olduğum lisede, klasik müziğe olan ilginin başlaması ve artmasında benim katkılarımın olduğunu söyleme hakkına sahibim diye düşünüyorum.

Amcamın ve Ayla yengemin büyük bir klasik müzik hayranı olduklarını öğrenmem beni çok şaşırtmıştı. Çünkü 13 yaşıma gelene kadar bundan haberim olmamıştı. Amcamın bana verdiği, benden çok daha yaşlı olan plakların hatırası büyüktür. Çok istememe rağmen ailem keman dersleri almama engel oldu. Burada yazmak istemediğim sebeplerden ötürü bu isteğimi karşılamadılar.

İstanbul'a yerleştikten sonra çok sayıda konserlere gittim. Fazıl Say, İdil Biret konserleri unutamadıklarım arasında yerini almıştır. Opera ve bale gösterilerini izlediğim ve neredeyse abonesi haline gelmiş olduğum Atatürk Kültür Merkezi'nin, sanat düşmanı siyasî iktidar tarafından senelerdir kapalı tutuluyor olmasının ayıbı halen temizlenmiş değil. Ama fırsat buldukça konserlere katılımım devam ediyor. Eşim piyano çalıyor ve ilk evlilik yıl dönümümüzde ona bir piyano almıştım. Oğlumuzu kucağına oturtup piyano çalıyor.

Bu dinlemeler, anlaşılan oğlumu da etkilemiş ki, klasik müzik duyduğu zaman orkestra yönetmeye başlıyor! İki elini kaldırıyor, karşısında filarmoni orkestrası varmış da kendisi şefmiş gibi başlıyor yönetmeye. Onun müzik eğitimi almasını mutlaka istiyorum. Sanatçı olsun veya olmasın, müzik eğitimi alması için ve istediği bir enstrüman olursa öğrenmesi için ona destek olacağım.

_______________________________________________________________________________
[1] O zamanlar böyle bir kavram vardı. Biri bir kaset alır, iki kasetçalarlı teypte çoğaltılıp dağıtılırdı. Hatta kasetçiler karma kasetler hazırlayıp satarlardı.

2 Ocak 2014 Perşembe

2014

2012'de doğan oğlumun gördüğü ikinci yılbaşı da geride kaldı. 20 Aralık doğum günümde, evde annem, eşim, oğlum ve ben, dört kişi olarak küçük bir kutlama yaptık. Sonraki hafta sonunda, eşi Japon kendi Türk olan iki dost aileyi, önceki sene farklı bir evde biraraya geldiğimiz gibi, "yeni yıl partisi" adı altında kendi evimizde misafir ettik. Yılbaşı gecesi de yine annem, eşim, oğlum ve ben olmak üzere evde geçirdik. Böylece 2013ün son haftalarını, evimizde yaptığımız buluşmalarla geçirip, 2014 yılına girmiş olduk.

Nedendir bilmem, herkesin eğlendiği gibi, ya da medyada yer verilen haberlerde gördüğümüz gibi çılgınca eğlendiğim bir yılbaşı hatırlamam. Oysa, daha geniş ve yakın bir aile eşrafına sahip olan eşim, yılbaşlarını hep özel günler olarak hatırlar. Onun anlattıkları beni o kadar özendirdi ki, önümüzdeki yılbaşını Japonya'da geçirmek gibi bir fikir oluştu kafamda. Annemi burada yalnız bırakma düşüncesi ise beni biraz geri çekiyor. Ama bunları düşünmek için önümüzde koca bir yıl var ve özellikle Türkiye siyaseti olmak üzere yaşadığımız son gelişmeler 2014 Yılının pek çok değişime açık olacağını gösteriyor.

Öyle ya da böyle, bu yıl 2 yaşını dolduracak olan oğlumun gözlerimin önünde büyüyor olduğuna şahit olmak, yaptığı her değişik hareketi izlemek, benim yaptıklarımı taklit etmesi, söylediklerimizi tekrarlaması, kişileri isimleriyle tanıması, sorulara cevap vermesi, kısaca onun değişimlerini, öğrenimlerini, büyümesini görmek, takip etmek büyük mutluluk. Yeni yılda hayatımızda neler iyileşir, neler kötüleşir, şimdiden tahmin etmek zor ama oğlumla birlikte olmak, onu izlemek, gelişiminin ve değişiminin bir parçası olmak yine en büyük mutluluğumuz olacaktır.

2014'ün, ahlâk sahibi tüm insanlara güzellikler getirmesini dilerim.

3 Aralık 2013 Salı

Tatar İbrahim Japonya'da

Tatar İbrahim, Japonya'ya gittiğinde sokakların temiz olmasına çok şaşırmış. Onu daha da şaşırtan şey ise, sokakları temizleyenler olmuş. İnsanların sadece evlerini değil, sokakları da temizlediğini görüp imrenmiş ve bunu hatıralarına yazmış.

Bahsettiğimiz kişi, tarih sayfalarına "Japonya'ya islamı getiren kişi" olarak geçen, 1857-1944 yılları arasında yaşamış olan Abdürreşid İbrahim Efendi'dir. Tatar Türklerinden olup, Sibirya'nın Tobolsk ilinde doğmuştur. Kendisi hakkında çok sayıda bilgiye erişmek mümkün, ancak benim burada aktaracaklarımı bulmanız pek mümkün olmayabilir çünkü Japonca yayınlanan bir kitaptan alıntılar vereceğim ve kendi deneyimlerimi ekleyeceğim. Türkçe'de yayınlanmamış olan bu kitap, kendisinin hatıralarını, gözlemlerini ve öne sürdüğü bazı fikirleri içeriyor.

Örneğin:

Japonlar neden kısa boylu

"Japon kadınlar hemen hemen her sene doğum yapıyor ve sırtlarında çocuklarıyla tarlada çalışmaya devam ediyorlar. Yeni bebeklerini 8-10 yaşındaki diğer çocuklarının himayesine veriyorlar ve kendileriyle birlikte 8-10 yaşındaki çocukları da sırtlarında bebek taşıyarak oyun oynuyorlar. Küçük yaşlardan beri çocuk taşıdıkları için bu ağırlık boylarının uzamasına engel oluyor ve olgunluk yaşlarında bu yüzden kısa boylu kalıyorlar. Ayrıca bebekler, sırta şal ile sıkıştırılarak bağlandıkları için de kemikleri uzamıyor."

Anlaşılan, Abdürreşid İbrahim Efendi, Darwin yerine Lamarck'ın evrim teorisini benimsemiş!

Daha önce kısa bir süreliğine uğradığı Japonya'ya 1902'de tekrar giden Abdürreşid İbrahim, Rusya ve Japonya ilişkilerini inceleyip İstanbul'a aktarır. Japonların Müslümanlığa yatkın olduklarını Padişaha bildirir ve Müslümanlığın yayılması için yardım ister. Rus karşıtı faaliyetleri nedeniyle Rusya'nın ricasıyla İstanbul'a geri çağırılır ve 1903'te döner. Rusya'da yaşayan Müslümanlara yönelik kitapları bahane eden Rusya'nın İstanbul üzerindeki baskılarının devam etmesi ile nihayet 1904'te sınır dışı edilerek Rusya'ya teslim edilir. Ancak Rusyalı Türklerin baskısı sonucu, iki hafta hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılır.

Tahliye olduktan sonra Petersburg'a yerleşip kurduğu matbaa ile dinî ve siyasî eserler yayımlar. Sırasıyla kapatılan, Ülfet adlı Türkçe dergi, Tilmiz adlı Arapça dergi, Serke adlı Kazak şiveli dergi yayımlar. Rus egemenliği altındaki Türklerin birlik olması için mücadele veren Abdürreşid İbrahim Efendi, başka eserler de yayımlar, toplantılar yapar ve hepsinde de Rus otoritelerin engelleriyle karşılaşır ve 1906'da Rusya'dan ayrılmak zorunda kalır.

1910'a kadar tekrar seyahatlere başlar ve Japonya'yı 1908'de tekrar ziyaret eder. 1911'de, Mustafa Kemal'in Derne Komutanı olarak görev yaptığı Trablusgarp Savaşı'na katılır. 1918'e kadar savaşlarda görevler alır ve tekrar seyahate çıkar. Sibirya, Ukrayna, Almanya, Litvanya, Doğu Türkistan ve Rusya'yı dolaştıktan sonra Konya'ya yerleşir. 1925'ten itibaren tekrar yollara düşer. 1933 yılında son kez Japonya'ya gider ve Tokyo'da hayatını kaybettiği 1944'e kadar orada kalır.

Eşimin çevirisi ile aktardığım ve aktaracağım alıntıların yer aldığı kitap, Ayako isimli bir arkadaşımıza ait. Ayako-san, Japonya'da Osmanlı Tarihi Ve Kültürü üzerine üniversite tahsili görmüş. Kendisinin hocalıklarını da yapmış olan Kaori Komatsu ve Hisao Komatsu isimli karı-koca bilim adamları tarafından kaleme alınan kitap, esas olarak Abdürreşid İbrahim'in Osmanlıca yayınlanan Âlem-i İslâm ve Japonya'da İntişar-i İslâmiyet adlı kitabının incelemesini oluşturuyor. Komatsular, kendi eserlerini yazarken, bu kitabı orjinal dilinde incelemişler. Kendilerine Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Selçuk Esenbel ve Selim Deringil destek olmuş. Kitabı Türkçe de yayınlamak istemişler ancak Abdürreşid İbrahim'in adı geçen eserinin çevirisi zaten yayınlanmış olduğu için vazgeçilmiş ve sadece Japonca yayınlanmış. Yazarlar, o yıllardaki Japonya'nın bir yabancı gözüyle aktarımlarını inceleyerek, irdeleyerek ve eleştirerek kendi kitaplarını oluşturmuşlar. İlk basımı 1991'de yapılan eseri de, Türkçe telaffuz ile 'Japonya' olarak adlandırmışlar [1].

Abdürreşid İbrahim Efendi'nin başka bir gözlemiyle devam edelim:

İnsan arabası

"Osmanlı'da öküz arabaları var, öküzler araba çekiyor; Avrupa'da at arabaları var, atlar araba çekiyor; Japonya'da ise arabaları insanlar çekiyor."

Şu an bile Japonya'da bu tür arabaları görmek mümkün. Ancak şimdilerde turistik amaçlı olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Ya da geleneksel düğün törenlerinde gelin ve damat bu arabada taşınıyor. Bahsi geçen taşıt, iki tekerlek üzerine oturtulmuş, yarım fayton şeklinde, iki kişilik bir araba. Binildikten sonra sürücü kişi, arabaya bağlı iki çubuğun arasına girip, el arabasını tersten tutup çeker misali yolcularını taşıyor. Bu işi yapmak o kadar güç ki, yapanların tamamını kan ter içinde kalmış görüyorsunuz. Orjinal adı Jinrikişa olan taşıt, kelime anlamı olarak 'insan gücü ile çalışan taşıt' anlamına geliyor: jin (insan/kişi) + riki(güç) + şa(taşıt). Meselâ, elektrik ve taşıt kelimelerinin birleşmesinden oluşan Denşa, tren demek. Günümüzde, pedallı veya motorlu hatta güneş enerjili olan üç tekerlekli taşıtlara verilen İngilizce Rickshaw kelimesinin kökeni budur. Japonya'ya ilk kez gittiğimde ben de bu jinrikişaları görmüştüm ama Abdürreşid İbrahim'in bakış açısıyla düşünmemiştim.

Sunay Akın'ın çok güzel anlatımıyla, "Dünyanın en doğusunda, sabah ezanının ilk okunduğu camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırmıştır." Bu bilgiye itiraz edenlerin de olmasının yanısıra, tarihçi Sinan Meydan, bu tezleri tam olarak doğrulayacak belgelere ulaşmak üzere olduğunu belirtiyor [2]. Atatürk'ün katkılarıyla 1938'de tamamlanan işte bu Tokyo Camii'nin ilk imamı Abdürreşid İbrahim Efendidir [3]. Tokyo Camii 1986 yılında maalesef yıkılmıştır. Tekrar cami yapılması şartıyla, arazisi Türkiye'ye hibe edilmiştir ve bugünkü Tokyo Camii 2000 yılından bu yana hizmet vermektedir.

Japon kadınların göğüsleri neden küçük

"Kadınlar, çocuklarını bir şal ile vücutlarına bağlayarak sırtlarında taşıyor. Bu şal göğüslerine baskı yaptığı için kadınların göğüsleri küçük kalıyor."

Sumo Güreşçisinin Bebeği

Abdürreşid İbrahim, "çok iri" diyerek Japon Sumo güreşçilerinden de bahsediyor. Bir arkadaşının söylediklerinden aktararak, bir Sumo güreşçisinin bir bebeği olmuş ve bebek henüz 6 aylıkken 39 kiloya ulaşmış! A.İbrahim, buna inanmış olacak ki notlarına almadan edememiş. 2011 senesinde Nagoya'ya gittiğim zaman Sumo güreşleri orada yapılıyordu. Güreşleri izleme şansım olmadı çünkü hem planlamış olduğum başka bir işim vardı, hem de çok arka sıralarda, yani izlenmeye değmeyecek kadar arkalarda yer vardı. Önlerdeki yerler tamamen doluydu ama boş olsaydı bile abartılı derecede çok pahalıydı. Bu durum bir bakıma Japonların kendi millî sporlarına ne kadar sahip çıktıklarının da bir göstergesidir. Müsabakaların yapılıyor olması sebebiyle Sumo güreşçilerini etrafta görmek mümkün oldu. Sokakta yürürken bile geleneksel kıyafetleri giyme zorunluluğu olan Sumo güreşçilerine rastgelmiş olmak, benim için de ilginç bir hatıradır. Gelecek seferki gidişlerimde fırsat bulursam (ve paraya kıyarsam) güreşleri izlemeyi umuyorum.

Japonya'nın güvenli bir yer olması

Abdürreşid İbrahim, Japonya'ya gemi ile gelir. Tokyo'ya giden trene binmeden önce valizlerini bir görevliye teslim etmek durumunda kalır. Kendisinin kandırıldığını, valizini bir daha göremeyeceğini düşünür çünkü çalınmaması için Rusya'da iple bağlamak gerekmektedir. Ama Tokyo'da indiği zaman valizi tekrar kendisine teslim edilince çok şaşırır. Görevliye bahşiş vermek ister ama kabul edilmez, bunu yapmanın görevleri olduğu söylenir. (Japonya'da bugün de hiçbir yerde bahşiş kabul edilmez, hatta vermeye kalkışmak ayıp karşılanır. İlk gittiğim zaman beni en çok şaşırtan şeylerden biri bu idi. Çok saygılı, kusursuz hizmet alıyorsunuz ve bu, bahşiş almak için değil müşteriyi memnun etmeyi görev kabul ettikleri için yapılıyor.MS).

A.İbrahim Efendi, bir gün postaneye gider ve bazı eşyaları paketleyip göndermek istediğini söyler. Görevli, eşyaları açık bir şekilde ondan alır ve kendisinin paketlemesi gerektiğini söyler. Abdürreşid İbrahim Efendi kabul etmek zorunda kalıp eşyaları bırakarak oradan ayrılır. Daha sonra eksiksiz ve sağ salim olarak yerine ulaştığını öğrenince Japonya'nın güvenli bir yer olduğuna olan inancı pekişir.

Keşke bu kitap Türkçe de yayınlansaydı da tamamını kendi lisanımda okuyabilseydim. Abdürreşid İbrahim'in çevirisi yapılan kitabının iki cilt olarak yayınlandığı bilgisine ulaştım ama kitapçılarda bulamadım. Elime geçirebildiğim zaman çok sevineceğim.
_______________________________________________________________________________
[1] Japonya'nın Japoncası 'Nihon'dur. Kitabın adı ise katakana alfabesiyle ジャポンヤ, yani 'Japonya'dır.
[2] bkz. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=363:atatuerkuen-camileri-paristeki-ve-japonyadaki-ezanlarn-srr&catid=62:yazlar&Itemid=228
[3] Bazı kaynaklarda ilk imamın Abdülhay Kurban Ali olduğu belirtilmektedir.
Diğer kaynaklar:
* http://tr.wikipedia.org/wiki/Abd%C3%BCrre%C5%9Fid_%C4%B0brahim#Japonya_Y.C4.B1llar.C4.B1
* http://www.oldphotosjapan.com/
* http://www.baxleystamps.com/litho/ogawa/ogawa_customs_manners.shtml
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Tokyo_Camii_2009.jpg