JAPONYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
JAPONYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2018 Pazar

Happy Sensei

Japonya'daki öğretmenlik kariyerimin ilk haftasını tamamlamış bulunuyorum. Zaten özel dersler vererek bu işi kısmen yapıyordum ama bir okul çatısı altında öğretmen sıfatını resmî olarak yeni elde ettim. Ne öğretmenliği diye soracak olursanız; İngilizce öğretmenliği. Sizin anlayacağınız, bir Türk olarak Japonlara İngilizce öğretiyorum. İki üniversite mezunu, on beş yıllık bilişim teknolojileri kariyerine sahip bir bilgisayar yüksek mühendisi olarak Japonya'ya taşınıp İngilizce öğretmeni olarak yeni bir kariyere başlamak epey ilginç bir deneyim olacak.

Yaklaşık bir ay önce bu iş bana ilk teklif edildiğinde geri çevirmiştim. Çünkü öğrencilerin yaşları 3 ile 12 arasında değişiyordu. 10 yaşın üzerinde olanlara ders vermek sorun değildi ama söz konusu 3-4 yaşındakiler olunca, bu işin öğretmenlikten çok çocuk bakıcılığı olduğunu düşünmüştüm. Eşimin ısrarıyla fikrimi değiştirip denemeye karar verdim. Bir ay önce teklifini geri çevirdiğim okul müdürünü çekinerek arayıp henüz birini bulmadıysa ve benden henüz vazgeçmediyse denemek istediğimi söyledim. Beklediğimden çok daha sıcak karşıladı. Böylece birkaç gün sonra işe başladım ve ilk haftamı tamamladım.

Çalışma arkadaşlarım, yani okulda benimle birlikte çalışan diğer öğretmenlerden biri Amerikalı, biri Filipinli, diğeri Fransız. Henüz tanışmadığım iki de Japon öğretmen var. Fransız öğretmen hanımın çok iyi bir İngilizcesi var. Konuşması neredeyse hiç Fransız aksanına kaymıyor. Ayrıca, belki şaşıracaksınız ama, son derece cana yakın, samimi, yardımsever, hoş sohbet ve mütevazi biri. Yani normal bir Fransız değil! Bana çok yardımcı oluyor ve sonraki günlerde de ondan çok şey öğreneceğimi düşünüyorum.

İsmimin telaffuzu Japonlar için, özellikle de çocuklar için zor olduğundan söylerken biraz güçlük çekiyorlardı. Muru, Muturu, Muraru, Matturu gibi şeyler söylüyorlardı. Bu yüzden hepsi için kolay ve akılda kalıcı bir rumuz kullanmak gerekliliği doğdu. Çinlilerin yaptığı şekilde William, John, Michael gibi özenti isimler kullanmak istemiyordum. Çocuklarla konuşmam sırasında ismimin İngilizce karşılığının 'happy' olduğunu söyleyince adım Happy Sensei [1] olarak çıktı. Artık teacher Happy ya da Happy sensei diyorlar. Böylelikle hem anlamsal olarak temelde adım değişmemiş oldu, hem çocuklar için söylenmesi kolay bir ad ortaya çıktı, hem de onlarla yakınlaşmam ve samimiyet kurmam kolaylaştı.

Geçtiğimiz senenin sonunda Japonca ilerletmek için ara verdiğim çalışma hayatına böylece farklı bir kulvardan geri dönmüş oldum. Evde Türkçe, işte de İngilizce konuşunca Japonca kullanma imkanım maalesef azaldı. Bu durumu telafi etmek için kendimi biraz kitaplara veririm artık. 2020 yılında Japonya eğitim sisteminde İngilizce daha fazla ağırlık kazanacak. Bakalım Happy Sensei olarak ben bu sistemde nasıl yer alacağım.
_________________________________________________________________________________
[1] 'Sensei' (先生) kelimesi Japonya'da öğretmenlerin yanı sıra doktorlar, avukatlar, savcılar ve yargıçlar için de kullanılır. Usta/hoca anlamındadır. Kelimeyi oluşturan ideogramlardan ilki ön, ikincisi ise yaşam anlamındadır. Bir başka değişle, Japon kültüründe hocalar, doktorlar ve hukukçular toplumun önünde yaşayan saygın insanlardır.

15 Nisan 2018 Pazar

Tsu'dan İga'ya

Yaşadığımız şehirde olunca, sakura zamanı Kairaku Parkı'na birkaç kez gittik (bkz. Paktan Parka Tsu). Ama evimize yürüyüş mesafesinde olduğu için bu yılki sakura zamanında vaktimizin çoğunu Mie Üniversitesi (三重大学, Mie Daigaku) kampüsünde geçirdik. Bazen kahve içtiğimiz, kantininden küçük alışverişler yaptığımız, bazen kütüphanesine gidip Japonca çalıştığım, sahnesinde gösteriler izlediğimiz, bahçesinde çocuklarımızın oynadığı üniversite kampüsü hemen hemen her gün uğradığımız bir yer. Sizin anlayacağınız, Japonya'daki günlük hayatımızın büyük kısmını evde, işte ve Mie Üniversitesi'nde geçiriyoruz.

Üniversite kampüsünü sakura zamanı ziyaret etmek ayrı bir keyif. Üniversitenin yeni mezunlarını verip yeni öğrencilerini kabul ettiği bu döneminde, öğrencilerin heyecanına kampüsteki sakuralar eşlik ediyor. Ağaçlar onların cıvıltıları içinde önce çiçek açıyor ve pembeye, sonra yapraklanıyor ve yeşile bürünüyor. Yürüyüş yapmak, ağaçların altında oturmak, biraz nefes almak için değil de, sadece o gencecik öğrencileri ders çalışırken, spor yaparken, gülüp eğlenirken izlemek için bile gidilir üniversiteye.

Bu yıl sakura zamanı vakit ayırıp gitmek istediğimiz bir yer daha vardı: İga (伊賀市). Benim eşim gibi eşi Japon olan bir diğer Türk arkadaşımın yaşadığı İga'ya daha önce birkaç kez gitmiştik ama kiraz çiçeklerinin açtığı döneme ilk kez denk getirdik. Tsu'daki kiraz ağaçlarının çiçekleri yavaş yavaş dökülüp dallardaki yerini yapraklara bırakmaya başladığı sırada, daha yüksek bir il olması sebebiyle İga'da kiraz çiçekleri yeni açmıştı. Hemen şunu belirteyim, bahar gelmeden önce ülkenin şehirlerine, yörelerine göre hava durumunu, sakuraların açma ve dökülme zamanını araştırıp kendilerine bir güzergâh belirleyen, sakuraların fotoğraflarını çekebilmek için her yıl bu günleri bekleyen fotoğrafçılar var Japonya'da. Sadece fotoğrafçılar değil, bu pembe günlerin tadını çıkarmak için her yıl, deyim yerindeyse sakura tatili planlayanların sayısı da oldukça fazla. Bizim İga'ya gitme planımızı ise sakuralar kısmen oluşturuyordu. Öncelikli olarak Mehmet ve Mamiko'ya konuk olmak, hasret gidermek, sohbet etmek ve dertleşmekti amacımız.

İga'ya gideceğimizi öğrenen baldızım da çocuklarıyla birlikte bize katılma kararı aldı. Hemen arkasından kayınpederim ve kayınvalidem de gelmek isteyince dokuz kişilik bir ekiple Tsu'dan çıkıp İga'nın yolunu tuttuk. İki arabayla sabah dokuzda yola çıkıp bir saat kadar sonra İga'daki İwakurakyo Parkı'na (岩倉峡公園) ulaştık. Dostlarımızla ilk buluşma yerimiz olan bu parkta yaklaşık iki saat geçirdik, yeşilin, doğanın ve tabii ki sakuraların içinde sohbet ettik. İwakurakyo Parkı geniş bir alana yayılmış, içerisinde kamp alanı, çocuk parkları, piknik yerleri, yürüyüş parkurları barındıran, iki yanını Kizu Nehri'nin (木津川) ayırdığı, doğayla kucak kucağa, tepelik bir alan. İnsan tüm stresinden uzaklaştığı bu parkta, ormanın derinliklerine dalıp, ağaçların içinde bir kulübe yapsa tüm ömrünü geçirebilecekmiş gibi hissediyor. Bu düşünceler içindeyken midemizden gelen uyarılar, iyi de o kulübede ne yiyip ne içeriz, sorusunu aklımıza getirmişti ki, böylece sohbetimize yemekte devam etmek üzere parktan ayrılıp arkadaşlarımızın evine geçtik.

Evin bahçesinde, yakılmak üzere bizi bekleyen bir mangal ve hemen yanında güzelce kurulu bir sofra vardı. Türkiye'den uzak kalmamız, mangalsız yaşamayı göze aldığımız anlamına gelmiyor elbette. Doğanın temiz havasıyla doldurduğumuz ciğerlerimizi mangal dumanıyla şenlendirmenin vakti gelmişti. Mehmet'in kendi elleriyle yaptığı ekmeklerin arasına koyup doyasıya yediğimiz kebaplardan sonra meyveler ve tatlılarla iyice doyurduk karnımızı. Sakuralarla Japonca başladığımız günü, mangalla Türkçe tamamladık.  Ve bu senenin sakura zamanını böylece bitirmiş olduk.

11 Nisan 2018 Çarşamba

Parktan Parka Tsu 津

Nagoya gezimin ertesi günü ailece yoğun bir gündemimiz vardı. Eşim akşam saatlerine kadar toplantıda olacaktı, benim de öğlen bir iş görüşmem vardı. Sabah küçük oğlum Kayra'yı kreşe bıraktıktan sonra eşimi de öğretmenlik yaptığı okula bırakacaktım. Sonra büyük oğlum Eren'i dedesine bıraktıktan sonra kendi görüşmeme gidecektim. Arabayı eşimin okuluna doğru sürerken dönüşü kaçırdım ve mecburen sonraki sokağa saptım. İlk kez girdiğim bu sokakta karşıma inanılmaz bir manzara çıktı.

Saat dokuzu biraz geçmiş, güneş masmavi gökyüzünün üzerine doğru yeni tırmanmaya başlamış, ışığıyla yaprakların üzerindeki çiğleri pırıl pırıl parlatıyordu. Karşıma çıkan yer, yol üzerindeki ikişer üçer katlı evlerin arasına sıkışmış küçücük bir çocuk parkıydı. Kendisini çevreleyen evler kadar eskiydi. Salıncağın, kaydırağın, tahterevallinin ve tren süsü verilmiş oyun tünelinin boyaları dökülüyordu. Parkta onlar kadar eski olan, daha yakışır bir ifadeyle yaşlı olan, zaten görkemlerini de yaşlarından alan kiraz ağaçları tüm çiçeklerini açmış, günü yeni ısıtmaya başlayan güneşin altında pespembe parlıyordu. Hiç düşünmeden arabayı kenara çektim, eşimin orada duramayacağım uyarılarına rağmen arabadan inip parka daldım. Mutlaka o parkın havasını solumam gerektiğini hissediyordum çünkü. Boş parkın tam ortasında durup etrafımda döndüm, yüzümde bir gülümseme ile ağaçların ihtişamını seyrettim.

Önceki yazımın son cümlesinde bahsettiğim sürpriz işte buydu (bkz. Sakura Zamanı Nagoya Kalesi). Bu satırları kısmen o yazının devamı olarak yazıyorum.

Sürekli olarak kullandığım 'sakura zamanı' terimini, aynı başlık altında farklı bir yazıda açıklamıştım. O yüzden burada kısaca değinmekle yetineceğim. Kiraz çiçeklerinin açması Japonya kültürü ve yaşamı için pek çok anlam taşıyor. Örneğin, hem okul yılının, hem iş yılının başlangıcı bu dönemde yapılıyor. Kiraz çiçekleri her ülkede açıyor ama sadece Japonya'da birçok şey bu dönemde olup bitiyor. İşte 'sakura zamanı' ve 'sakura dönemi' terimlerini kullanarak tüm bu anlamları yüklemeye çalışıyorum (bkz. Sakura Zamanı).

Japonya'nın kiraz çiçekleriyle bezendiği sakura dönemi, gıda sektöründe de bir hareketlenme yaratıyor. Japon menşeli firmalar dahil, başta ABD markaları olmak üzere yabancı firmalar da tatlarında ve temalarında sakuralara yer veriyorlar. Kiraz çiçekleri, şirketlerin pazarlama ve reklam birimleri için bulunmaz fırsatlar yaratıyor. Örneğin, Starbucks'ın sakura latte adı altında kahve, McDonald's'ın hamburger menülerinin yanında sakura aromalı gazoz seçeneği sunduğunu söyleyeyim, gerisini siz tahmin edin.

O günkü iş görüşmesinden çıkıp oğlumu almak için kayınpederimin evine giderken, evin birkaç yüz metre yanında, ormanın içine gömülmüş olan Oni Tapınağı'nın (小丹神社, Oni Jinja) önüne çektim arabayı. Tapınağın bahçesinde birkaç kiraz ağacı bulunuyor. Tüm çiçeklerini henüz açmamış olmasına rağmen çok güzel bir görüntü oluşturuyorlardı. Zorlu görüşmeden sonra burada geçirdiğim birkaç dakika, denizin derinlerinden var gücümle yükselip başımı suyun üzerine çıkardığımda içime çektiğim ilk nefes kadar rahatlatıcıydı. 

Tsu'da sakuraların en güzel açtığı yer, sanırım Kairaku Parkı'dır (偕楽公園, Kairaku Koen). Oni Tapınağı'ndan on beş dakikalık yürüyüş mesafesinde bulunan park, aynı zamanda şehrin merkez tren istasyonunun biraz ilerisinde yer alıyor. Park içinde bulunan tüm özel noktalar sakuralar altında. Örneğin, parkın girişinde sergilenen eski lokomotif, çocuk oyun bahçesi, gölet ve yürüyüş parkurları pespembe çiçekler altında renkleniyor. Parkta bulunan çadır ve ahşap yapılı kafeler, büfeler sadece bu dönemde, yani sakura döneminde kuruluyor. Dönem bitince toparlanıp kaldırılıyor çünkü park en çok bu dönemde kalabalık oluyor. Sadece parkın kendisi değil, çevresindeki yerler de, örneğin otoyollar bile sakuralarla bezeniyor. Parkı çevreleyen sokak, kiraz ağaçlarının oluşturduğu pembe çatılı bir tünel içinde kalıyor.

Yaşadığımız şehirde olunca, sakura zamanı Kairaku Parkı'na birkaç kez gittik. Ama hemen hemen her gün gittiğimiz, kiraz çiçeklerinin keyfini her gün çıkardığımız başka bir yer vardı. Onu da sonraki başlık altında yazacağım.


7 Nisan 2018 Cumartesi

Sakura Zamanı Nagoya Kalesi

Geçen yıl Mart ayının son ve Nisan ayının ilk günleri bir hayli soğuk geçti. Japonya'nın kiraz çiçekleriyle bezendiği bu dönem, ülkenin hemen hemen her yerinin günlerce yağmur altında kalmasıyla kısa sürdü. Dallarda henüz açan çiçekler bile yağan yağmurla çabucak döküldü. Havanın sürekli kapalı olması da, bir sene boyunca bu günlerin gelmesini bekleyen benim gibilerin eğlencesini biraz aşındırdı. Oysa ki, hayatı boyunca ilk kez yurt dışı seyahatine çıkmayı göze alan annemin Japonya'ya gelişini bile bu döneme ayarlamıştım (ilgili yazı: Tokyo'da Birkaç Saat).

Bu seneki sakura döneminde ise çok şanslıydık. Tüm dönem boyunca hiç yağmur yağmadı, hava hep açık, hatta oldukça sıcaktı. Yağmuru bırakın, kiraz çiçeklerini zamanından önce dökecek şiddette bir rüzgâr bile esmedi. Çiçekler dallardaki yerlerini yapraklara bırakarak kendiliğinden döküldüler. Ben de bu şanslı günleri olabildiğince iyi değerlendirmeye çalıştım. Televizyondaki haber programında Nagoya'da tüm sakuraların açtığını öğrenmiştim. Bu yüzden ilk önce Nagoya'ya gittim. Biri yine sakura zamanı olmak üzere daha önce de birkaç kez gittiğim Nagoya Kalesi'ni (名古屋城, Nagoya-jō) yeniden ziyaret ettim. Kale ve tarihi hakkında önceki ziyaretimi anlattığım yazımda bilgi verdiğim için (bkz. Nagoya Kalesi) burada tekrarlamayacağım.

Dört yıl önceki gelişimde kale bahçesindeki Hommaru Sarayı'nın (本丸御殿, Hommaru Goten) yapımı henüz tamamlanmamıştı. Artık büyük bir bölümü ziyarete açık olan sarayın iç kısımlarını bu kez görme şansını yakaladım. Saray, 1615 yılında yapılan ve 1945 yılında ABD bombardımanıyla tamamen yıkılan orijinali ile tamamen aynı mimari teknikleriyle yeniden yapılmış, odaların duvarlarındaki ve sürgülü kapılar üzerindeki resimler bile sanatçılar tarafından aynı ölçülerde, aynı malzemeler ve teknikler kullanılarak çizilmiş. Yenileme çalışmalarının 1992'de başlayıp halen devam eden kısımlarının olduğu düşünülürse, ne kadar büyük bir emek harcandığı tahmin edebilirsiniz [1].

Kaleyi çevreleyen bahçenin hemen hemen her yanında sakuralar var. Hafta içi olmasına rağmen yabancı turistler dışında çok sayıda Japon da ziyarete gelmiş, ağaçların altında piknik yapıyorlar, pembe çiçekli ağaçların gölgesinde güneşli bahar gününün keyfini çıkarıyorlardı. Sırtlarında çanta, ellerinde donanımlı fotoğraf makineleriyle senede sadece bir kez ve birkaç gün açan sakuraların oluşturduğu manzaranın en güzel resimlerini çekebilmek için bir yerden diğerine zıplayan genç yaşlı birçok insan vardı.

İki saate yakın bir süre geçirdikten sonra kalenin kuzeyindeki Meijo Parkına (名城公園) geçtim. Orası da çok sayıda piknik yapan, yani Japonların deyimiyle hanami (花見) yapan, çiçeklerin içinde olmanın, ağaçların gölgesinde olmanın, açık havanın, bahar kokusunun keyfini çıkaran insanlarla doluydu. Kalenin hemen yanında olmasına rağmen, turistik bir yer olmadığından benden başka yabancıyla karşılaşmadım. Beni gören ziyaretçiler bana, "kale şu tarafta, bunun burada ne işi var" der gibi bakıyorlardı. Oysa ben halimden gayet memnundum. Bir saate yakın bir süre de orada geçirdikten sonra evin yolunu tuttum.

Ertesi gün, yaşadığım şehir olan Tsu'da () ilginç bir sürpriz beni bekliyordu...
____________________________________________________________________________
[1] Daha fazla bilgi için sarayın resmî sayfası: https://www.nagoyajo.city.nagoya.jp/honmarugoten/14_english/index.html

25 Şubat 2018 Pazar

Momotaro

Okulunun yıl sonu etkinliğinde oğlumun bir tiyatro gösterisinde rol alacağı haberini almıştık. Okulun günlük programları devam ederken provalar için de vakit ayrılmış, haftalarca çalışma yapılmıştı. Öğretmeni tarafından düzenli olarak bize bilgi veriliyordu; Eren'in stresli bir çalışma altında olduğu, bazı davranışlarına anlayış göstermemiz gerektiği gibi telkinler iletiliyordu. Niye bu kadar stres yaratıldığına pek anlam veremiyordum. Klasik Japon titizliği deyip geçiyordum.

Eren'in doğum haberini alır almaz Japonya'ya geldiğim 2012 yılında Okayama'ya da gitmiştim. Yeni doğum yapmış olan eşimin sitemlerine maruz kalmak pahasına, Japonya'ya kadar gelmişken hem arkadaşımı görmek hem de biraz olsun evden ve Türkiye'de bıraktığım iş stresinden uzaklaşıp nefes almak için iki günlük kısa bir seyahat yapmıştım. Yeni yeni blog yazmaya başladığım o sıralarda yaptığım bu geziyi acemi satırlarımda yazmıştım (bkz. Okayama).

Tiyatro oyununda oğlum, Momotaro rolünü oynayacaktı. Karşılaştığımız diğer velilerle sohbet ederken onun bu rolü aldığı cevabını verdiğimizde tavırlarında, sözlerinde bazen hayranlık, bazen kıskançlık hissediyorduk. Elbette Momotaro rolü baş roldü ama 5-6 yaş grubunun sene sonu gösterisinde kimin ne rol aldığı bu kadar büyütülecek bir şey miydi? Sonuçta hepsi sahnede eşit süreler alıyordu. Öğretmenler anne babaların burukluk hissetmesine sebep olmamak için olabildiğince eşit olmaya çabalıyordu. Oyunu bile her rolü birkaç kişinin canlandıracağı şekilde sahneye koymuşlardı. Örneğin Momotaro rolünde oğlumla birlikte beş çocuk daha vardı. Oğlumun bu rolü alması tabii ki benim için de bir gurur kaynağıydı ama diğer velilerin verdiği tepkiler kadar büyütülecek bir durum değildi. Oğlumun Momotaro rolünde olmasının benim için başka bir anlamı vardı..

Okayama'ya ulaştığım zaman istasyondaki bir mağazada tanesi 2000 Yen (şimdiki parayla yaklaşık 70TL) olan şeftali satıldığını görmüştüm. Daha sonra da şehrin çeşitli yerlerinde bu pahalı şeftalileri satan mağazalara sıkça rastlamıştım. Anlaşılan bu meyvenin şehre özel bir anlamı vardı. İşte bu anlamı veren hikayeyi Okayama'nın bir kasabası olan Kuraşiki'de öğrenmiştim. Yöreye ait olan bu hikaye tüm Japonya'nın en ünlü, en bilinen hikayelerinden biriydi ve hikayenin kahramanı Momotaro idi. Efsaneye göre yaşlı bir karı koca nehirde buldukları şeftaliyi eve götürüp yemek için kestiklerinde içinden bir oğlan çocuğu çıkar. 'Şeftali çocuk' anlamına gelen Momotaro ismini verdikleri bu çocuğu evlat edinirler ve o çocuk büyüyünce bir kahraman olur (bkz. Kibi-dango).

O ziyaretimin ardından, yani Eren'in doğumunun üzerinden 6 yıla yakın bir süre geçti. Onun doğum haberini alıp Japonya'ya gelmem, onu ilk kez görmem, ilk kez kollarıma almamla aynı günlerde öğrendiğim hikayenin kahramanı olan Momotaro'yu oğlum tarafından canlandırılırken sahnede izlemek değişik bir duygu, büyük bir hazdı. İşte onun bu rolde olmasının benim için en büyük anlamı buydu.

Önümüzdeki yıllarda fırsat yaratıp tekrar Okayama'yı ve Kuraşiki'yi ziyaret etmek istiyorum. Bu kez yanımda ailem de olacak. Yürüdüğüm sokakları bir de onlarla gezip, Momotaro'nun hikayesini onlarla tekrar dinleyeceğiz. Geçen sefer vazgeçmiştim ama, eşimin sitemlerine yine maruz kalmak pahasına, gelecek sefer şu 70 Liralık şeftaliyi de alıp tadarım herhalde.

9 Ocak 2018 Salı

Sonbahar Bitmeden Gozaişo

Yeni yılın ve kışın ilk yazısını geçen yılın sonbaharından yazayım.

Geçen yıl yazdan kışa geçiş epey hızlı oldu. Bir yerde okumuştum, daha hırka giymeden kış geldi, diye. Gerçekten öyle oldu. Hazır işi bırakıp okula başlamışken, bu yılki sonbahar günlerinde birkaç yere geziye gider, doğanın renklerinin keyfini çıkarırım diye düşünmüştüm oysa. Gide gide bir tek yere gidebildim, onun da, henüz küçük olan çocukları zapt etmeye, onların ihtiyaçlarını karşılamaya ve isteklerine yetişmeye çalışmaktan tadını çıkaramadım. Herkes çocuklar biraz daha büyüyünce rahatlayacağımızı söylüyor ama o kadar zor anlar yaşatıyorlar ki inanmakta zorlanıyorum.

Gozaişo'ya (御在所岳Gozaisho) sabahın erken saatlerinde gitmeseydik, muhtemelen o gün oraya ulaşamadan eve geri dönmek zorunda kalırdık. Çocukların fırsat verdiği kadar kalabilip öğlen saatlerinde eve dönüş için yola çıktığımızda ters yönde kilometrelerce uzayan araba kuyruğu vardı çünkü. Oysa ben sabah saat dokuz civarında gelip otoparka girebilmek için önümdeki 4-5 arabayı yarım saat kadar beklediğime bile sinirlenmiştim (otopark dolu olduğundan girebilmek için yer açılması gerekiyordu). Hatta arabadan indikten sonra bir de bizi Gozaişo Tepesi'ne çıkaracak olan teleferik için sıraya girmek zorunda kalınca daha da kızmıştım.

Teleferikle çıkarken çevremizdeki manzara muhteşemdi. Kasım ayı boyunca Japonya genelinde mevsim normallerinin dışında yağışlı günler geçirmiştik ama o gün havanın açık olması manzarayı da gezimizi de daha keyifli bir hale getirdi. Küçük oğlum Kayra'nın ilk teleferik deneyimiydi; abisinden daha meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı seyretti. Tırmanış, aşağıdan bakınca tahmin edildiğinden daha uzun sürdü. Tırmandıkça geride bıraktığımız kasaba o kadar küçüldü ki, 2100 metreden çok daha uzun bir mesafe katetmişiz gibi geldi.

Tepeye ulaştığımızda kendimizi küçük bir parkta bulduk. Bu parkla birleşen yürüyüş parkurları vardı. Özel kıyafetlerini üzerine geçirmiş, bu parkurlarda yürüyüş (trekking) yapan kişileri görünce, iki küçük çocuğu zapt etmekten fırsat buldukça fotoğraf çekebilmeye şükreden biri olarak epey özendim. Sonraki yıllarda kaçıp böyle yerlere tek başıma gitme imkanı bulabilir miyim bilmiyorum ama eğer aşılayabilirsem, büyüdüklerinde oğullarımla birlikte birçok doğa yürüyüşüne çıkmanın hayalini kuruyorum.

Bulunduğumuz tepeden, kuşuçumu 210 kilometre kadar uzaklıktaki Fuji Dağı'nın  zirvesini görebiliyorduk. Fuji Dağı ve çevresi, Japonya'da ziyaret etmek istediğim yerlerin üst sıralarında yer aldığı için uzaktan da olsa görmek hayallere dalmama sebep oldu.

Geçen yıl epey az yazı yayınladım. Hâlâ taslak halinde bekleyenler var. Örneğin, annemin Japonya'da kaldığı süreyi nasıl geçirdiğimizi, nerelere gittiğimizi henüz yayınlayamadım. Geçen senenin büyük bölümünde çok yorucu bir işte çalışmış olmam bunun sebeplerinden biri. Dil öğrenimine ayırdığım zaman, çocuklar, Türkiye'deki işler, hâlâ Japonya'daki eksiklikleri tamamlama uğraşımız gibi başka nedenler de var. Ama en önemli sebeplerden biri, kendi adıma bir arabamın olmaması. Bu açığı bu yıl kapatmayı aklıma koydum. Gerçekleştirebildiğim takdirde gezilere daha çok vakit ayıracağım ve bu yıl blogumda daha çok yazı yayınlayabileceğim.

15 Ekim 2017 Pazar

İşi Bırakıp Öğrenci Olmak

Japonya'ya geleli bir yıldan fazla oldu ama Japoncaya hâlâ yeterince hakim olduğumu söyleyemem. Bunun iki ana nedeni var. Birincisi, evde hâlâ Türkçe konuşuyoruz, ki bundan bir şikayetim yok çünkü her iki oğlumun da dilimizi iyi bilmelerini istiyorum. Şimdi beş yaşında olan büyük oğlumun iki ana dile sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hem Japoncayı hem Türkçeyi çok iyi konuşuyor. Dört yaşına kadar Türkiye'de kalmasının ve bunun son iki yılında anaokula gitmesinin büyük katkısı oldu. Burada da birbirimizle Türkçe konuşmak istememdeki asıl amaç hem onun Türkçeyi unutmaması hem de daha yeni yeni dil becerisi kazanmaya başlayan iki yaşındaki kardeşinin, kendisi gibi çift lisana sahip olarak büyümesi. İkinci sebep, yaklaşık on ay çalıştığım işte hemen hemen hiç konuşma imkânı olmamasıydı. Ben dahil herkes mesai boyunca önündeki işi yapmakla meşgul oluyor ve laflamak gibi herhangi bir fırsat neredeyse hiç olmuyordu.

Bu iki etkenden ilkini değiştirmeden amaca ulaşmanın tek çıkar yolu kalıyordu, o da ikinci etkeni değiştirmek. Bu sebeple, çalıştığım işten iki hafta önce, Eylül sonunda ayrıldım. Baştan sona kadar gerçekten sıkı çalıştığımı söyleyebilirim. Öyle ki, beni şirkete öneren aracı şirkete benim gibi birini daha bulmaları için talep gelmişti. Ayrılacağımı bildirdiğimde ise kalmam için epey ikna etmeye çalıştılar, kararlı olduğumu kabul etmek zorunda kaldıklarında ise kurs sonunda tekrar çalışmaya başlamamı istediler. Bunu övünmek için değil şunun için yazıyorum: dört farklı şirkette yaklaşık on beş sene çalıştığım kendi ülkemde, ki çok daha önemli şirketlerde çok daha önemli işlere imza attım, asla böyle bir övgüye nail olmadım. Gerçi aynı işe tekrar dönmek niyetinde değilim. Zaten dili geliştirmek istememdeki sebeplerden biri de daha iyi işlere adım atacak donanımı elde edebilmek. Ama şöyle bir düşününce, filancanın oğlu, falancanın yeğeni, şu cemaat üyesi, bu tarikatın müridi gibi sıfatlarımın olmaması sebebiyle ağzımla kuş tutsam yaranamayacağımı anladığım kendi ülkemdeki çalışma hayatı ile, bırakın kimin nesi olduğumu, dillerini bile henüz iyi konuşamadığım halde, sadece ortaya koyduğum işe bakarak el üstünde tutulduğum Japonya'daki çalışma hayatı arasındaki fark bile aslında Japonların neden bizden daha ileri olduğu sorusunun cevaplarından birini rahatlıkla verir.

Gitmekte olduğum dil kursu Japonya Sağlık, Çalışma Ve Sosyal Yardımlaşma Bakanlığı tarafından finanse ediliyor. Bundaki amaç, ülkede yaşayan yabancı uyruklu kişilerin çalışma hayatına kazandırılması. Dolayısıyla sadece lisan değil, çalışma hayatındaki davranış şekilleri de öğretiliyor. Her öğrenciye dağıtılan, bugünkü kurla yaklaşık 200TL değerinde olan kitaplar, öğretmenlerin ücretleri, okula ait harcamalar bakanlık tarafından ödeniyor. Yani milletin vergilerinden karşılanıyor. Ben kurs için cebimden bir kuruş bile harcamıyorum. Sadece yol ve yemek masraflarını kendim karşılıyorum.

Öğrencilerin çoğunluğunu Brezilyalılar oluşturuyor, ki Japonya genelinde çalışan yabancı uyrukluların çoğu Brezilyalı. Yerinde bir ifadeyle, Almanya'daki Türk işçiler ne ise Japonya'daki Brezilyalı işçiler o. Bu yüzden Japonya'nın resmî ve eğlence mekânlarında bulunan duyuru ve uyarı levhalarında Japonca ve İngilizcenin yanı sıra Portekizce de yer alıyor. Öğrencilerin anadillerine göre dağıtılan ders kitaplarının Portekizce, İspanyolca, Çince anlatımlı olanları mevcut. Türkçe bulunmadığı için ben İngilizce olanı aldım. On dört kişilik sınıftaki tek Türk benim. Sınıftaki diğer öğrenciler Çin, Vietnam, Filipinler ve Peru'dan geliyor.

Yaklaşık iki buçuk ay sürecek olan kurs sonunda hemen iş arayışına geçmeyip bir üst seviyedeki kursa da katılmak niyetindeyim. Bu, aradaki boşluklarla en az altı ay işsiz kalacağım anlamına geliyor. Ekonomik olarak zor bir süreç bekliyor ama bu sıkıntıyı çekmenin gerekli olduğunu düşünerek önceden hazırlıklarımı yapmıştım ve süreç sonunda değeceğinden eminim. Bu öğrencilik günlerinin en iyi tarafı, ders bitip öğleden sonra döndüğüm zaman evde kimsenin olmaması. Epeyce yılların ardından ilk defa evde kendimle baş başa kalıp kendi keyfime göre hareket edebileceğim birkaç saat elde etmiş oluyorum.

9 Eylül 2017 Cumartesi

Akşam Avı

İş yoğunluğu, dil öğrenimi, yeni  ülkeye alışma süreci, ev işleri, çocukların okulu, şu bu gibi koşturmacalar devam ederken bir şeyler yazma zevkinden mahrum kalıyorum. Uzun uzun oturup, düşüne düşüne, tadını ala ala yazabileceğim tek vakit tüm ev sakinlerinin uyuduğu gece saatleri olurdu hep ama şu an çalışmakta olduğum iş beni bedenen çok yorduğu için çocuklarla birlikte erkenden bende uyuyuveriyorum. Kafamdaki taslakların hepsi, belki lazım olur diye cebime attığım bozuk paralar gibi öylece duruyor. Bazen, öyle uzun uzun değil de kısa kısa da olsa bir şeyler yazsam diye geçiriyordum aklımdan. İşte, sanırım o fırsatı şimdi yakaladım.

Bu akşam, geçen hafta sözleştiğimiz üzere Kiyoşige-san (aile arasında daha samimi bir şeklide Kiyo-chan diyoruz) ile balık tutmaya gittik. Öncelikle size Kiyo-chan'dan biraz bahsedeyim. Kendisi eşimin amcası olur. 88 yaşında emekli öğretmendir. İkinci Dünya Savaşı sırasının ve sonrasının zorlu dönemlerinde öğretmenlik yapmıştır. Geçtiğimiz haftalarda kendisine Japonya Başbakanlığından bir teşekkür belgesi geldi. Sebebini eşim ve annesi şöyle tahmin ediyor; tahmin ediyor diyorum çünkü kendisi nedenlerini kimseye asla söylemeyecektir, çünkü gözünde hiçbir önemi yoktur: Kiyo-chan, savaşın ve sonrasının o zorlu dönemlerinde çocukların sadece eğitimlerini değil, yaşamak için ihtiyacı olan şeylerin temini için de var gücüyle uğraşmış. Özellikle çalışkan olmayan, problemli çocukların üzerine çok düşmüş, mezun olduktan sonra da işe girmelerini sağlamış ve hatta işi kolayca bırakmamaları için kendi arabasıyla onları işe götürüp getirmiş. Hayatını yardım etme üzerine o kadar odaklamış ki şu anda bile insanların işe yaramaz diye attığı eşyaları toplayıp ihtiyacı olan kişilere götürüyor. İşte o Kiyo-chan şimdi de benim balıkçılık eğitimimi üstlenmiş durumda ve ben bu durumdan fazlasıyla memnunum.

Bana balık tutmayı öğreten ilk kişi babamdır. İlk balığımı, 30-35 sene önce Marmara Adası'na tatile gittiğimizde, bir bakkaldan aldığımız oltanın iğnesine ekmek hamuru takıp kıyıdan sarkıtarak tutmuştum. Kamışla balık tutmayı Kiyo-chan'dan öğreniyor olduğumu söyleyebilirim. Sağolsun, Kiyo-chan kendi kullanmış olduğu kamışlardan üç tane, çeşitli iğneler, misinalar, şamandıralar ve sayısız av malzemeleri hediye etti bana. Kendi öğretim planlarına uygun olarak, şimdilik küçük balıklardan başladık. Japonların Mebaru dediği ve kızartıp soya sosuyla yedikleri, bizim kaya balığı dediğimiz balıklardan 7-8 tane tuttuk. Arada oltamıza birkaç farklı balıkla bir de balon balığı takıldı. Karaya çektiğimde küçücük olan balon balığının birden kendini nasıl şişirdiğine de böylece ilk kez şahit olmuş oldum.

Şarjlı ışıldağımız ve ışıklı şamandıralarımız sayesinde karanlık bastırınca da ava devam ettik. Akşam saat beşten dokuza kadar balık tuttuk. Birkaç gündür devam eden, ilaçların fayda etmediği migren ağrım bu güzel akşam sayesinde kendiliğinden geçti. Kaya balığı yemeyle pek aram olmadığından tüm avları Kiyo-chan'a bıraktım. Bundan sonra artık, sofraya rakı şişesi koymaya değecek büyük balıklar tutacağımız günü bekleyeceğim.

23 Nisan 2017 Pazar

Tokyo'da Birkaç Saat

Sevincinizi, mutlu bir ânınızı paylaştığınız zaman tepki veren insanlar iki çeşide ayrılır. Birincisi sizinle mutlu olan, sevincinize ortak olan, kendileriyle paylaştığınız için sevinen, sizi mutlu görmekten hoşlanan insanlardır. Onların da sizinle birlikte sevindiğini görmek mutluluğunuza mutluluk katar, daha fazla güzel şeyler yaşamak ve paylaşmak isteğinizi artırırlar.

Diğeri ise sizi böyle mutlu gördüğü için hayatta hiç derdinizin olmadığını, işlerinizin yolunda, keyfinizin yerinde olduğunu, hayatın her gününü zevk-i sefa içinde yaşadığınızı zanneden insanlardır. Bu ikinci tipten mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekir.

Aşağıdaki satırları, benimle birlikte gülümseyebilecek herkes için yazıyorum.

***

Annemin kalkıp Japonya'ya gelmesi, hiç kuşkusuz bu yıl başımıza gelen en güzel olay. Sadece bu yılın değil, tüm hayatımızın en güzide olaylarından biri olmaya da aday. Çünkü bu sık sık tekrarlanabilecek bir şey değil. Gönlümden öyle olmaması geçiyor ama belki de ilk ve son kez olan bir şey. Eşim ve çocuklarımla birlikte buraya yerleşmek üzere Türkiye'den ayrılırken hayatta gelemeyeceğini söyleyen, ve durumunu göz önüne aldığımızda bizim de öyle tahmin ettiğimizi düşünürsek ihtimal dahi vermediğimiz bir şey. Yaşının getirdiği çeşitli hastalıklar ve zorluklarla mücadele eden annemin, hele hele KKTC'yi ve tekne turuyla gittiği burnumuzun dibindeki Yunan adalarını saymazsak ilk yurt dışı seyahati diyebileceğimiz buraya gelişini, aktarmalarla birlikte on dört saati bulan uçak yolculuğu sonrası yaptığını düşünürsek iyice olağandışı bir durum. Ama annem iki haftadır burada bizimle işte.

Mayıs sonuna kadar bizimle kalacak olan annemle birlikte geçirdiğimiz ve geçireceğimiz günleri, yaptığımız, yapacağımız gezileri farklı bir başlık altında toplamayı düşündüğüm için buradaki satırlara annemi almak üzere gittiğim Tokyo'daki birkaç saatimi taşıyacağım.

Türkiye'ye en çok gelenler arasında yer alan Japon turistler, muhteşem siyasetimiz(!) sayesinde artık gelmekten vazgeçtikleri için Türk Hava Yolları her gün düzenlediği İstanbul Osaka arası direkt uçuşları iptal etmişti. Geriye sadece İstanbul Tokyo arası direkt uçuşları kaldı. Bu yüzden annemi almak için bizim şehrimize daha yakın ve ulaşımı daha kolay olan Osaka yerine Tokyo'ya gitmem gerekti. Sadece Türkçe bildiği için anneme yardım edeceklerini düşündüğüm hostesler ve vatandaşlar olabileceğinden THY dışında bir uçuş istememiştim. Nitekim tahmin ettiğim gibi olmuş ve yardımlar sayesinde annem kolaylıkla gelmişti. Onu Tokyo Narita Havaalanı'nın çıkışında gördüğümde nasıl rahat bir nefes aldığımı anlatamam.

Akşam saatlerinde gelecek olan annemi almadan önce şehrin biraz tadını çıkarmak için sabah çok erken saatlerde Tokyo'ya hareket ettim. Tokyo merkez istasyonuna vardıktan sonra İmparatorluk Sarayı'na doğru yürüdüm. Tokyo'da kiraz çiçeklerinin, yani namı diğer sakuraların çoktan açmış olduklarını ve neredeyse son safhaya girmiş olduklarını biliyordum. Havanın o gün yağışlı olması sakura yapraklarının dökülmesini daha da hızlandıran bir unsurdu ama benim ziyaretimi beklermiş gibi yağmura direnen ağaçlar çiçeklerini tüm ihtişamlarıyla sergiliyordu.

Saray çevresinde, planladığımdan biraz daha fazla zaman harcayıp resimler çektikten sonra biraz alışveriş için Akihabara'ya, oradan da tekrar sakura seyretmeye Ueno'ya geçtim. Ağaçların altında piknik yapmak için gelen insanların hıncahınç doldurduğu Ueno Parkı'ndaki sakuralar da yağmurun etkisiyle son günlerini yaşıyordu. Artık Tokyo'da yaşayan ve en son 5 yıl önce Fukuoka'da buluştuğum arkadaşımla sözleştiğim saate kadar parkı boydan boya gezdim. Yediklerinin, içtiklerinin, sohbetlerinin tadını çıkaran insan kalabalığının neşeli sesleri eşliğinde, karşılıklı sıralanan ağaçların metrelerce yukarıda birleşen dallarıyla oluşturduğu sakura tünellerinde yürüdüm. İlk kez 2009'da geldiğim zaman hava durumu açısından daha şanslıydım ama bu kez de o günden daha az eğlenmedim. Güzel bir Fransız restoranında buluşup birer kadeh şarap içtikten sonra arkadaşımla sohbetimize devam etmek için yine bu parkı seçtik. Böylece parkı bir de onunla birlikte gezdim. Akşam tren istasyonunda vedalaşıp annemi almak üzere havaalanının yolunu tuttum.

28 Şubat 2017 Salı

Okul Gösterisi

Şubatın ilk haftasonu oğlum Eren'in okul gösterisine gittik. Gösteri; tiyatrolar, konserler gibi birçok sahne eserlerinin de sergilendiği, Tsu ilinin en büyük tiyatro salonu olan Mie Kültür Merkezi'nde (Sougou Bunka Senta) gerçekleşti. Bu gösteriyi, 22 Martta sona erecek olan okulun sene sonu gösterisi olarak kabul edebilirsiniz. Japonya'da okulların Martta sona erip, yeni dönemin Nisanda başladığını not olarak ekleyeyim. Okulların ara verildiği yaz tatili, Japonya'da yarı yıl tatili demek oluyor.

Türkiye'de olduğu gibi Japonya'da da okul gösterileri velilerin gözünü boyamaktan daha büyük bir anlam taşımıyor. Ama arada çok önemli bir ciddiyet ve kalite farkı olduğu da su götürmez bir gerçek. Benim duygularımsa biraz farklıydı. Oğlumu o büyük sahnede görmek, hayatındaki ilk kez rol aldığı tiyatro oyununda onu izlemek benim için son derece heyecan vericiydi.

Gösteride yer alacak oyunlar için roller dağıtılırken, Eren gönüllü olarak Omusubi Kororin[1] adlı oyunda ojiisan (yaşlı amca) rolünü almak istemiş ve istediği de olmuş. Günbegün öğretmeninden aldığımız bilgiye göre epey sıkı bir çalışma yapmış. Tüm çocukların güzel hazırlanmış oldukları onları izlerken anlaşılıyordu zaten. Yaşlarına göre tüm çocuklar gösteri boyunca tiyatro oyunlarında yer aldılar ve koro halinde şarkılar söylediler.

Eşimin anne ve babası torunlarının Japonya'da katıldığı bu ilk gösteride bizi yalnız bırakmadı. Henüz bir buçuk yaşına olan Kayra olan bitenin pek farkında değildi ama gösteri boyunca bize hiçbir zorluk çıkarmadı. Sahneyi dikkatle, sessizce izledi. Bir bakıma bu da onun ilk sahne gösterisi izleme deneyimi oldu. Okuldan bize bildirildiğine göre gelecek yıl da sene sonu gösterisi yine bu sahnede olacak. Eren tekrar bir rol almaya gönüllü olacak mı göreceğiz.
_____________________________________________________________________________
[1] Eski Japon oyunlarından biri. Türkçe'ye tam tercümesi bir zor. Omusubi, pirinçten yapılan, üçgen şekli verilerek yenen geleneksel bir yemek. Kororin ise, yuvarlanırken bir cismin çıkardığı sesin temsili kelimesi (cam kırılmasına "şangır" dememiz gibi). 

26 Şubat 2017 Pazar

Japonya'da İşe Başlamam Üzerine Küçük Bir Not

Bu yazıyı 7 Şubatta LinkedIn'de yayınlamıştım. 
Bugüne kadar 1200 kez okundu, 150 kişi tarafından 
beğenildi ve birçok kez paylaşıldı. Bunun üzerinde 
blogumda da kayıt altında tutmak için aynı şekilde 
buraya da aktarıyorum:

Türkiye'de yaşadıklarımdan sonra tekrar bir işe başlamak gibi bir niyetim yoktu, hâlâ da yok, ama Nisan döneminde küçük oğlumu iyi bir kreşe yazdırma hakkı elde edebilmek için ayda en az 60 saat çalışıyor olduğumu Japonya resmî makamlarına göstermem gerekiyordu.

Şehrin iş bulma kurumuna gittim, bana bir iş önerdiler, olur dedim, ertesi gün işe kabul edildim!

Böylece saat ücretli bir işte çalışmaya başladım.

İşin ilginç tarafı, Türkiye'de 15 yıl deneyimli, İngiltere yüksek lisanslı bir bilgisayar yüksek mühendisi olarak aldığım maaşa neredeyse denk ücret alıyorum.

İşin daha da ilginç tarafı, Türkiye'de, yöneticim seviyesindeki şahsiyetler bana "senin maaşını verdiğimiz birinden daha çok şey bekliyoruz" diyerek maaş verirlerdi (örneğin, kendisine adamlık payesi vermekten çekinmeyen birinci yöneticimin bile bu fiyata satılmaz dediği, sadace lisansı 600k Euro olan bir ürünü satmamı beklerlerdi). Japonya'da ise, "bizim için çok çaba gösterdiğiniz için teşekkür ederiz" deyip, yerlere kadar eğilip selam vererek maaş veriyorlar.

Aradaki farkın sadece bir kültür farkı değil, ahlâk farkı da olduğunu düşünüyorum. Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi Japonya'daki iş hayatı incelemelerim devam ediyor ve gerekli notları paylaşmak üzere biriktiriyorum. Ama kim bilir; belki Türkiye'de kaybettiğim meslek hayatıma dönme motivasyonumu burada tekrar kazanabilirim.
______________________________________________________________________________
Orijinal yazı: https://www.linkedin.com/pulse/japonyada-i%C5%9Fe-ba%C5%9Flamam-%C3%BCzerine-bir-mutlu-sayar-msc-it

18 Ocak 2017 Çarşamba

Eren'in Okul Arkadaşları

Aile olarak zorlu birkaç gün geçirdik. Geçen hafta Pazartesi günü Japonya'da resmî tatil olması sebebiyle yeni hafta Salı günü başladı. Salı günü aynı zamanda üç hafta süren ara tatil sonrası okulların da ilk günüydü. O gün gayet iyiydik ama ne olduysa ondan sonra oldu.

Çarşamba sabahı Eren'i okula götürürken yeni arabamızla kaza yaptık. Okula bıraktıktan sonra başka işlerimiz de olduğu için dört kişi ailece arabadaydık. Biz kavşağı dönerken karşı taraftan gelen iki araç durup bize yol verdi ama biz geçerken en iç şeritten hızla gelen üçüncü araç bize çarptı. Biz neredeyse kavşağı dönmüştük ama diğer araç sürücüsü hiç hız kesmediği için sol arka kapıya dik açıyla çaptı (Japonya'da trafik soldan akıyor, İngiltere gibi). Çarpmanın etkisiyle arabamız sağ tekerlekleri üzerinde 30-40 derecelik açıyla havalandı. Tam o anda dengeyi bulmak için direksiyonu sağa kırmasaydım devrilebilirdik ve ciddi yaralanmalarla karşı karşıya kalabilirdik. Araba tekrar dört teker üzerine düşüp durduğunda gidiş yönümüzden epey bir sola sapmıştık.

Bu yazıyı yazmaktaki amacımın kaza ile bir ilgisi yok ama vurguyu doğru yapabilmek için biraz bilgi vermem gerekiyor. Devam edeyim.

Kazanın öncesini sonrasını çok teferruatlı anlatmayacağım. Diğer aracın sürücüsü yaşlıydı ve ayakları zor tutuyor gibi güçlükle yürüyebiliyordu. Bizi fark edebileceği, frene basıp durabileceği zamanı vardı. Ani bir fren değil, biraz yavaşlasa bile bu kaza olmazdı. Hiç hız kesmedi ve bize çarptıktan sonra bile metrelerce gittikten sonra durabildi. Hastaneye, ameliyata yetişmeye çalışıyormuş. Belki önüne değil, telefona veya navigasyona bakıyordu. Biraz daha didikleyecek olsak muhtemelen o adamın ehliyetinin iptal edilmesine sebep olacak sağlık sebepleri bile ortaya çıkartabiliriz. Ama sorun o değil. Sonuçta teknik olarak bu kaza benim hatam. Bunu değiştirecek bahane yok. Hız keser, durur, şunu yapar, bunu yapar gibi sebeplerle kendi kaderimi başkasının eline teslim etmemeliydim. Hatta karşı taraf hata yapabilir diye tedbirli olmalıydım. Yirmi küsur yıllık bir araba kullanıcısı olarak daha dikkatli olmam gerekirdi. Kendimi ve ailemi tehlikeye attım. Bunu bu şekilde kabul etmezsem ders çıkartamam.

Dediğim gibi konu kaza değil. Az kaldı.

Diğer aracın çarptığı sol arka kapı tam olarak oğlum Eren'in bulunduğu yerdi. Bir başka değişle, araba Eren'in olduğu yere çarptı. Eşim ilk olarak okula telefon edip Eren'in gelemeyeceğini haber verdi. Eşimin ikinci olarak aradığı kayınpederim birkaç dakika sonra yanımızdaydı. Ne olursa olsun, hem kaza sonrası polise ifade verme, tutanak tutma gibi kargaşanın içinde olmaması, hem de okuldan geri kalmaması için, kayınpederim gelir gelmez Eren'i kucağıma alıp koşarak okula yetiştirdim. Sonra tekrar koşarak kaza yerine döndüm. Üçüncü olarak aradığımız polis biraz gecikmeli geldi. İşlemlerden sonra güne kaldığımız yerden devam ettik. Geçici olarak kullanmak için kayınvalidemin arabasını aldık. Öğleden sonra Eren'i okuldan almaya gittiğimizde öğretmeni yanımıza gelip geçmiş olsun dileklerini iletti. Eren'in gün boyu üzgün olduğunu, sessizce biraz gözyaşı döktüğünü ve öğlen yemeğini iyi yiyemediğini söyledi.

Eve döndükten sonra oğlum evde de ara ara bize kaza hakkında sorular sordu, oyuncak arabalarını çarpıştırarak oyunlar oynadı. Oğlumun kazadan epey etkilendiği anlaşılıyordu. Son birkaç şey daha yazıp sadede geliyorum.

Ertesi gün zorlu bir gündü. Eren bir türlü okula gitmeyi kabul etmedi. Çok ender de olsa daha önce de gitmek istemediği olmuştu ama bu kez çok ısrarlıydı. Üniformasını giymeyi bile kabul etmedi. (Okula zamanında yetiştirebilmek için her gün acele ediyorduk çünkü Eren'in yemek yemesi, giyinmesi biraz zaman alıyordu. Biz de yeteri kadar besin alabilsin, yemeği yarım kalmasın diye tolerans gösteriyorduk. Bu yüzden evden çıkışımızın son anlarını aceleye getiriyorduk. Eğer bu davranışlarımız sebebiyle oğluma kazanın onun yüzünden olduğu hissini vermişsek, araba ile yaptığımızdan daha büyük bir kaza yaptık demektir. Ve bu, arabanın onarılması kadar kolay olmayabilir). Okul kapısından içeri girip teslim etmek üzereydik ki Eren sınıfına gitmeyeceğini söyledi ve tekrar eve dönmek istediğini tutturdu. Ağlamaya başladı. İkna etmek için öğretmeni geldi. Ama Eren çok ısrarlıydı. Israrlarında hiçbir inatçılık yoktu, bir şeyden etkilendiği, üzüldüğü belliydi. Bir başka öğretmenle birlikte dört kişi dil dökmeye başladık ama dakikalarca ikna edemedik.

Esas söyleyeceğim şey işte burası..

Öğretmeni bu kez sınıftan Eren'in arkadaşlarını çağırdı. 

Hepsi geldi. O dört yaşındaki minik çocukların hepsi koşarak bacaklarımın sağından solundan sıyrılıp oğlumun etrafını sardılar, ellerinden tutup "Eren hadi gel, beraber oynayalım" diye sınıfa çağırdılar. Çevresinde zıpladılar, kollarından çekiştirdiler. Kızlardan ikisi eğilip Eren'in ayakkabılarını çıkarmaya çalıştı. Başka bir kız Eren'in çantasını kapıp sınıfın yolunu tuttu. Hayatım boyunca en çok duygulandığım anlardan biriydi. Eşim neredeyse ağlayacaktı. Tüm okul yaşamım boyunca karşılaşmadığım böylesine bir arkadaşlığı, dayanışmayı, destek olmayı, güç vermeyi, içtenliği, samimiyeti, doğallığı o dört yaşındaki çocuklarda gördüm. Asla unutamayacağım bir sahneydi. 

Okulda artık anne baba olarak bizim işimiz kalmamıştı. Oğlumu bırakıp böylece okuldan ayrıldık. Akşam öğretmeni telefon edip Eren'in okulda iyi bir gün geçirdiğini, arkadaşlarıyla güzel oynadığını anlattı. Başka bilgiler ve tavsiyeler de verdi. Oğlum hâlâ sabahları okula gitmekte biraz zorluk çıkartıyor ama artık iyiye gidiyoruz. Arabamızı da gelecek hafta tamirden teslim alacağız. Böylece her iki kazayı da geride bırakmış olacağımızı ümit ediyorum.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Sonbaharda Naiku

En son 2014'te ilkbaharın ilk ayında gittiğimiz Ise'ye, bu yıl sonbaharın son ayında gittik (ilgili yazı: Ise Jingu). Genelde her gidişimizde benzer şeyleri yapıyoruz, aynı yerlere uğruyoruz, aynı yemekleri yiyoruz, aynı yerlerde resim çekiyoruz. Bize iyi geliyor çünkü. Elbette aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmak için yazmıyorum bu satırları. Her seferinde farklı şeyler olduğu gibi bu kez de vardı ve sadece mevsimle sınırlı değildi. En önemlisi, dört kişilik bir aile olarak ilk kez gittik. Bir başka değişle, ilerideki yıllarda hatırlayamayacak kadar küçük olsa da, oğlum Kayra'nın İse'ye ilk ziyaretiydi bu. Yolculuğu kendi arabamızla yapmamız da, hem farklardan, hem de ilklerden bir diğeriydi.

İlk iş olarak Suşikyu'da [1] yemeğe oturduğumuzda henüz öğlen olmamıştı. Sadece yol yorgunluğunun bizi erkenden acıktırmış olmasından değil, Suşikyu'nun çok ünlü ve en çok tercih edilen Japon restoranlarının başında gelmesi sebebiyle tıklım tıklım olmadan yemeğimizi bitirip rahat rahat gezmek isteğimiz de yemeğe erken oturmamızın nedenlerinden biriydi. Çok değil, yirmi dakika içinde tercihimizde haklı olduğumuz anlaşıldı. Restoranın birkaç salonundan birine ilk girenler biz olmamıza rağmen, çıkarken hiç boş yer kalmamıştı ve restoran önünde sıra bekleyen onlarca kişi birikmişti.

Japonya'ya taşınalı artık aylar olmasına rağmen öngörmediğimiz işlerimiz o kadar fazla oldu ki, öngördüğümüz kadar gezi yapma fırsatı bulamadık. Ne pahasına olursa olsun, mevsim bitmeden sonbahar renkleriyle bezenmiş, doğayla iç içe bir gezi yapmayı kafama koymuştum. Mevsimin artık son günlerine girdiğimiz 20 Kasımda İse'ye gittiğimizde bu renk cümbüşünü görebilmek için gecikmiş olma ihtimalimiz beni endişelendirmişti. Ancak bu senenin sıcak geçmiş olması, mevsimsel olarak geç kalınmış olsa da, doğanın, sonbahar renklerine tamamen bürünmesi için erken bile olmasına yol açmıştı. Tamamen olmasa da büyük oranda mevsim giysisini giymiş olan doğanın, güzelliğinde bir eksilme yoktu elbette. Kapalı olmasına rağmen yağışsız bir günde orada bulunmak da, geziden, beklediğimizden fazlasını almamız için yeterli olmuştu.

Uji Köprüsü'den geçip Naiku'nun taşlı yollarında ilerledikten biraz sonra temizuya'da ellerimizi yıkayıp torii'den geçtik ve ardından İsuzu Nehri'nin kenarına inip biraz soluklandık. Ne kadar ilginç bir paragraf giriş cümlesi değil mi? Aslında değil. Bahsettiklerimi ilk kez duymuş olanlarınızın biraz şaşkınlık yaşaması doğal ama bu yerler hakkında daha önceki yazımda bilgi verdiğim için burada hızlı bir şekilde giriş yaptım. Aynı şeyleri tekrar tekrar yazmayacağımı başta belirtmiştim. İki buçuk yıl önce, suya düşmesin diye ellerimle sıkı sıkı kavradığım Eren'i, bu sefer sadece dikkat etmesi için uyarmakla yetindim. İlk adımlarını atmaya başlayalı henüz birkaç ay olan Kayra'yı ise pusetinden çıkarmaya cesaret edemedim. Gerçi kendimize rahat resim çekme fırsatı yaratabilmenin de nedenlerden biri olduğunu itiraf etmem gerekir.

Parkurda ilerleyerek ana tapınak olan Kotaijingu'nun merdivenlerini çıktık. Kendi inançlarımdan ötürü elbette buranın herhangi bir kutsiyeti olduğunu asla düşünmedim ama bu yılın Mayıs sonu Japonya'da yapılan zirve toplantısında G7 ülkeleri liderlerinin aynı merdivenlerde verdiği poz aklıma gelince, bir kutsallığı varsa bile ondan da bir şeyler kaybetmiş diye hissettim [2]. Belki bu sebepten dolayıdır ki, bu satırları yazarken incelediğim fotoğraf klasörümde bu kez burada herhangi bir resim çekmemiş olduğumu fark ettim. Bu yüzden 2007 albümünden aldığım bir fotoğrafı paylaşıyorum. Politik veya dinsel lakırdılarla bu satırları dolduracak değilim. Sadece, aynı liderlerin benim de yaşamakta olduğum ve hiç de turistik olmayan Tsu iline de gelip, bir başka küçük şehir olan İse'de ağırlanmalarının, bu bölgenin ve özellikle Naiku'nun Japonya açısından ne kadar önemli bir yer olduğuna vurgu yapmak istedim.

Her zamanki gibi Naiku gezimizin sonunda iri Japon balıkları koilerin olduğu küçük gölete uğradık. Önceki gelişimizde bu göletin kenarında üç kişi olarak çektiğimiz aile fotoğrafını bu kez dört kişi olarak çektik. Tapınak bölgesinden çıkıp Oharai Maçi sokağında son alışverişlerimizi yaptık. Dükkânlarda kapanma hazırlığı yavaş yavaş başlamıştı. İnsan kalabalığından azar azar kurtulmakta olan sokakta arabamıza doğru yürürken, nedense bir şey daha yapmamız gerekiyormuş gibi bir hisse kapıldık. Günün, içimizde bıraktığı tatlı tadı damağımızda da hissetmemiz gerekiyordu sanki. Tam bu sırada karşımıza çıkan çay evi mi böyle hissetmemizi sağlamıştı, yoksa böyle hissettiğimizi anlamış gibi çay evi mi karşımıza çıkmıştı bilemiyorum. Ne sebeple olursa olsun, İse'deki günümüzün son durağının Akafuku olduğu kesindi. Akafuku, 1707 yılında İse'de kurulmuş bir çay evi. Japonya'da çay evi denince, bizdeki pastane ya da tatlıcıya denk geldiğini düşünebilirsiniz. Kahvehane ya da çayhane gibi mekânlar aklınıza gelmemeli. En sade şekilde, bugün kafe dediğimiz yerlerin klasik Japon modeli olduğunu tasavvur edebilirsiniz. Geleneksel Japon tarzı mimarisiyle süslenmiş bu çay evine girip, yeşil çayla birlikte akafuku moçi (赤福餅) tatlısı yedik. Akafuku moçi, çay evinin kendi adıyla özdeşleşmiş, dövülmüş pirinç üzerine tatlı fasulye ezmesi kaplanarak yapılan bir tatlı. Tatlıya verilen şekil, İsuzu Nehri'nin akışını simgelemektedir. Belirgin olan üç çıkıntı suyun temizliğini, beyaz olan iç kısmı da nehir yatağında bulunan çakıl taşlarını tasvir eder [3]. Özel bir bambu çubuğuyla yenmek üzere servis edilir. Çok hafif ve lezzetli bir tatlıdır. Biz lezzetini önceden biliyorduk ama güzel geçmiş bir günü tamamlamak için de bire bir olduğunu böylece anlamış olduk.

_______________________________________________________________________________
* Naiku gezisinin fotoğraflarını çekerken kameramın manuel programında vivid özelliğini kullandım. Renkler biraz daha canlı olsun diye yaptığım bu değişikliği, ayarlamam gereken diğer özelliklere dokunmadan yaptığım için fotoğraflar biraz parlak çıktı. Acemiliğimi mazur görmenizi dilerim.
[1] http://www.okageyokocho.co.jp/tenpo.php?no=14
[2] http://japan.kantei.go.jp/97_abe/actions/201605/26article1.html
[3] http://www.akafuku.co.jp/global/english/


27 Kasım 2016 Pazar

Nagoya Treni

Şöyle tek başıma kalıp, rahat rahat alışveriş yapma fırsatını ne zamandır kolluyordum. Önceki Perşembe günü bu fırsatı nihayet yakaladım. Bir ay kadar önce Türkiye'den dönerken tıka basa doldurduğum valizimden kışlık botlarımı çıkarıp, daha öncelikli şeyler yerleştirmek zorunda kalmıştım. Yeni bir çift kışlık ayakkabıyı Japonya'dan da alabileceğimi düşünmüştüm. Nagoya'ya gitmemdeki öncelikli amaç işte bu alışverişi yapmaktı. Kış arifesinin sert soğuğu her ne kadar seçimlerim yüzünden ayaklarımı cezalandırıyor olsa da, güneşi saklayacak bir tek bulutun bile olmadığı masmavi gökyüzü sayesinde ayağımdaki keten ayakkabılar pek sırıtmıyordu.

İstasyondaki küçük dükkândan bir şişe limon çayı alıp 09:20 trenine atladım. İşe gidiş vakti geçmiş olduğundan vagonların kalabalık olmaması, oturacak bir yer bulup küçük defterime bir şeyler yazma fırsatı yaratmıştı bana. Çoğunlukla etrafımdaki insanları inceliyor, bazen pencereden dışarıyı izliyor, ara ara da çayımdan birkaç yudum alıp defterime bir şeyler karalıyordum. Şu an okumakta olduğunuz satırlar işte onlar.

Dikkatle bakıldığı zaman, bazı insanların ne kadar zor hayatlar geçirdiğinin izlerini yüzlerinden okumak mümkün. Taşıdıkları yükün izleri bilhassa kadınlarda daha belirgin. Çünkü onların yüzeysel argümanları daha fazla. Giysilerine, saçlarına, makyajlarına verdikleri özen, harcadıkları süre, seçimlerindeki beceri ve dikkat, taşıdıkları yükü kolayca açığa vurur. Özellikle elleri birçok şeyi ortaya çıkarır, çünkü ellerinin anlattıklarını susturacak bir makyaj yoktur. Halleri, tavırları, gözlerinin ne kadar uzağa baktığı, bedenleri orada olduğu halde düşüncelerinin farklı yerlerde gezdiği hissedilir. Kadınlar bunların kendilerini ne kadar fazla ele verdiğinin farkına varmazlar. Zaten erkekler de büyük bir çoğunlukla bu farkı asla anlayamazlar. Bu sözleri, hemcinslerimi çok iyi tanıyan biri olmaktan ziyade kendimden de bildiğim için söyleyebiliyorum. Zira, kendi hayatımda karşılaştığım insanların görünümleriyle, söylemleriyle yaşadıklarını ve yaptıklarını eşleştirip, sonradan sonraya da insanları gözlemlemeye biraz merak sarıp tahminlerimin gerçek hayatta ne denli isabetli veya yersiz olduklarını öğrenme konusundaki deneyimlerimi arttırıncaya kadar ben de aynı taraftaydım. Muhtemelen kadınlar da anlayamayacağımızı zaten bildikleri için bazı ayrıntıları es geçiyorlar ya da gözden kaçacağını zannediyorlar. Kadınların bu hususta bizden daha zeki olduklarını düşünmüşümdür her zaman. Ben insanları inceleyip, tüm bunları anlamaya çalışarak tahminler yürütmeyi, kimi zaman onlar hakkında kafamda hikayeler oluşturmayı seviyorum.

Vagonlarda, yaşlıların, bebekli annelerin, hamilelerin ve engellilerin oturma önceliklerinin bulunduğu bir bölüm bulunur. İşaretler ve yazılardan anlaşılabileceği gibi, iyice belirgin olması için diğer koltuklardan da farklı bir döşeme rengi kullanılır. Japonlar söz konusu olunca tüm yolcuların bu belirlemeye mutlaka saygı göstereceğini düşünebilirsiniz ama beklentinizi o kadar yüksek tutmamanızı öneririm. Yine de çok şaşırmamanız için istisnaların çok çok az olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca bunun 'karşılıklı' olduğunu da belirtmem gerek. Öyle ki, yaşlılar ve diğer özel durumu olan kimi yolcular zaman zaman herkese açık koltuklarda oturmayı, hatta ayakta durmayı tercih edebiliyorlar. Herkese açık olan koltuklarda 15-16 yaşlarında bir genç otururken, yanı başında ayakta durup bir eliyle tutamacı diğeriyle bastonunu tutan yetmişlik bir amca görürseniz gayet olağan olduğunu kabul etmeniz gerek. Ancak benim bulunduğum vagonda özel durumu olanlar için ayrılmış koltuğa oturan lise öğrencisi bir genç kız, görsel olarak, bulunduğu yeri tamamen inkâr ediyordu. Çektiğim fotoğrafa bakınca sanırım ne demek istediğimi anlayacaksınız (evet, üzerindeki üniforma onun lise öğrencisi olduğunu gösteriyor). Vagonun diğer tarafında ise, resimdeki gibi bir başka pusetli kadın kapının önünde ayakta durmuş elindeki kitabı okuyordu ve kimse oturduğu yeri ona önermediği gibi kendisinin de bu durumdan hiç şikayeti yoktu. Kompozisyonu tamamlamak için onun da resmini çekip buraya koymak istemiştim ama tam hazırlığımı yaparken sonraki durakta indi.

Uzun lafın kısası, burada kimse kimsenin ne giydiğiyle, nereye nasıl oturduğuyla ilgilenmiyor. O ne takmış, bu ne giymiş, şunun neresi açık, filan gibi tespitler yapmayı kendine görev edinen bir kimse yok. Herhangi bir kişinin bir başka kişiye bakıp burun kıvırdığını bile göremezsiniz. Yukarıda resmini çektiğim kıza, niye buraya oturuyor diye bir bakış atan tek kişi bile olmadı. Hatta, bu resmi çektiğim için beni sapık sanan olursa şaşırmayın. Toplu taşıma araçlarında şortlu bir kadın görünce tekmeleyen ruh hastalarını burada bulamayacağınız gibi, böyle biri olsa bile, bırakın bizdeki gibi serbest bırakılmayı, senelerce güneş yüzü gösterilmeyeceğine de fazlasıyla emin olabilirsiniz [1].

Yarım litrelik çayımı bir saat beş dakikalık tren yolculuğuma yayarak bitirdiğimde küçük defterimin epey bir sayfası dolmuştu. Akşam saatlerine kadar süren şehir ziyaretimde ise çok az şey yazabildim, çünkü istediğim gibi bir çift bot bulmak o kadar kolay olmadı. Kolay olacağını düşünerek şehirdeki ilk saatlerimi biraz keyif yapmaya ayırmamın da bunda payı var elbette. Yapmak istediğim bir keyif daha vardı, o da istasyon binasının elli birinci katındaki şarap evinde bir kadeh şarap içmekti ama onu başka bir sefere bıraktım. Aynı şeyi beş sene önce geldiğimde yapmıştım ve mecburen o yazdan kalma güne ait bir resmi sizinle paylaşıyorum. Uğradığım son mağazada nihayet içime sinen bir çift bot bulup alabildim. Son mağaza diyorum, çünkü orada da bulamasaydım dönmeye karar vermiştim. Dönüş yolculuğunda o kadar bitkindim ki, etrafımı incelemeye mecalim kalmamıştı. Yol boyunca not defterimi cebimden bile çıkarmadan kendimi eve attım.
_________________________________________________________________________________
[1] İlgili haber: http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberleri-sortlu-kadina-saldiran-sahis-tahliye-oldu-1470362/

1 Kasım 2016 Salı

Undoukai

Japonya'nın her okulunda düzenlenen bu tür gösterileri izlemekten zevk alıyorum. Cümleden anlaşılacağı üzere bu benim ilk katılışım değil. Oğlumun doğumu sebebiyle 2012'de Japonya'ya geldiğim zaman eşimin yeğenleri Airi ve Ryo'nunkine katılmıştım (ilgili yazı: Tsu'da İlk Haftaonu). O kadar beğenmiştim ki, bir aile üyesi değil de bir turistmişim gibi sayısız fotoğraf çekmiştim. Fotoğraf çekmek denince akla gelen ilk millet olan Japonlar o gün beni görünce ne düşünmüşlerdir bilmem. Okulu, öğrencileri, öğretmenleri, velileri, faaliyetleri, her şeyi dikkatlice incelemiş, eve döndüğümde lohusa döneminin tüm gerginliğini üzerinde taşıyan eşimi sayısız soru yağmuruna tutmuş, büsbütün çılgına çevirmiştim. Oğlum henüz ilk ayını bile doldurmamıştı, kardeşinin dünyaya gelmesine ise daha üç sene vardı ama çocuklarımın eğitimlerini Japonya'da almaları fikrimin ilk ortaya çıktığı gün işte o gündü. Bu fikrimi yıllar içinde olgunlaştırdım, hazırlıklarımı yaptım, uygulamaya koydum ve dört buçuk yıl sonra kendimi oğlumun gösterisine katılırken buldum.

Japonca Undoukai (運動会) sözcüğü dilimize 'spor festivali' olarak çevrilebilir. Gösterilerin içeriği bakımından da bizdeki 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik Ve Spor Bayramı'na karşılık geldiği söylenebilir. Zira millî bir bayrammış gibi Japonya millî marşı eşliğinde bayrağın göndere çekilmesiyle başlayan tören, yine millî marş eşliğinde bayrağın toplanmasıyla sona erer. Ancak ülke geneline yayılan sabit bir tarih belirlenmiş değil. Her okul kendi spor festivalini kendi tarih seçimine göre yapar ve buna anaokullar da dahildir. Yaş gruplarına göre faaliyetler çeşitlilik gösterir.

Oğlum Eren'inkine gelince.. Gösterilerin ve müsabakaların yapılacağı okul bahçesinin çevresi velilerin izleyeceği bölümlere ayrılmıştı. Herkes gibi biz de hasır örtümüzü yayıp üzerine oturarak gösterileri izledik. Bizim hasırımızın nüfusunu ben, eşim, oğlum Kayra, kayınvalidem ve kayınpederim oluşturuyordu. Sınıflarına göre tüm öğrenciler, önlerinde öğretmenleri ile birlikte marş eşliğinde tören alanına girip sıra oldular, izleyicileri selamladılar. Daha sonra, beklemeleri için ayrılan bölüme geçip alanı boşalttılar ve sıraları geldikçe gelip gösterilerini yaptılar.

Spor faaliyetlerini koşu, basket atma, jimnastik oyunları oluşturuyordu. Dans gösterileri ve bando müziği de faaliyetler arasındaydı. Gösterilerin birkaç bölümüne veliler de dahil edilerek halat çekme, ip atlama gibi küçük yarışmalar düzenlendi. Etkinliklerinden birinde de öğrenciler velilerinden biri ile dans etti. Artık ilkokulda eğitim gören, anaokulun önceki mezunu çocuklar da törene katılarak bayrak yarışı yaptılar. Öğlen arasında çocuklar velilerine katılarak hep birlikte hasır üzerinde yemek yediler. Piknik havasındaki soframız epey genişti ve hem eşim hem kayınvalidem özenle hazırlık yapmışlardı. Oğlum Eren çok enerji harcamış olacak ki hepimizin paylaşması için hazırladığımız sosislerin dörtte üçünü bir çırpıda bitirip diğer yiyeceklerin de hemen hemen hepsinden yedi.

Okulun ağaçlık bir alanı var ve kaydırak, salıncak gibi birçok oyun aleti bu alana yayılmış durumda. Yemekten sonra, gösterilerin tekrar başlayacağı saate kadar oğlumla birlikte o ağaçların arasında yürürken kendimi küçük bir ormanda gibi hissettim. Çocukların ders aralarında böyle bir yerde vakit geçirme imkânına sahip olmaları gerçekten çok güzel. Hatta derslerin bir kısmının orada yapıldığını bilmek harika.

Gösterilerin sonunda tüm öğrencilere günün hatırası olarak madalyalar dağıtıldı ve tören Cumartesi günü düzenlendiği için Pazartesi günü okulun tatil edildiği duyuruldu. Eren madalyasını o kadar sevdi ki bazen evde yemek yerken, oyun oynarken bile takıyor. Ara sıra bana gelip madalyayı neden verdiklerini tekrar tekrar soruyor. "Gösterilerde çok çalıştığın için" cevabımı çok beğendiği için mi, yoksa benden "sen birinci oldun bu yüzden" cevabını bir türlü alamadığı için mi aynı soruyu bu kadar tekrarlıyor, onu henüz anlayamadım.

Japonya'ya törenden sadece iki gün önce gelmiştim. Türkiye'de yapmam gereken işlerin çoğunu yaklaşık iki haftalık süre içinde tamamladım. Yapmayı düşündüğüm birkaç şey daha olmasına rağmen sırf oğlumun ilk kez yer aldığı bu spor festivalinde onun yanında bulunabilmek için Japonya'ya erken döndüm. Böylece bir hayalimi daha gerçekleştirmiş oldum.

15 Eylül 2016 Perşembe

Toba Gezileri

Önceki yazımda, araya sıkıştırdığımızı belirttiğim iki geziyi burada yazıyorum.
*

Günübirlik Toba'ya yaptığımız gezi ile, Tsu'ya yerleştikten sonra ilk kez şehir dışına çıkmış olduk. Bu kısa gezi için seçtiğimiz, daha doğrusu fırsat bulabildiğimiz gün Japonya'nın en sıcak günlerinden biriydi belki de. Yazıyı yazmakta olduğum bugünlerde sonbaharın etkilerini iyiden iyiye hissetmeye başladık. Hatta Japonya artık tayfunların etkisi altına girmiş bulunuyor. Yağmurlar iyice sıklaştı. Geziyi yaptığımız o günün sıcağını düşününce, bu serin günlere nasıl bu kadar çabuk geldiğimize hayret ediyorum.

Toba(鳥羽市) gezimiz, en kısa ifadeyle bir akvaryum gezisiydi. Önceki senelerde Japonya'nın farklı yerlerinde yapmış olduğum akvaryum gezilerinden [1] çok farklı olduğunu söyleyemem. Bu sebeple herhangi bir sıradışılık yoktu benim için. Ama artık dört yaşında olduğu için çevreye olan ilgisi, farkındalığı daha da artmış olan büyük oğlum Eren çok keyifli anlar yaşadı. Güne fokların gösterisiyle başladık. Bunu penguenlerin ve deniz aslanının gösterisi takip etti. Bu gösteriler arasında da çeşitli canlıların bulunduğu bölümleri gezdik.

Akvaryumun bulunduğu yerin hemen yanında, kıyıya bağlı bir köprü ile yürüyerek geçilebilen Mikimoto İnci Adası (ミキモト真珠島) bulunuyor. Burası Toba'da ziyaret etmek isteyebileceğim yerlerin başında geliyordu çünkü çok ilgi duyduğum bir müzeyi içinde barındırıyor ve daha önce de hakkında kısaca yazdığım deniz kızları diye bilinen Ama-dalgıçları [2] bir gösteri yapıyor. Ancak iki çocukla geziye çıkmanın getirdiği bağımlılık ile bu ziyareti daha sonra tek başıma yapmak üzere ertelemek zorunda kaldım.

İkinci gezimizi eşiyle birlikte kayınpederim organize etti. İki onlar, dört biz, üç de baldızım ve çocukları olmak üzere dokuz kişilik bir kadroyla seyahate çıktık. İki arabaya sığışıp, yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra soluğu yine Toba il sınırları içinde bulunan Osatsu kasabasının(相差町Çidorigahama plajında(千鳥ケ浜海水浴場aldık. Deniz ve kumsalın keyfini doyasıya çıkaran çocuklara göz kulak olma nöbetini devredince ben de Japonya'da ilk kez denize girme fırsatı buldum bu seyahat sayesinde.

Japonya'da insanların plajın tadını çıkarma anlayışı bizden daha farklı. Farklılıktaki sebebinin arkasında, Japonlar'ın, özellikle de bayanların beyaz tenli olma düşkünlüğü yatıyor. Bedenlerinin güneşle temasını önlemek için ne mümkünse yapıyorlar. Onlar için vücutlarının beyaz kalması, güzelliklerinin görülüp takdir edilmesinden daha önemli. Bu yüzden mayoların, bikinilerin üzerine UV korumalı uzun kollu özel yelekler giyiyorlar. Şapkalar, güneş gözlükleri kullanıyorlar. Altımda mayo ve gözümde numaralı gözlükle plajın en çıplaklarından biri bendim desem pek abartmış olmam. Şu haşema denen şeyi buraya ihraç etseler epey para kazanırlar sanırım.

Kaplıcalarda ve umumi banyolarda plajdaki durumun tam tersi söz konusu. Geceyi geçirdiğimiz Outaya Oteli'nde [3] de bu tür banyolar bulunuyor. Odalarda banyo veya duş yok. Müşteriler herkese açık banyolarda çırılçıplak yıkanmak zorundalar. Eğer yer varsa hemen, yoksa soyunuk halde sıra bekledikten sonra, tamamen açık, sıra sıra dizili duşlardan birinin karşısındaki kısa tabureye oturarak şampuanlanıp vücudunuzu sabunluyorsunuz, durulandıktan sonra hemen arkanızdaki sıcak su havuzunda bir boşluk bulursanız girip demleniyorsunuz. Öyle mayo giymek, havluyu peştamal gibi sarmak filan olmaz. Gören görecek, yapacak bir şey yok.

Akşam banyomuzu yaptıktan sonra otel restoranında bizim için hazırlanan sofra, Türkiye'de 'bir kuşu sütü eksikti' denilen sofranın Japon versiyonuydu. Deniz kestaneli pilav, çeşitli yosun sosları, çorbası ve salatası, irili ufaklı karidesler, deniz kulağı ve diğer birkaç çeşit deniz yumuşakçası, biri yarı canlı, diğeri kızarmış ıstakoz, bazıları pişmiş, bazıları çiğ çeşitli balıklar, daha bilmem neler. Olabildiğince her birinden tatmaya çalıştım ama alışık olmadığım için o pahalı sofrada yenmemiş epey yemek kaldı. Dalgaların Sesi adlı yazımda biraz hikayesinden bahsettiğim deniz kulağının tadına bakma fırsatını yakaladığım sofradan hayal kırıklığı ile ayrıldığımı söyleyemem. Keşke önüme dizilen tüm yemeklerin listesi daha önceden elimde olsaydı da her birini biraz araştırıp haklarında bilgi edinmiş olsaydım. Eminim o zaman bu sofraya daha iştahlı otururdum. Çünkü bir yemeği güzel yapan sadece tadı, kokusu, görüntüsü değil, arkasında yatan hikayelerdir aynı zamanda.

Odamıza döndüğümüzde, Japonların futon dedikleri yer yataklarımız hazırlanmış bizi bekliyordu. Günün yorgunluğunu deliksiz bir uykuyla atmak üzere üzerime örtüyü çektikten birkaç saat sonra kafamın üzerine oturmuş, uyanmam için kendi dilinde kelimeler söyleyen küçük oğlum Kayra'nın yüzüme indirdiği tokatlarla uyandım. Neden annesini ya da abisini değil de beni tercih ettiği hakkında bir fikrim de şikayetim de yok ama yine de emzirmek üzere onu annesine teslim etmek zorunda kaldım. Ona bir de teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim çünkü bu sayede gecenin saat ikisinde odadan çıkıp umumi banyoya tekrar gittim, kimsecikler yokken sere serpile rahatça sıcak su havuzunun keyfini çıkardım.

Ertesi gün otelde yaptığımız yine deniz ürünleri ağırlıklı kahvaltıdan sonra bulunduğumuz kasabada yürüyüş yaptık. Ama-dalgıçları kültür mirasının önemli yerlerinden biri olan Şinmei Tapınağı'na (神明神社) uğradık. Buradaki üç sunaktan biri olan İşigami (石神-Taş Tanrısı) sadece Ama-dalgıçları tarafından kullanılırken, zamanla ün kazandığı için tüm kadınlara, ama hâlâ sadece kadınlara açık bir sunak. Son olarak küçük bir Ama-dalgıçları müzesini ziyaret edip yola koyulduk. Gelişimizden farklı bir güzergâh izleyerek yolumuzu Toba merkezinden geçirdik. Bu kez Toba'nın diğer akvaryumunu ziyaret ettik ama kalabalık yüzünden yemek yiyecek bir yer bile bulamayınca ziyaretimizi kısa tutup tekrar yola çıktık. Yol üzerindeki bir hamburgercide açlığımızı giderip, oğlum Eren'in birkaç gün sonrasında başlayacak okulu için kalan hazırlakları tamamlayacağımız şehrimize geri döndük.
_________________________________________________________________________________
[1] İlgili yazılar: Osaka KaiyukanAkvaryum Ziyaretleri
[2] Bkz. Dalgaların Sesi
[3] http://ryokan-ohtaya.com/