12 Ağustos 2013 Pazartesi

Bayramda Sapanca

Oğlumun ilk havuz deneyimi düşündüğümden daha kolay, daha keyifli oldu.

Bayramın en sevmediğim, en çekindiğim yanı yolculuğa arabayla çıkmaktır. Zor bir yolculuğa katlanıp tatil yerine kazasız belasız ulaşabilirseniz, güzelce dinlenirsiniz, eğlenirsiniz, sonra dönüş yolculuğu eziyetine katlanmak zorunda kalırsınız.

Aslında tatile çıkmak gibi bir planımız yoktu ama şirketim arife gününü tam gün tatil ilan edince bir yerlere gitmek istedik. Ayarlamak için geç olduğundan gitmek istediğim Çeşme gibi yerler tamamen doluydu. Seçenekler azalınca Sapanca'da karar kıldık. Bayram dolayısıyla tavan yapmış olan fiyata katlanmak zorunda kalıp, Güral Spa Otel'de, arife gecesi ve ertesi gece olmak üzere iki gecelik yer ayırttık. Yola sabah çok erken çıkmamıza rağmen, hatta birçok şirkette sabah mesaileri olmasına rağmen 120 kilometrelik yolu tamamlamak üç saatten fazla sürdü. TEM yolunda adım adım ilerleyerek öğlene yakın bir saatte otele ulaştık.

Otel, ormanın tam ortasına inşa edilmiş, desem yeridir. Havuza bile ağaçların gölgesi altında giriyor, kuş cıvıltılarıyla uyanıyorsunuz. Odalar rahat, temiz. Havuz suyu iyonize edilerek temiz tutuluyor, klor kullanılmadığı için rahatsızlık yaratmıyor. Spa bölümünde hamam, sauna, Fin saunası, aromaterapi buhar odası, kapalı havuz, 'tepideryum' dinlenme odası ortak kullanıma açık. Yemekler çok çeşitli ve lezzetli. Yaş ortalaması yüksek ama ortak kullanım alanlarının hiçbiri kalabalık değil. Hatta çoğunu birçok kez bizden başka kimse yokken kullanma imkanı bulabildik.


Oğlumu ilk kez havuza girdirmek, eşim ve benim için heyecan vericiydi. İlk anlardaki endişemiz çabuk geçti. Eren'i simidinin içine yerleştirdikten sonra birlikte suya girdik. Belli belirsiz bir şaşkınlığın dışında bir tepki göstermedi; korkma, bağırma, ağlama, üşüme, titreme, kızma, sevinme, gülme yoktu. Sadece değişmeyen yüz ifadesiyle etrafı seyretti. O halinden şikayetçi olmayınca biz memnun olduk, birlikte yüzdük, resimler çektik. Artık simitsiz, kolluksuz ilk yüzeceği, ilk kulaçlarını atacağı zamanları bekliyoruz.



Otele öğlen civarı girip, odadan çıkış işlemlerini yaptıktan sonra da akşama kadar kalabildiğimiz için neredeyse üç günlük bir tatil oldu. Bayramın ilk günü olan cuma günü kimse yollara düşmediği için de dönüş yolculuğumuz çok rahat geçti. Hafta sonunu da evde dinlenerek geçirdik. Aynı yere tekrar gitmek isteyeceğimiz kesin gibi görünüyor. Özellikle, eğer tekrar Türkiye'ye gelme fırsatı bulurlarsa eşimin annesi ve babasını götürmek istiyorum. Tam onları sevebileceği bir yer.

6 Ağustos 2013 Salı

Hiroşima

Hiroşima'ya 2009 yılının Mart ayı sonunda gittiğim zaman bu kadar yeşil bir kentle karşılaşacağımı tahmin etmemiştim. Ama duygu dolu anlar yaşayacağımı biliyordum. Bloguma henüz başlamadan önce yapmış olduğum bu ziyareti yazmak için, atom bombası atılmasının yıldönümü olan bugünü tercih ettim.

Trenden inip dışarı çıktığınızda sizi ilk karşılayan bina, atom bombası atılan şehrin simgesi haline gelmiş olan, yarı yıkık 'A-Bomb Dome' (A-Bombası Kubbesi) olarak bilinen binadır. Sergilere ev sahipliği yapması için inşa edilmiş olan bu binanın kendisi bugün sergi halindedir. Bu binanın hemen yan tarafında beş kademeli bir anıt yer alır. Bu anıt, savaş döneminde hava saldırılarından kaynaklanan yangınların yayılmasını önlemek gibi çeşitli ihtiyaçların karşılanması için seferber edilen öğrencilerin anısına yapılmıştır. Çünkü seferber edilmiş olan 8400 öğrencinin 6300'ü atom bombası düştüğü gün ölmüştür.



Anma törenlerinin de yapıldığı Hiroşima Parkı geniş bir alan üzerinde kuruludur ve Hiroşima Müzesi bu park içinde yer alır. Müzeye girdiğim zaman alışageldiğimin dışında, hüzün ve dehşet yüklü bir ambiyans vardı. Sergilenenler ise tüyler ürperticiydi. Müzenin ilk salonunda Hiroşima'nın bomba atılmadan önceki ve hemen sonraki halleri maket olarak sergilenir. Bu terör gözler önüne serildikten sonra, bombadan etkilenmiş yüzlerce eşyayı ve resmi gözyaşlarınızı tutamayarak izlersiniz.




Müzede bulunan eşyalar arasında, bombanın atıldığı anı gösteren bir saat yer alır. Bu saat o an bir insanın kolundadır, sahibi ölmüştür ve saat o an durmuş, nihayet kendini müzede bulmuştur. Bombanın yaydığı sıcaklıkla eriyip birbirine geçmiş yemek kaseleri vardır. Bunlar o an bir evin mutfak rafındadır. Erimiş tren rayları, neredeyse kül haline gelmiş bir çocuk bisikleti, erimiş insan tırnakları, deriler, saçlar... Tüm bunların arasında ise beni en çok etkileyen Sadako Sasaki isimli kız için ayrılmış bölümdür.





Sadako

Hiroşima'nın benim için sembolü Sadako isimli kızdır. Beni en çok yaralayan onun hikayesidir çünkü. Atom bombası, yaşadığı şehre düştüğünde Sadako henüz 2 yaşındaymış. Nükleer etki vücudunda kendisini göstermeye başladığında ise 11 yaşında. Önce boynunda ve kulaklarının arkasında şişlikler oluşmuş, daha sonra da bacaklarında mor lekeler belirmiş. Küçük kıza lösemi teşhisi konmuş (atom bombası düştükten sonraki yıllarda özellikle çocuklarda ortaya çıktığı görülen lösemi hastalıklarının, bombanın radyasyon etkisinden kaynaklandığı 1950'li yılların başında kesinlik kazanmıştı).

Sadako, 1955 yılında hastanede tedavi altına alınır. Kendisini ziyarete gelen en yakın arkadaşı Çizuko, kağıt katlama sanatı origami ile kendisine kağıttan bir turna kuşu yapar. Eski bir Japon inanışına göre origami ile 1000 tane turna kuşu yapan bir kişinin dileği kabul olurmuş. Bu inançla iyileşmeyi dileyen Sadako 1000 tane turna kuşu yapmaya koyulur. Yeterli kağıt olmadığı için sağdan soldan topladığı tıbbi ambalaj kağıtlarını kullanır. Başka hastaların odalarına girerek onlara verilen hediyelerin paket kağıtlarını rica eder. Arkadaşı Çizuko da ona okuldan kağıt getirmektedir. Kardeşi ise yapmış olduğu her turnayı biriktirip asmaktadır. Ancak Sadako'nun durumu ağırlaşır ve henüz 644 tane yapabilmişken 12 yaşında hayata veda eder.

Amerika'nın 'Little Boy', yani Küçük Oğlan adını verdiği atom bombası, küçük bir kızın hayatını işte böyle elinden alır.

Hiroşima Müzesi'nde ve Hiroşima Parkı'nda, Sadako için ayrıca birer bölüm ayrılmış. Müzede, Sadako'nun kendisinin yapmış olduğu kağıttan turnalar da sergilenmekte. Parkta ise, kendisini elinde kağıttan bir turna tutarken gösteren heykelin yanı sıra, insanların 1000e tamamladığı kağıttan turnaları getirip bıraktığı bir anıt yer alır. 



Atom Bombası Neden Atıldı?

Cevap basit: masum insanlar ölsün diye.
Hiroşima, ABD terörünün en açık şekilde dünyanın gözleri önüne serildiği yerdir. Sadece ve sadece siviller hedef alınmıştır. ABD, terörünü perçinlemek ve tüm dünyaya duyurmak istercesine hemen üç gün sonra da Nagasaki'ye atom bombası atarak oradaki masum insanları da katletmiştir. Üst üste iki kere aynı katliamı yaptığı için kamu oyunu ve dünya tarihini 'kaza idi' diyerek kandıramayacağını bilen ABD, bu insanlık suçunu örtbas etmek için şu savunmayı yaptı: "savaşının sona ermesi için gerekliydi." Ancak ortaya çıkan belgeler bize gösteriyor ki, Mariana Adaları'nı kaybeden Japonya için, Almanya'nın Mayıs 1945'te teslim olmasıyla tüm gücünü Japonya'ya odaklayan Müttefikler karşısında savaş zaten kaybedilmişti. Müttefikler, Churchill'in de itiraf ettiği gibi, Japon imparatorunun teslim olmak için çareler aradığını, çözmüş oldukları haberleşme kodlarından biliyorlardı. Zira, hava kuvvetleri komutanı General Hap Arnold, haziran 1945'te savaşın ne zaman biteceğini sormuştu, çünkü B-29'ların komutanı General Curtis LeMay, Eylül ya da Ekim 1945 gibi bombalanacak bir hedef kalmayacağını kendisine rapor etmişti. Hatta genel kurmay başkanı Amiral Willaim Leahy, "Eylül 1944 başında, havadan ve denizden tamamen abluka altına alınmış olan Japonya'nın zaten savaşı neredeyse kaybetmiş olduğunu" yazmıştı. Ancak mesele şuydu: Müttefikler Japonya'nın 'koşulsuz' teslim olmasını istiyorlardı. Bu sorunu çözmek için de, zaten B-29'larla üzerlerine bomba yağdırdıkları şehirleri, daha az zahmetli bir yöntemle, atom bombasıyla yok etmek istemişlerdi. Ve bunu da 3 gün arayla iki kez yaptılar. Yani ABD bilerek ve isteyerek masum insanları katletti. ABD, sadece öldürmek istediği için o insanları öldürdü. Daha sonraki yıllarda katliamlarını Vietnam'da sürdürdü. Bugün ise Müslüman coğrafyada devam ettiriyor. Kendi halkı tarafından 'bebek katili' unvanı verilmiş dünyanın yegane askeridir ABD askeri.


Hiroşima'yı bir gün tekrar ziyaret edeceğim. Bunun yanı sıra henüz gitmediğim Nagasaki'yi de ziyaret listeme almış bulunmaktayım.

kaynaklar:
- "Hiroshima: Was it absolutely necessary?", Duo Long. http://www.spectacle.org/696/long.html
- Wikipedia
- Resimlerin tamamı kandi çektiklerimdir

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Akvaryum Ziyaretleri

Hem ramazan hem de okulların tatil olduğu yaz dönemi birleşince hafta sonu İstanbul'da bir yerden diğerine arabayla gitmek çok rahat. Pazar günü Göztepe'den Florya'ya gitmek yaklaşık yarım saat sürdüğü gibi, daha yoğun olur diye tahmin ettiğim dönüşümüz bile hemen hemen o kadar sürdü.

İşe gireli bir sene dolmadığı için bu yaz izin kullanamayacağım. Bu yüzden elimizde kalan hafta sonlarını güzel değerlendirmeye çalışıyoruz. Dün, bir süredir eşimin de çok istediği Florya'daki İstanbul Akvaryum'u ziyaret ettik. Tahmin ettiğimden çok daha güzel yapılmış olan bu akvaryuma dün ilk giriş yapan ziyaretçiler ben, eşim, annem ve oğlum olduk.


Ömründe ilk kez böyle büyük bir akvaryuma gelen annem için heyecan verici bir ziyaret oldu. Gerçi oğlum için de ilkti ama o henüz 14 aylık olduğu için neler olup bittiğinin pek farkında değildi. Bense dördüncü kez böyle bir zevki tadıyordum ve bunların ilk üçü Japonya'daydı.

İstanbul Akvaryum konum itibarıyla da güzel bir yere inşa edilmiş. Florya sahil şeridi üzerindeki binadan Marmara Denizi'nin müthiş manzarasını seyretmek çok keyifli. Atatürk Havaalanı'na iniş yapan uçakları, neredeyse başınızın üzerinden geçerken izlemek de mümkün.


Akvaryum, dünyanın farklı yerlerindeki denizlere göre bölümlendirilmiş ve gezi güzergâhı bunun üzerine kurgulanmış. Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz ve Boğazlar olarak Türkiye denizlerine ait deniz canlılarının sergilendiği akvaryumda, Atlantik, Kızıldeniz, Pasifik denizleri gibi farklı yerlerden getirtilen deniz canlılarını görmek de mümkün. Yan tarafının hâlâ inşaat halinde bulunması ileride yeni bölümlerin de açılması ihtimalini akıllara getiriyor. Meselâ, görmeye alışık olduğum yunuslar ve penguenler İstanbul Akvaryum'da henüz yoktu. Gerçi bugün Türkiye gündeminde farklı bir şekilde yer eden penguenlerin getirtilmesini bir süre için pek mümkün görmüyorum!



Yeri gelmişken Japonya'da ziyaret etmiş olduğum akvaryumlardan da biraz bahsedeyim.

2007 senesinde ilk kez Japonya'ya gittiğimde, henüz evli değilken eşimle birlikte Nagoya'daki akvaryuma gitmiştik. Nagoya Limanı Halk Akvaryumu olarak adlandırılan yapı içinde, daha önce sadece televizyondan izlediğim yunus gösterilerini canlı olarak izleme imkanı bulmuştum. Şimdiye kadar gördüğüm tek katil balinayı da orada gördüm.




2010 senesinde eşim, annesi ve babasıyla, Ertuğrul Fırkateyni'nin de battığı bölgede yer alan Kuşimoto Marine Park'ı ziyaret ettik. Dünyanın en küçük ıstakoz türünün sergilendiği bu akvaryumda, bir karetta yavrusunu da ellerime alma imkanı bulmuştum. Kaplumbağayı bana veren görevliye Türkiye'den geldiğimi söylediğimde o da bana kaplumbağaların da aynı bölgeden geldiğini söylemişti. Sanki hemşerimden bahsediliyormuş gibi bir algıya kapılmıştım.



Kuşimoto'daki akvaryumda, kayalıklarla kaplı kıyı tarafından denize doğru 300 metre kadar uzanan bir iskele yapılmış. Bu iskele, denizin içine inşa edilen bir gözlem evine iniyor ve buradaki pencerelerden farklı türdeki balıkları doğal ortamlarında izlemek mümkün.


2011'de eşim olmadan yaptığım tek akvaryum ziyaretini, arkadaşım Chie'nin yaşadığı Fukuoka'da bulunan Umino-nakamiçi Akvaryumu'na  yaptım. Japonya'nın güneyinde yer alan bölge balon balıklarıyla ünlü. Haliyle akvaryumun farklı bölümlerinde balon balıklarının çeşitlerini görmek mümkün. Yunus gösterisinin bir benzerini de ikinci kez burada izleme imkanı buldum. Farklı olarak buradaki gösteriye foklar da dahil edilmişti ve fokları canlı olarak ilk kez burada gördüm. Ayrıca, bina içinde bir mavi balina iskeleti de sergileniyor.




Bugüne kadar yaptığım tüm akvaryum ziyaretlerinden çok büyük keyif aldım ve hiç hayal kırıklığına uğramadım. Türkiye gibi etrafı denizlerle çevrili ülkemizde bu gibi akvaryumların sayılarının artması gerekiyor. Henüz ziyaret etmediyseniz İstanbul Akvaryum'a mutlaka gitmenizi tavsiye ediyorum.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Mücadeleye Devam

Halkın, yani bizlerin direnişiyle geçen son haftalar, yazacak çok şey olmasına rağmen beni, bloguma yeni bir yazı eklemekten mahrum bıraktı. Bu süre içinde duygularımı genellikle Facebook ve Twitter'da paylaştım. Bu süreç elbette beni kitap okumaktan mahrum bırakmadı ve okudukça, yaşamakta olduğumuz günlere en uygun olabilecek kitaplardan biri olduğunu fark ettiğim kitabı yeni bitirdim.

Kur'an Penceresinden Kurtuluş Savaşı'na Bir Bakış isimli kitap, satırlarına taşıdığı olayların sanki içinde olduğumuz günleri anlatıyor olmasının yanı sıra, Atatürk'ün 80 sene önce söylediği sözleri de sanki yeni söylenmişler gibi bugünkü mücadeleyi veren halka ışık tutması açısından önemli bir eser teşkil ediyor.

Yaşar Nuri Öztürk, kitabında şu sorunun cevabını arıyor:
"İslam ile Mustafa Kemal'in yaptıkları arasında bir çelişme var mıdır?"
Yazar, ayetleri ve belgeleri ortaya koyarak şu cevabı veriyor: "Cumhuriyet Devrimleri, İslam'a aykırılık şöyle dursun, İslam'ın bizzat talepleridir. Mustafa Kemal, yaptığı devrimlerle, özgün İslam'ın ve Hz. Muhammed'in hasretine cevap getirdiği inancındadır. Biz de o inançtayız."(s.45) Atatürk, Kuran'ın istediğini yaptı vurgusu kitabın özüne damga vurmuş. Yazar şunu da ekliyor: "Dinin, vahiy tarafından belirlenmiş hiçbir beyan ve tespitinin, Cumhuriyet devrimleri tarafından tacize uğradığı ispatlanamaz."(s.160)


Gezi Parkı Olayları diye dillendirilen ama esası itibarıyla siyasî yönetim tarafından zulme uğratılmış ve uğratılmakta olan halkın başkaldırmasıyla şekillenen halk hareketi, gençlerin dirilmesine, kendine gelmesine, içlerindeki ateşin ortaya çıkmasına, "muhtaç oldukları kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut" olduğunu nihayet anlamasına yol açtığı gibi, tüm halkın birlik oldukları zaman ne kadar güçlü olduklarının farkına varmasına da sebep oldu. Bu hareket Türkiye'den dünya milletlerine yayıldı ve Türk Milleti bu haliyle dünyaya da örnek ve öncü oldu.

Tüm bu yaşananlar içinde direnen bizlerin, yani halkın, üstüne basarak tekrarladığımız, sloganlaştırdığımız bir şey vardı: Mücadeleye devam! Kitapta aktarılan, tam da yeri gelmişçesine Atatürk'ün 5 Şubat 1924 günü söylediği şu sözlere bakınız:
"Sultanların boğdukları zannolunan millet ruhu; saltanat, taht ve tacı parçalanarak yeniden canlandırıldı. Milletin teyakkuzuna, milletin ilerleme ve gelişme kabiliyetine güvenerek, milletin azminden asla şüphe etmeyerek cumhuriyetin bütün icaplarını yerine getireceğiz...Mücadele bitmemiştir." (ABE 16/209*)

Atatürk bu sözlerdeki mücadeleyi, cumhuriyeti kurduktan sonraki mücadele olarak veriyor. Biz ise şu anki mücadelemizi, cumhuriyeti, sultanlık hevesindeki emperyalizm kuklalarından geri almak aşamasında vermekteyiz. Cuma namazına milletin vergileriyle ödenen helikopterle giden hainlere karşı, hayatı boyunca bir kez harcırah bile almamış olan Atatürk'ün evlatları olarak mücadelemizi sürdürmeliyiz. Çünkü henüz tam netice alınamamıştır. Ve bu konuda herkesin yapacağı uğraşlar vardır, olmalıdır. "Neticesiz uğraşmak çalışma sayılmaz. Hiçbir şey yapmamak veyahut neticesiz, mânâsız şeyler yapmak, çalışma kanununa karşı büyük kabahattir." (ABE 23/64-67) "Allah'ın emri, çok çalışmaktır." (ABE 15/110)

10 küsur senedir iktidara doymayan ve bu süre içinde yapageldikleriyle halkın bugün direniş içine girmesine yol açan yöneticiler, başkanlık sistemini de getirerek resmî sultan haline gelmenin hesaplarını yapmaktalar. Oysa bu cumhuriyetin kurucusunun neler söylediğine bir bakalım: "Birçok yerden müracaatlar görüyorum. Yaşadığım müddetçe reisicumhurluğumu istiyorlar. Bu, bizim prensiplerimize aykırıdır." 2 Aralık 1925(ABE 18/127) "Uzun müddet iktidara sahip olmak üzere toplantı halinde kalacak olan mebuslar, yavaş yavaş kendilerini seçen milletin arzusundan, emellerinden, hislerinden ve fikirlerinden uzak kalır, arada bir ayrılık olur. Bir gün bakarsınız ki, millet başka türlü çalışıyor, millî emeller başkadır." 2 Şubat 1923 (ABE 15-76-83)

Atatürk'ün şu sözlerini tekrar hatırlayalım: "her millet, icraatına tahammül ettiği hükûmetin mesuliyetine ortak sayılır." Peygamberimiz ise 1400 sene öncesinden bize şu sözleri söylüyor: "Esas cihat, zalim sultan karşısında hakkı seslendirmektir."

Mücadeleye devam ilkesi içinde, Atatürk'ün şu sözlerini de zihnimize yazmamız gerekmektedir: "Asıl kurtuluşa ulaşmak, mücadeleyi tatil etmekle değil, ilelebet mücadeleyi devam ettirmekle mümkün olacaktır."(ABE 15/86-88) Bizler, bir bakıma, 1938'de mücadeleyi tatil ettiğimiz için bugünkü zulmü yaşamaktayız. Başımıza gelmiş olan ve gelmekte olan tüm musibetlerin birinci sorumlusu halktır. Yılanın başını küçükken ezmemeyi tercih etmiş olduğumuz içindir ki bugünkü mücadelemiz, olması gerektiğinden çok daha çetin olmaktadır. Ancak başka çaremiz olmadığını bilmeliyiz. Çünkü -yazarın sözleriyle ifadeye koyalım- "2000'li yıllarla birlikte 'küllî tahribat' sürecine geçilmiştir. Bu süreç başarıya ulaşırsa, Türkiye'nin 2023 yılında Cumhuriyet'in kuruluşunu kutlamasına değil, Müdafaai Hukuk Cumhuriyeti düşmanlarının 'Cumhuriyet'in çöküşü'nü kutlamalarına tanık olacağız."(s.431)

*ABE: Atatürk'ün Bütün Eserleri adlı, Atatürk'ün tüm söylemlerinin ve yazılarının toplandığı 30 ciltlik kitaplar dizisinin kısaltmasıdır.