30 Mart 2019 Cumartesi

İki Mezuniyet

Biri üç, diğeri altı yaşında olan iki oğlum bu ay okullarından mezun oldu. Bu yaşta ne mezunu demeyin. Japonya'da tüm mezuniyetler çok önemseniyor. Kıyafetler seçiliyor. Planlar yapılıyor. Bildiriler hazırlanıyor, gönderiliyor. Uzun süre titizlikle hazırlıkları yapılıyor. Çünkü bu bir veda. Öğretmenlere, arkadaşlara, velilere, sınıfa, okula veda. Tekrar o okula gelinmeyecek, o üniforma giyilmeyecek, o sınıfa girilmeyecek, o bahçede oynanmayacak.

Bu duyguları taşıyarak hazırlanıyor ve yapılıyor Japonya'da mezuniyet törenleri. Anaokullarda, kreşlerde bile mezuniyet törenleri düzenleniyor. İşte benim de altı yaşındaki oğlum anaokulundan mezun olurken, üç yaşındaki oğlum kreşten mezun oldu. Her iki tören de titizlikle hazırlanmıştı. Yoğun duygular yaşandı. Gözyaşlarını tutamayan öğretmenler, veliler vardı.

Tüm çocuklara birer diploma verildi. Bu diplomalar ileride işe girerken gösterilecek ya da ofisin duvarına asılacak türden diplomalar değil elbette. Hani ender bulunan bir kutu çikolata geçer elinize bir gün. Bir daha asla alamayacağınızı bilirsiniz. Acı tatlı yersiniz çikolataları. Onları saklayamazsınız ama hiç olmazsa kutusunu saklarsınız. Yıllar sonra çekmecenizi açtığınıza gözünüze çarpar, tatlarını hatırlarsınız. Okulda geçirilen acı tatlı hatıraların kutusudur işte bu diplomalar. Her hatıra, tadı damakta kalmış bir çikolatadır.

Ellerini uzatıp diplomalarını aldıkları o an, her gün gözlerinizin önündeyken farkına varamadığınız büyüdükleri gerçeğinin yüzünüze çarptığı andır.

Nisanda oğlum Eren ilkokula, Kayra anaokula başlayacak. Eren, yıllar önce annesinin ve teyzelerinin mezun olduğu ilkokula, Kayra ise abisinin mezun olduğu anaokula başlayacak. Yeni hatıralar biriktirecekler. Onlarla beraber biz de. Sadece ve sadece oğullarımın eğitimini düşünerek yerleştiğim Japonya'da, onların ilk mezuniyetlerini böylece gördüm. Umarım diğer tüm mezuniyetlerini gururla, mutlulukla görürüm.

2 Mart 2019 Cumartesi

Japonya'da Türk Müzesi ve Atatürk Heykeli

Mevsim soğuğunu taşımasına rağmen güneşli bir havada, bulutsuz masmavi bir gökyüzü altında, solumuza aldığımız Pasifik Okyanusu'nun dalgalarından yansıyan ışıltılar eşliğinde arabamızı güneye doğru sürmeye devam ettik (önceki bölüm: Uraşima'da Gün Doğumu). Kısa tatilimizin son gününü özel bir müze ziyaretine ayırmıştık. Japonya'daki Türk Müzesi'ne. Ancak yol üzerinde kısa süreliğine duracağımız bir yer vardı.

Ben doğanın yarattığı her şeyi seviyorum. Sevmemek elde değil. Doğanın yarattıkları o kadar benzersiz ki, insan bunları isimlendirmek için benzetmeler kullanır. Şeytan Ayağı, Peri Bacaları, Beşparmak Dağları bunlara örnektir. İşte bizim Kuşimoto'daki durağımız olan Haşiguiiva (橋杭岩, Hashiguiiwa) da böyle bir yerdi.

Haşiguiiva'nın Türkçe karşılığına Köprü Kazığı Kayaları diyebiliriz. Kayaların, karadan denize doğru düz bir çizgi halinde uzanması, onların insan eliyle dizildiği izlenimini veriyor. Bu yüzden burada bir köprü yapılmaya çalışıldığı ama tamamlanamadığına dair bir efsane var. Sütun kelimesi yerine kazık kelimesinin kullanılması da efsanenin yaklaşık tarihi hakkında fikir veriyor. Sular çekildiği zaman yerdeki oyuklar içinde kalan su birikintilerinde karidesler gibi küçük deniz canlıları görmek mümkün. Bu yüzden biraz daha açıkta bulunan yüksek kayalara ulaşmak için adımlarınıza dikkat etmeniz gerek. Köprü efsanesi yerine kendi hayal gücünüzü kullanırsanız, kayaların koca bir canavarın dişleri olduğu ve onun ağzı içinde kaldığınız hissine kapılabilirsiniz. Sular yükseldiği zaman bu kayalar birer ada halini alıyor. Bizim ziyaretimiz suların çekilmiş olduğu saatlere denk geldiği için su birikintileri üzerinden atlaya atlaya yüksek kayaların yanlarına kadar gidebildik.

Türk Müzesi'nin bulunduğu Kii Oşima Adası (紀伊大島) Haşiguiiva'nın birkaç kilometre açığında yer alıyor. Bu yüzden bulunduğumuz yerden adayı görebiliyorduk. Kii Oşima ile anakara arasında küçük bir ada daha yer alıyor. Bu adacık üzerinden geçen köprü, Kii Oşima Adası'na karadan ulaşımı sağlıyor.

Haşiguiiva'dan ayrıldıktan dakikalar sonra bu köprünün üzerinde bulduk kendimizi. Artık karşımıza çıkan tüm tabelalar hem Japonca hem Türkçe idi. Adanın dar yolları ağaçlarla çevriliydi. Haşiguiiva'dan bakarken adayı ne kadar yeşil gördüysek, üzerindeyken de o kadar yeşildi. İnsan elinin değmediği yerler doğal, değdiği yerler ise tertemiz ve bakımlıydı. Müzenin kendisi de çevresi de aynı titizlikle korunuyordu.

Yeni evliyken eşimle birlikte geldiğim bu yere yıllar sonra çocuklarımla gelmek harika bir duygu idi. Müzenin içi, onlar henüz doğmadan önce geldiğimde gördüğümden farklıydı. Yenilenmişti. Bir parkur yapılmış ve tarih sırasına göre olayların anlatıldığı yazılar, eşyalarla birlikte bu parkura dizilmişti. Ancak, yenilenmiş olmasına rağmen bu seferki ziyaretimde beni hayal kırıklığına uğratan bir şey vardı. Bunun sebebini söylemeden önce neden Japonya'da bir Türk müzesi var, neden bu adada yer alıyor kısaca özetleyeyim.

1887 yılında Japon İmparatorunun yeğeninin İstanbul'u ziyaret etmesine karşılık olarak Sultan II. Abdülhamid, Ertuğrul Fırkateyni'ni hazırlatır ve Japonya'ya gönderir. Geri dönüşü sırasında tayfuna yakalanan gemi Kii Oşima Adası'nın açıklarındaki kayalara çarpar. Kazada 587 mürettebat şehit olur. Sağ kurtulan 69 kişiye bölgede yaşayan Japonlar yardım eder, yemeklerini ve evlerini paylaşır. Olayı duyan Japon İmparatoru yardım gönderir ve daha sonra İstanbul'a dönmeleri için iki gemi hazırlatır. Bu olay Türk Japon dostluğunun miladı kabul edilir. Müzenin burada bulunma sebebi budur. Müzede gemiye ve mürettebata ait denizden çıkarılan eşyalar sergilenmektedir. Geminin çarptığı kayalar müzeden görünebilmektedir. Müzenin biraz ilerisinde şehitlik bulunmaktadır.

Ertuğrul kazasının yeniden gündeme gelmesi ve daha bilinir hale gelmesi 1985 yılına rastlar. Savaş sırasında Irak'ın İran'a hava saldırısı düzenleyeceği haberini alan yabancılar İran'dan tahliye edilmeye başlanır. Ancak oradaki Japonlar mahsur kalır. Özal'ın talimatıyla THY tehditlere rağmen oradaki Japonları kurtarır ve Türkiye'ye getirir. Özal, Japonların Ertuğrul kazasındaki yardımlarına bir karşılık olduğu şeklinde açıklama yapar.

Birkaç sene önce bu iki olayı anlatan Ertuğrul 1890 adlı bir film çekildi. Müzenin bir bölümünde bu filmin fragmanı ve nasıl çekildiği yayınlanıyordu. Kapıda DVDsi satılıyordu. İşte bu seferki ziyaretimde beni hayal kırıklığına uğratan şey bu idi. Siyasi argümanlarla ve hayal ürünü sahnelerle dolu olan bu filmin reklamını ve satışını yapmak, müzeyi müze yapan değerlerden bir şeyler eksiltmişti.

Önceki gelişime göre çok daha güzel olan şeyler de vardı. Müzenin sadece kendisi değil, etrafı da yenilenmişti. Çevresindeki park düzenlenmişti. Bir kısmına Mayısta açmayı bekleyen laleler ekiliydi. Okyanusun eşsiz manzarası karşısına oturma yerleri konmuştu. En güzel olan da buraya Atatürk heykelinin getirilmiş olmasıydı.

Atatürk heykeli daha önce Niigata'daki (新潟市) Türk Köyü'nde bulunuyordu. Heykel, 1996'da kurulan bu köye Japonya'daki Türk Büyükelçiliği'nin girişimleri sonucunda hediye edilir. Bir eğlence ve kültür parkı niteliğinde olan bu köy, 2004'te meydana gelen depremde büyük zarar görür ve ekonomik krizin de etkisiyle kapatılır. 2006'da köy arazisi özel bir şirkete satılır. Şirketin sahibi heykeli kendi binasına taşıtır. Çeşitli girişimlerin ardından Tokyo'ya getirilip onarılır ve kısa süreliğine Tokyo'da sergilenir. Daha sonra Kuşimoto Belediyesine teslim edilen heykel 2010 yılında şimdiki yerini alır. Bence Japonya'da olması gereken en isabetli yere getirilmiştir.

Atının üzerine kurulmuş, sağ eliyle ileriyi işaret eden Atatürk heykelinin kaidesinde, Japonca tercümesiyle birlikte, O'nun "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" sözleri ve imzası bulunuyor. Önündeki tablette yine Japonca tercümesi ile verilen açıklama ise şöyle: "Birinci Dünya Savaşı sonunda bölünüp işgal edilen vatanını kurtarmak için halkına önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk, ulusuna bu savaşta büyük bir zafer kazandıran Türk ulusunun kahramanıdır. Atatürk, ilk Cumhurbaşkanı olarak uyguladığı kapsamlı devrimlerle ülkesinin çağdaşlaşmasını sağlayan Cumhuriyet'in kurucusu olarak bugün de Türk ulusunun derin sevgi ve saygıyla bağlı olduğu büyük önderidir". Son derece sade ve isabetli olan bu açıklamanın hiçbir güncel siyasi kaygı taşımaksızın yazılı olmasını da ayrıca önemli buluyorum.

Yeniden arabamıza binip yola koyulduğumuzda artık eve dönüş yolculuğumuz başlamıştı. 2 ve 3 Ocak'ta yaptığımız bu kısa geziyi, güncel iş yoğunluğumdan peyderpey zaman ayırıp yazıya dökmek, resimlerini seçmek, düzenlemek ve nihayet son bölümünü yayınlamak ancak bugüne nasip oldu. Artık Mart ayındayız ve bu ay Japonya'nın kiraz çiçekleriyle pembeye büründüğü günleri getirecek. Bu da bizim için yeni gezilere çıkacağımız anlamına geliyor. Belki yine kısa geziler olacak ve belki yayınlaması zaman alacak ama güzel olan her şeyi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Sağlıcakla kalın.



Önceki bölümler:
1. Naçi Şelalesi
2. Uraşima'da Gün Doğumu