24 Kasım 2019 Pazar

Öğretmenler

12 yaşındaydım, birkaç ay sonra 13 olacaktım. İngilizce hazırlık yılı bitmiş, orta birinci sınıf bitmiş, orta ikinci sınıf yeni başlamıştı. Üst üste iki ders S hanımın dersiydi. İlk derse giremeyeceği için ders boş olacaktı. Sınıfta iki kişiyi görevlendirmişti. Onlardan biri Mehmet'ti. Çok konuşanların ve hiç konuşmayanların isimlerini yazacak, öğretmene verecekti.

Önceki iki yılda derslerde konuşan, gürültü yapan, haylaz bir öğrenci olarak ün salmıştım. Ama kendi kendime o derste konuşmamaya, haylazlık yapmamaya karar vermiştim. S hanımı severdim, kendimi göstermek istiyordum. Görevliler sürekli konuşanların, yerinden kalkanların, sağa sola bir şeyler fırlatanların isimlerini tahtaya yazıyor, bir süre uslu durunca siliyor, hiç sorun çıkarmayanları da ayrı yere yazıyorlardı. Benim uslu uslu oturduğumu gördükçe şaşırıyor, "bakın Mutlu bile konuşmuyor" diye örnek gösteriyorlardı. Teneffüs zili çalmıştı. Başarmıştım. İsmim konuşmayanlar listesindeydi.

İkinci derse girdik. S hanım sınıfa girdi. Kızgın bir yüz ifadesiyle kollarını önünde bağladı ve sınıfı azarlamaya başladı. Konuşanlar listesinde çok isim vardı. S hanım sınıfı topluca azarlamayı bitirince şahıslara geçti. Haylazlıkta benden daha ünlü bir arkadaşa öfkesini boşaltmaya başladı. En sonunda da şu cümleyi söyledi: "Artık seninle uğraşmayı bıraktım".

Sonra..
Bana döndü.
Evet..
Bana döndü.
Öfkesinin kalanını bana boşaltmaya başladı. Şaşkınlık içindeydim. Maruz kalmakta olduğum azarlar arasında kafamı sola çevirip Mehmet'e bakıyordum. O da şaşırmıştı ama korkudan sesini çıkaramıyordu. Tekrar ediyorum, tüm sınıf 12-13 yaşındaydık. S hanım son olarak bana da şu cümleyi söyledi: "Artık seninle uğraşmayı da bıraktım".

Ben kafamı sola çevirip tekrar Mehmet'e baktım. Mehmet bir cesaret "hocam, ben Mutlu'nun ismini konuşmayanlar listesine yazmıştım" dedi. S hanım cevabını vermek için düşünmedi bile. Duyduğunun gerçek olmasına ihtimal yoktu. Bir şüphe kırıntısı bile belirmedi yüzünde. Kağıtta benim ismimi görmüş, kararını vermişti. Mutlu her zamanki gibi haylazlık yapmış ve cezayı hak etmişti. Onu bu kararından vazgeçirebilecek hiçbir güç yoktu. Mehmet'i kesin bir dille "bana gelen listede Mutlu'nun ismi konuşanlar arasındaydı" diyerek tersledi. Listeyi, listeyi yazandan daha iyi biliyordu. Sonra tekrar bana dönüp öfke dolu bir bakış attı. Tüm bu süreç içinde önünde bağladığı kollarını hiç açmamıştı. (Düşünün, ben 32 yıl önce haksız yediğim şu azarı bu kadar ayrıntılı hatırlayabiliyorken, birileri çıkıp da öğretmenin tacizine uğrayan çocuklar için "bir kereden bir şey olmaz" demeye nasıl utanmıyorlar şaşırıyorum). 

Gel zaman git zaman bende bir yalan söyleme huyu başladı. Özellikle öğretmenlere sürekli yalan söylüyordum. Nasılsa neye isterlerse ona inanıyorlardı. Yalanıma inanmamaları daha az can sıkıcıydı. İnanmaları ise eğlenceli oluyordu. Yalanı farklı yalanlarla süsleyip daha inandırıcı hale getiriyordum. İnanmasalar bile genellikle daha fazla uzatmak istemiyorlardı. Bazen yalandan özür bile diliyordum. Böylece hem daha büyük bir cezadan kurtuluyor, hem de olaya dahil olan başka arkadaşlar varsa onlara sıçramasına engel oluyordum.

Birkaç yıl geçti. Artık lisedeydik. G hanımın dersiydi. Öğretmen dersin hemen başında bir şey alıp getirmem için beni Y beyin odasına gönderdi. Y beyin odasında dumandan göz gözü görmüyordu. O zaman sigara içme konusunda bugünkü kısıtlamalar yoktu. Öğretmenler sınıf haricinde istedikleri yerde sigara içebiliyorlardı. Y bey asabi, sert bir öğretmendi. Kısa boyluydu ve çok sigara içerdi.

Sınıfa döndüm. Hocaya istediği şeyi verip yerime oturdum. G hanım sıralar arasında gezerek ders anlatırken birden yanımda durdu ve "öff Mutlu, leş gibi sigara kokuyorsun, sigara mı içtin" diye bağırmaya başladı. Şaşırıp kalmıştım. Az önce Y beyin odasında olduğum ve dumanın üzerime sinmiş olabileceği aklıma bile gelmemişti. Değil o zaman, hayatım boyunca asla sigara kullanmadım, içen arkadaşlarımı kendimden uzak tuttum, evimde, arabamda, hatta yanımda bile içirmedim. Ama öğretmene bunu anlatmanın imkanı yoktu. O kararını vermişti. Mutlu sigara kokuyordu, demek ki dersten önceki teneffüste okulun içinde bir yerde gizlice sigara içmişti ve cezasız geçiştirilemezdi.

Eğer sigara içen biri olsaydım aklıma o sırada bin türlü yalan gelir, birbiri ardına sıralardım. Ama sigara içmiyordum, gerçek buydu ve ben yalan söylemeden kendimi savunma konusunda epey deneyimsizdim. Sadece "içmiyorum hocam" diyebildim ve bunu söylerken yalan söylerken olduğum kadar inandırıcı değildim. Neyse ki, aralarında öğretmenlerin sevdiği öğrencilerin de olduğu birkaç arkadaş kesin bir dille içmediğime şahitlik etti. Pek inanmasa da G hanım üstüne gitmekten vazgeçti. Eğer ısrar etseydi, muhtemelen kolumdan tutup beni yönetime götürür, "şunu bir koklayın Allah aşkına" der, beni koklayan hocalar hemen neler olup bittiğine karar verir, defterimi dürmeye başlarlardı. Hatta belki az önce çıktığım Y beyin odasına geri yollar, Y bey de dumanların arasından fırlayıp, Master Yoda gibi zıplayarak bana bir tokat patlatırdı.

Tokat demişken.. Yine lisedeydik. Teneffüsten yeni çıkmıştık. Sınıfta hocanın gelmesini bekliyorduk. Üst sınıftan bir kız sınıfa girdi. Erkekler arasında lafı edilen güzel bir kızdı. Masaya baktı. "Bu örtü bizim! Ne işi var burada?" diye bağırarak masa örtüsünü kaptığıyla kapıya yöneldi. Ahmet örtüyü kızın elinden aldı. Daha da sinirlenen kız "ver ulan şunu" diyerek Ahmet'in elindeki örtüyü çingene gibi çekiştirmeye başladı. O güne kadar aklımızda kalan güzel kız imajı kaybolmuştu. İl Trovatore operasında kontun bebeğini alıp kaçan çingene Azucena karşımda duruyordu sanki. Tekrar tekrar "bırak ulan şunu" diye bağırınca Ahmet örtüyü bıraktı. Tam çekiştirirken bıraktığı için kız gerisin geri poposunun üzerine düştü. Eteği açılmış, bacakları ve iç çamaşırı ortaya çıkmıştı. Olan biteni izleyen sınıfın taze ergen oğlanlarından ooo diye bir uğultu yükseldi. Durumu fark eden kız hemen eteğini düzeltip hışımla ayağa kalktı, "senin ağzına sıçarım ulan eşşoğlueşşek" diyerek Ahmet'e tokat attı. Arkasını dönüp örtüyle birlikte süratle çıkıp gitti.

Sonra ne oldu dersiniz? Kız bir de bizi şikayet etmiş. Muhtemelen öğretmenlere gidip bir de ağlamıştır. (Hayatım boyunca bir kadının ağlamasından daha ikna edici, daha provokatif bir şeyle karşılaşmadım. Bir kadın ağlayarak istediğini aldırabilir, haksızken mağdur olduğuna inandırabilir, etraftakilerin üstünüze çullanmasına sebep olabilir). Yaşananların sorgulanması için biraz zaman geçti. Derse S hanım girdi. Bu konuyu konuşacaktık. Tıpkı birkaç yıl öncesinde olduğu gibi kollarını önünde bağlayıp karşımıza geçti. Nuh derim peygamber demem duruşuydu bu. Bu S hanıma bir gün bir espri yaptım, neredeyse okuldan atılıyordum. Biz arkadaşımıza arka çıktık, sonucun değişmeyeceğini bile bile onu savunduk. S hanım en son şunu dedi: "Artık ortada olmuş bir olay var". Söylemek istediği şey çok açıktı. Boşuna konuşmuştuk. Öğretmenler karar vermişlerdi. Suçlu, sınıftaki örtüyü korumaya çalışan Ahmet'ti. Küfür eden, tokat atan kız ise mağdurdu. Bunu değiştirebilecek hiçbir güç yoktu.

Neyse ki, Ahmet'in sicili benimki gibi kabarık değildi. Özür diletip konuyu kapattılar. Küfür ve tokat yiyen ve öfkeye kapılıp karşılık bile vermeyen Ahmet bir de özür dilemişti. Ama özür dileyerek yırttığı için şanslıydı. Haklılığında ısrar etseydi başı daha çok derde girebilirdi. Kararını vermiş öğretmenleri ikna etmek faytonla aya çıkmaktan daha zordu. Ahmet'in yerinde ben olsaydım herhalde okuldan atılırdım. Hatta kızın yerinde olsaydım yine okuldan atılırdım.

Bir öğretmenin bir öğrenciden özür dilediğine sadece bir kez şahit oldum. Onda da öğrenci zaten okuldaki başka bir öğretmenin kızıydı. Üstelik de öğretmenin kesinlikle bir kabahati yoktu. Tüm iyi niyetiyle kıza yakınlık göstermiş, destek olmaya çalışmış, dilinden geldiğince neşelendirmek istemişti. Ama kız ağlamaya başlayınca durum değişmişti. Sınıfın haylazları olarak biz bile öğretmenin düştüğü duruma üzülmüş, sinirlenmiştik.

Hemen hemen tüm öğretmenler birbirleriyle aynı söylemlere sahipti. On küsur yaşındaki çocuklara hakaretler yağdırır, eğlenirlerdi. "Yüzünüze tükürsem yağmur sanacaksınız" derlerdi. İ bey bunu biraz daha ileri götürmüştü. Hakaret ederdi, "size hakaret ediyorum, lütfen alının" derdi. Sadece bize değil, ailemize de küfür ederlerdi. "Hayvan oğlu hayvanlar" diye çemkiren hocamız vardı.

Çeşitli öğretmenler neredeyse kelimesi kelimesine aynı nutku atardı. "Bakın, ben istesem sınıfa girer, zil çalana kadar dersi anlatır, çıkar giderim ve işimi yapmış olurum. Halbuki ben size ilgi gösteriyorum, hepinizin öğrenmesi için çaba harcıyorum ama siz beni dinlemiyorsunuz" derlerdi. Öğretmenliğin sınıfa girip ders anlatmaktan ibaret olduğunu sanarlardı. Bizimle daha fazla ilgilenmeleri ise bir lütuftu ve bunun için bizden saygı bekliyorlardı. "İyi niyetimi suistimal ediyorsunuz" sıkça duyduğumuz bir söylemdi. "Sana disiplin cezası veririm, üniversitede yurtlara giremezsin" diye tehdit ederlerdi.

"Ben size 'arkadaşlar' diye hitap ediyorum. Sizin seviyenize indiğim için değil, sizi kendi seviyeme çıkardığım için" derlerdi. Sadece bize değil babamıza bile küfür eden insanlar bu sözlerle bizi mi aşağılarlardı, kendilerini mi överlerdi anlayamazdık. Sorsanız, bizi övmüşlerdi. "Spor olsun diye mi okula geliyorsunuz" diye sorarlardı.

Nereden bakarsanız bakın, benim yazdıklarım bir çocuğun kendisinden on yirmi yaş büyük öğretmenlerini eleştirmesi değil, 45 yaşında bir babanın kendisinden on yirmi yaş küçük öğretmenleri eleştirisidir aslında. Kapanmamış yaraları kaşımaktır. Geçmişe bir serzeniştir.

İyi öğretmenler yok muydu? Elbette vardı. Yukarıda yazdıklarımdan sonra şaşırabilirsiniz ama S hanım onlardan biriydi. Bana sorarsanız, okulun gördüğü en iyi öğretmendi. Kötünün iyisi değildi, iyiydi. Her şeyden önce içinde sevgi vardı. Sevgiyi hissetmekte çocuklardan daha üstün kim olabilir? Geçtiğimiz yıllarda siyaset gündemine giren Vasconcelos'un Şeker Portakalı adlı kitabını okumamı bana 30 yıl önce tavsiye eden oydu. Klasik müziğe olan tutkumu bildiği için Nadir Nadi'nin Dostum Mozart adlı kitabını önermişti. Beni yazmaya yönlendiren, destekleyen o olmuştur. Kötü şeylerden alıkoymak yerine iyi şeylere yönlendirmeyi yeğlerdi. Şu okuduğunuz satırlardan biraz olsun keyif alabiliyorsanız onun payı vardır. Yazmayı seviyorsam, iyi kötü becerebiliyorsam onun açtığı kapı sayesindedir. Yıllar önce benimle uğraşmayı bıraktığını söylemişti ama asla bırakmamıştı.

Bugün öğretmenler günü.
İçinde sevgi olan, insanların hayatında güzel izler bırakan tüm öğretmenlere kutlu olsun.