14 Ekim 2018 Pazar

İki Tayfun Arası Şima

Şima'ya (志摩市) gitmek için bir süredir fırsat kolluyordum. Yaz döneminde bulamadığım fırsatı ancak sonbaharın başında bulabildim. Şiddetli bir tayfunu atlattıktan hemen sonra, kalmayı çok istediğim otelin kalan son odasını bir geceliğine ayırttım. Bir gece iki günlük bu kısa tatilde açık havaya denk gelmemiz büyük şanstı.

Yaşadığımız şehre yaklaşık 90 kilometre uzaklıkta olan Şima'ya gidiş ve dönüş için birbirinden farklı iki güzergâh belirledik. Gidiş yolumuzun bizi doğrudan Şima'ya götürmek dışında bir özelliği yoktu. Şehre varınca, otele giriş yapma saatinden önceki kalan süreyi Shima Marineland (志摩マリンランド) adlı akvaryumda geçirdik. Japonya'nın hemen hemen her şehrinde büyüklü küçüklü olan bu tür akvaryumlar özellikle çocuklar için büyük eğlence. Şima'dakinde gördüğüm tüm balıkları daha önce ziyaret ettiğim akvaryumlarda görmüşümdür. Ama buranın açık hava dinlenme alanında gerçekten rahatlatıcı bir manzara vardı.

Manzarasından çok ümitli olmadığım yer otel odamızdı [1]. Kalan son odayı ayırttığım için seçme şansım yoktu ne de olsa. Ancak odamızın öyle güzel manzarası vardı ki, seçme şansım olsaydı bile onu tercih ederdim. Durum böyle olunca, çevreyi gezmek için hemen çıkmak yerine, odanın yerden tavana uzanan penceresinin önüne kurulup, sıcak bir yeşil çay eşliğinde kendimizi manzaraya verip yol yorgunluğunu attık.

Daha önce gittiğimiz Toba ilinin (鳥羽市, bkz.Toba Gezileri) güneyinde kalan ve Ago Körfezi'ni (英虞湾) tamamen içine alan Şima ilinin doğu ve güney sınırları Pasifik Okyanusu'na kıyı oluyor. İnci yetiştiriciliğiyle ünlü Ago Körfezi'nin kıyılarının tamamı koylardan oluşuyor. Kıyılar o kadar girintili çıkıntılı ki, her koy kendi içinde dallara ayrılıp daha küçük koylar oluşturuyor. Körfezin içinde kalan ada ve adacıkların bile en az birkaç tane kendi koyları var. Karayı tamamen örten ağaçlar kıyıya kadar uzanıyor.

Çayımız bitince pencereden seyrettiklerimizi yakından görmek üzere otelin çevresini gezdik. Otel yönetiminin tercihi mi yoksa çevre yetkililerinin izin vermemesi mi bilmem ama doğal olan hiçbir şeye el değdirmemeye özen gösterilmiş. Ağaçların arasından kıvrılan dar yürüyüş yollarından geçtik. Bazı yerlerde örümcek ağları yolun bir yanındaki ağaçtan diğer taraftakine kadar uzanıyordu. Çocuk şapkası kadar büyük beyaz mantarlar, ağaç kovuğunu mesken edinmiş yengeçler gördük. Adını bilmediğimiz kuşların, böceklerin ötüşlerini dinledik.

Yemekten önce gün batımını izlemek üzere tekrar odaya döndük. Yemekten sonra yine dışarı çıkıp akşam yürüyüşü yaptık. Otele ait uzay gözlem evinde, o güne kadar gördüğüm en büyük teleskopla ayın yüzeyini gözlemledik. Yatmadan önceki son eylem olarak da açık hava kaplıca banyosunda keyif yaptık. Ertesi gün, gelişimizden daha uzun ama daha eğlenceli yolculuk bizi bekliyordu.

Devamı..
_______________________________________________________________________________
[1] Hotel Kintetsu Aquavilla Ise-Shima

6 Temmuz 2018 Cuma

İga'dan Soni'ye

Geçen cumartesi günü doğanın içinde bir gün geçirdim. Eşimin arkadaşı Mamiko hem eşimi hem de başka bayan arkadaşlarını İga'daki (伊賀市) evine davet etmişti. Bu davetin amacı, Türkiye'de öğrendikleri iğne oyası motiflerini diğer Japon bayanlara öğretmek ve onlarla birlikte yapmaktı. Haliyle kocaların ilgi çekeceği bir etkinlik değildi. Bu sebeple Mehmet ve ben eşlerimizi ve diğer bayanları bırakıp Nabari (名張市) ve Soni'ye (曽爾村) gitmek üzere plan yapmıştık. Eşlerimiz iğne oyasına, çocuklarımız da oyunlara başlar başlamaz arabamıza atlayıp yola koyulduk.

İga'dan Nabari'ye geçip dağ yoluna saptık. Güzergâhımız Shorenji Gölü'nün (青蓮寺湖) batısından güneye inip Soni tarafına doğru yol almak ve Hinachi Gölü'nin (比奈知湖) doğusundan kuzeye ilerleyip tekrar İga'ya dönmekti. Geçtiğimiz yollar, sık dizili ağaçların oluşturduğu ormanların içine adeta sıkıştırılmış gibiydi. Tek aracın geçişi için bile son derece dar olan yollara iki aracın yan yana sığması çoğu yerde imkansızdı. Hatta zıt yönlerden gelip karşılaşan araçlardan birinin diğerine yol vermesi için bazı noktalara cepler yapılmıştı. Toplam beş saate yakın süren gezimiz boyunca karşılaştığımız araç sayısının onu geçmemesi bizim için bir şanstı.

İlk durağımız Shorenji Gölü'nün güneybatı kıyısında bulunan, Shinsui park alanı (親水広場) oldu. Bulunduğumuz yerden bakıldığında gölün çevresi tamamen ağaçların içindeydi. Sanki ormanlık alanın aşağı doğru eğim oluşturan bölümü günlerce yağan yağmur sularıyla dolmuş da göl öyle oluşmuş gibiydi. Göle dalacak olsam suyun içinde de ağaçları göreceğim hissi geliyordu. Kıyıda balık tutan birkaç kişi ile çocuklarıyla birlikte gelen iki aileden ve bizden başka kimse yoktu çevrede.

Güneye doğru yola devam edip göl suyunu dolduran Shorenji Nehri (青蓮寺川) boyunca arabamızı sürdük. Nehir yatağını oluşturan irili ufaklı kayalar nehir üzerinde yer yer adacıklar oluşturuyordu. Bu kayaların üzerinde birinden diğerine atlayarak balık tutanlara birkaç yerde rastladık. Durmaya uygun bir yere arabayı çekip yürüyerek nehre kadar indik. Suyun huzur verici seyrine ve sesine dalmışken yanımızdan geçen siyah yılanı son anda fark ettik. Yaklaşık bir buçuk metre boyu vardı. Bizden ürkmüş olacak ki, kayaların arasından kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya çalışıyordu. Tam o sırada kendisiyle aynı boyda bir de boz yılan gözümüze çarptı. Zehirliler miydi değiller miydi bilemiyorum ama yine de arabadan gelirken üzerilerine basmadığımız için şanslıydık. Nefis manzaranın içinde tertemiz havayı solurken onlara da rastlamış olmamız doğanın ne kadar içinde olduğumuz hissini daha da artırdı ama arabaya dönerken bu sefer attığımız adımlarda daha dikkatli davrandık.

Yol, nehirden uzaklaştığı yerlerde tamamen ormanın içinde kalıyordu. Yüksek ağaçlar yolun üzerinde birleşiyor ve gökyüzü neredeyse tamamen kapanıyordu. Buldukları aralıklardan ilerlemeyi başaran güneş ışıkları ağaçların nemli yapraklarından sekip çevremizde ışıltılar oluşturuyordu. Epey arkamızda bıraktığımız göle doğru akan nehirle birlikte tepelerin üst kısımlarına doğru tırmanışımızı sürdürdük. Yani akıntının ters yönünde ilerlemeye devam ettik ama biz biraz daha yukarılara kadar ulaşmıştık ki nehri de gölü de epey aşağıda bıraktığımız bir yerde tekrar mola verdik. Uzun bir süre sonra gökyüzünü genişçe görebiliyorduk. Yer yer beyaz bulutların süslediği mavi gökyüzü, su üzerindeki yansımasıyla birlikte yeşille örtülü tepeleri iki göğün arasında kalmış gibi gösteriyordu.

Güneye doğru devam edip Soni sınırlarına girdik. Buranın en meşhur yerlerinden biri, belki de birincisi olan Soni Yaylası'nda (曽爾高原) durduk. Sonbaharda pampas otlarının çiçeklenmesiyle beyaza bürünen plato, biz gittiğimizde yemyeşildi ve çevrede bizden başka kimse yoktu. Biraz daha güneye devam edip bu yöndeki son durağımız olan Mitsue Çiftliği'ne (みつえ高原牧場) uğradık. Büyükbaş hayvan yetiştirilen çiftliğin etrafındaki geniş otlak alana yayılmış hayvanları görmeyi umuyorduk ama bizim ulaştığımız saatte alan bomboştu. Çevremizdeki yeşili seyretmekle yetinip birkaç dakika sonra ayrıldık.

Doğuya ve kuzeye doğru ilerleyerek, bu kez Hinachi Gölü'nü (比奈知) dolduran Nabari Nehri'ni (名張川) solumuza alarak dönüş yoluna geçtik. Bu kez akıntıyla aynı yönde ilerliyorduk. Toplam elli kişinin bile yaşadığından emin olamadığımız küçük köylerden geçtik. Nehir üzerine inşa edilmiş olan Hinachi Barajı'nın (比奈知ダム) kenarında son kez mola verdik. Bu mola için uzunca bir süre araç sürmemiz gerekmişti çünkü yollar o kadar dardı ki arabayı sadece yol üzerinde durdurabilirdik, o zaman da başka araçların geçebileceği bir boşluk kalmazdı.


İga'ya döndüğümüz zaman, çocukların peşinde koşmaktan iğne oyası yapmaya fırsat bulmamış, yorgun ve kızgın bir eş beni bekliyordu. Misafirlikte olduğumuz için ve eve dönerken kendisi de çocuklar gibi arabada uykuya daldığı için sinirini üzerimde atmasına pek fırsatı olmadı. O yorgun haliyle bir de yemek yapmakla uğraşmasın diye yemeği dönüş yolunda dışarıda yedik. Böylece hem yorgunluğu azalmış hem de biraz yatışmış oldu. Olan, tüm günü direksiyon sallayarak geçiren bana oldu.

27 Mayıs 2018 Pazar

Happy Sensei

Japonya'daki öğretmenlik kariyerimin ilk haftasını tamamlamış bulunuyorum. Zaten özel dersler vererek bu işi kısmen yapıyordum ama bir okul çatısı altında öğretmen sıfatını resmî olarak yeni elde ettim. Ne öğretmenliği diye soracak olursanız; İngilizce öğretmenliği. Sizin anlayacağınız, bir Türk olarak Japonlara İngilizce öğretiyorum. İki üniversite mezunu, on beş yıllık bilişim teknolojileri kariyerine sahip bir bilgisayar yüksek mühendisi olarak Japonya'ya taşınıp İngilizce öğretmeni olarak yeni bir kariyere başlamak epey ilginç bir deneyim olacak.

Yaklaşık bir ay önce bu iş bana ilk teklif edildiğinde geri çevirmiştim. Çünkü öğrencilerin yaşları 3 ile 12 arasında değişiyordu. 10 yaşın üzerinde olanlara ders vermek sorun değildi ama söz konusu 3-4 yaşındakiler olunca, bu işin öğretmenlikten çok çocuk bakıcılığı olduğunu düşünmüştüm. Eşimin ısrarıyla fikrimi değiştirip denemeye karar verdim. Bir ay önce teklifini geri çevirdiğim okul müdürünü çekinerek arayıp henüz birini bulmadıysa ve benden henüz vazgeçmediyse denemek istediğimi söyledim. Beklediğimden çok daha sıcak karşıladı. Böylece birkaç gün sonra işe başladım ve ilk haftamı tamamladım.

Çalışma arkadaşlarım, yani okulda benimle birlikte çalışan diğer öğretmenlerden biri Amerikalı, biri Filipinli, diğeri Fransız. Henüz tanışmadığım iki de Japon öğretmen var. Fransız öğretmen hanımın çok iyi bir İngilizcesi var. Konuşması neredeyse hiç Fransız aksanına kaymıyor. Ayrıca, belki şaşıracaksınız ama, son derece cana yakın, samimi, yardımsever, hoş sohbet ve mütevazi biri. Yani normal bir Fransız değil! Bana çok yardımcı oluyor ve sonraki günlerde de ondan çok şey öğreneceğimi düşünüyorum.

İsmimin telaffuzu Japonlar için, özellikle de çocuklar için zor olduğundan söylerken biraz güçlük çekiyorlardı. Muru, Muturu, Muraru, Matturu gibi şeyler söylüyorlardı. Bu yüzden hepsi için kolay ve akılda kalıcı bir rumuz kullanmak gerekliliği doğdu. Çinlilerin yaptığı şekilde William, John, Michael gibi özenti isimler kullanmak istemiyordum. Çocuklarla konuşmam sırasında ismimin İngilizce karşılığının 'happy' olduğunu söyleyince adım Happy Sensei [1] olarak çıktı. Artık teacher Happy ya da Happy sensei diyorlar. Böylelikle hem anlamsal olarak temelde adım değişmemiş oldu, hem çocuklar için söylenmesi kolay bir ad ortaya çıktı, hem de onlarla yakınlaşmam ve samimiyet kurmam kolaylaştı.

Geçtiğimiz senenin sonunda Japonca ilerletmek için ara verdiğim çalışma hayatına böylece farklı bir kulvardan geri dönmüş oldum. Evde Türkçe, işte de İngilizce konuşunca Japonca kullanma imkanım maalesef azaldı. Bu durumu telafi etmek için kendimi biraz kitaplara veririm artık. 2020 yılında Japonya eğitim sisteminde İngilizce daha fazla ağırlık kazanacak. Bakalım Happy Sensei olarak ben bu sistemde nasıl yer alacağım.
_________________________________________________________________________________
[1] 'Sensei' (先生) kelimesi Japonya'da öğretmenlerin yanı sıra doktorlar, avukatlar, savcılar ve yargıçlar için de kullanılır. Usta/hoca anlamındadır. Kelimeyi oluşturan ideogramlardan ilki ön, ikincisi ise yaşam anlamındadır. Bir başka değişle, Japon kültüründe hocalar, doktorlar ve hukukçular toplumun önünde yaşayan saygın insanlardır.

15 Nisan 2018 Pazar

Tsu'dan İga'ya

Yaşadığımız şehirde olunca, sakura zamanı Kairaku Parkı'na birkaç kez gittik (bkz. Paktan Parka Tsu). Ama evimize yürüyüş mesafesinde olduğu için bu yılki sakura zamanında vaktimizin çoğunu Mie Üniversitesi (三重大学, Mie Daigaku) kampüsünde geçirdik. Bazen kahve içtiğimiz, kantininden küçük alışverişler yaptığımız, bazen kütüphanesine gidip Japonca çalıştığım, sahnesinde gösteriler izlediğimiz, bahçesinde çocuklarımızın oynadığı üniversite kampüsü hemen hemen her gün uğradığımız bir yer. Sizin anlayacağınız, Japonya'daki günlük hayatımızın büyük kısmını evde, işte ve Mie Üniversitesi'nde geçiriyoruz.

Üniversite kampüsünü sakura zamanı ziyaret etmek ayrı bir keyif. Üniversitenin yeni mezunlarını verip yeni öğrencilerini kabul ettiği bu döneminde, öğrencilerin heyecanına kampüsteki sakuralar eşlik ediyor. Ağaçlar onların cıvıltıları içinde önce çiçek açıyor ve pembeye, sonra yapraklanıyor ve yeşile bürünüyor. Yürüyüş yapmak, ağaçların altında oturmak, biraz nefes almak için değil de, sadece o gencecik öğrencileri ders çalışırken, spor yaparken, gülüp eğlenirken izlemek için bile gidilir üniversiteye.

Bu yıl sakura zamanı vakit ayırıp gitmek istediğimiz bir yer daha vardı: İga (伊賀市). Benim eşim gibi eşi Japon olan bir diğer Türk arkadaşımın yaşadığı İga'ya daha önce birkaç kez gitmiştik ama kiraz çiçeklerinin açtığı döneme ilk kez denk getirdik. Tsu'daki kiraz ağaçlarının çiçekleri yavaş yavaş dökülüp dallardaki yerini yapraklara bırakmaya başladığı sırada, daha yüksek bir il olması sebebiyle İga'da kiraz çiçekleri yeni açmıştı. Hemen şunu belirteyim, bahar gelmeden önce ülkenin şehirlerine, yörelerine göre hava durumunu, sakuraların açma ve dökülme zamanını araştırıp kendilerine bir güzergâh belirleyen, sakuraların fotoğraflarını çekebilmek için her yıl bu günleri bekleyen fotoğrafçılar var Japonya'da. Sadece fotoğrafçılar değil, bu pembe günlerin tadını çıkarmak için her yıl, deyim yerindeyse sakura tatili planlayanların sayısı da oldukça fazla. Bizim İga'ya gitme planımızı ise sakuralar kısmen oluşturuyordu. Öncelikli olarak Mehmet ve Mamiko'ya konuk olmak, hasret gidermek, sohbet etmek ve dertleşmekti amacımız.

İga'ya gideceğimizi öğrenen baldızım da çocuklarıyla birlikte bize katılma kararı aldı. Hemen arkasından kayınpederim ve kayınvalidem de gelmek isteyince dokuz kişilik bir ekiple Tsu'dan çıkıp İga'nın yolunu tuttuk. İki arabayla sabah dokuzda yola çıkıp bir saat kadar sonra İga'daki İwakurakyo Parkı'na (岩倉峡公園) ulaştık. Dostlarımızla ilk buluşma yerimiz olan bu parkta yaklaşık iki saat geçirdik, yeşilin, doğanın ve tabii ki sakuraların içinde sohbet ettik. İwakurakyo Parkı geniş bir alana yayılmış, içerisinde kamp alanı, çocuk parkları, piknik yerleri, yürüyüş parkurları barındıran, iki yanını Kizu Nehri'nin (木津川) ayırdığı, doğayla kucak kucağa, tepelik bir alan. İnsan tüm stresinden uzaklaştığı bu parkta, ormanın derinliklerine dalıp, ağaçların içinde bir kulübe yapsa tüm ömrünü geçirebilecekmiş gibi hissediyor. Bu düşünceler içindeyken midemizden gelen uyarılar, iyi de o kulübede ne yiyip ne içeriz, sorusunu aklımıza getirmişti ki, böylece sohbetimize yemekte devam etmek üzere parktan ayrılıp arkadaşlarımızın evine geçtik.

Evin bahçesinde, yakılmak üzere bizi bekleyen bir mangal ve hemen yanında güzelce kurulu bir sofra vardı. Türkiye'den uzak kalmamız, mangalsız yaşamayı göze aldığımız anlamına gelmiyor elbette. Doğanın temiz havasıyla doldurduğumuz ciğerlerimizi mangal dumanıyla şenlendirmenin vakti gelmişti. Mehmet'in kendi elleriyle yaptığı ekmeklerin arasına koyup doyasıya yediğimiz kebaplardan sonra meyveler ve tatlılarla iyice doyurduk karnımızı. Sakuralarla Japonca başladığımız günü, mangalla Türkçe tamamladık.  Ve bu senenin sakura zamanını böylece bitirmiş olduk.

11 Nisan 2018 Çarşamba

Parktan Parka Tsu 津

Nagoya gezimin ertesi günü ailece yoğun bir gündemimiz vardı. Eşim akşam saatlerine kadar toplantıda olacaktı, benim de öğlen bir iş görüşmem vardı. Sabah küçük oğlum Kayra'yı kreşe bıraktıktan sonra eşimi de öğretmenlik yaptığı okula bırakacaktım. Sonra büyük oğlum Eren'i dedesine bıraktıktan sonra kendi görüşmeme gidecektim. Arabayı eşimin okuluna doğru sürerken dönüşü kaçırdım ve mecburen sonraki sokağa saptım. İlk kez girdiğim bu sokakta karşıma inanılmaz bir manzara çıktı.

Saat dokuzu biraz geçmiş, güneş masmavi gökyüzünün üzerine doğru yeni tırmanmaya başlamış, ışığıyla yaprakların üzerindeki çiğleri pırıl pırıl parlatıyordu. Karşıma çıkan yer, yol üzerindeki ikişer üçer katlı evlerin arasına sıkışmış küçücük bir çocuk parkıydı. Kendisini çevreleyen evler kadar eskiydi. Salıncağın, kaydırağın, tahterevallinin ve tren süsü verilmiş oyun tünelinin boyaları dökülüyordu. Parkta onlar kadar eski olan, daha yakışır bir ifadeyle yaşlı olan, zaten görkemlerini de yaşlarından alan kiraz ağaçları tüm çiçeklerini açmış, günü yeni ısıtmaya başlayan güneşin altında pespembe parlıyordu. Hiç düşünmeden arabayı kenara çektim, eşimin orada duramayacağım uyarılarına rağmen arabadan inip parka daldım. Mutlaka o parkın havasını solumam gerektiğini hissediyordum çünkü. Boş parkın tam ortasında durup etrafımda döndüm, yüzümde bir gülümseme ile ağaçların ihtişamını seyrettim.

Önceki yazımın son cümlesinde bahsettiğim sürpriz işte buydu (bkz. Sakura Zamanı Nagoya Kalesi). Bu satırları kısmen o yazının devamı olarak yazıyorum.

Sürekli olarak kullandığım 'sakura zamanı' terimini, aynı başlık altında farklı bir yazıda açıklamıştım. O yüzden burada kısaca değinmekle yetineceğim. Kiraz çiçeklerinin açması Japonya kültürü ve yaşamı için pek çok anlam taşıyor. Örneğin, hem okul yılının, hem iş yılının başlangıcı bu dönemde yapılıyor. Kiraz çiçekleri her ülkede açıyor ama sadece Japonya'da birçok şey bu dönemde olup bitiyor. İşte 'sakura zamanı' ve 'sakura dönemi' terimlerini kullanarak tüm bu anlamları yüklemeye çalışıyorum (bkz. Sakura Zamanı).

Japonya'nın kiraz çiçekleriyle bezendiği sakura dönemi, gıda sektöründe de bir hareketlenme yaratıyor. Japon menşeli firmalar dahil, başta ABD markaları olmak üzere yabancı firmalar da tatlarında ve temalarında sakuralara yer veriyorlar. Kiraz çiçekleri, şirketlerin pazarlama ve reklam birimleri için bulunmaz fırsatlar yaratıyor. Örneğin, Starbucks'ın sakura latte adı altında kahve, McDonald's'ın hamburger menülerinin yanında sakura aromalı gazoz seçeneği sunduğunu söyleyeyim, gerisini siz tahmin edin.

O günkü iş görüşmesinden çıkıp oğlumu almak için kayınpederimin evine giderken, evin birkaç yüz metre yanında, ormanın içine gömülmüş olan Oni Tapınağı'nın (小丹神社, Oni Jinja) önüne çektim arabayı. Tapınağın bahçesinde birkaç kiraz ağacı bulunuyor. Tüm çiçeklerini henüz açmamış olmasına rağmen çok güzel bir görüntü oluşturuyorlardı. Zorlu görüşmeden sonra burada geçirdiğim birkaç dakika, denizin derinlerinden var gücümle yükselip başımı suyun üzerine çıkardığımda içime çektiğim ilk nefes kadar rahatlatıcıydı. 

Tsu'da sakuraların en güzel açtığı yer, sanırım Kairaku Parkı'dır (偕楽公園, Kairaku Koen). Oni Tapınağı'ndan on beş dakikalık yürüyüş mesafesinde bulunan park, aynı zamanda şehrin merkez tren istasyonunun biraz ilerisinde yer alıyor. Park içinde bulunan tüm özel noktalar sakuralar altında. Örneğin, parkın girişinde sergilenen eski lokomotif, çocuk oyun bahçesi, gölet ve yürüyüş parkurları pespembe çiçekler altında renkleniyor. Parkta bulunan çadır ve ahşap yapılı kafeler, büfeler sadece bu dönemde, yani sakura döneminde kuruluyor. Dönem bitince toparlanıp kaldırılıyor çünkü park en çok bu dönemde kalabalık oluyor. Sadece parkın kendisi değil, çevresindeki yerler de, örneğin otoyollar bile sakuralarla bezeniyor. Parkı çevreleyen sokak, kiraz ağaçlarının oluşturduğu pembe çatılı bir tünel içinde kalıyor.

Yaşadığımız şehirde olunca, sakura zamanı Kairaku Parkı'na birkaç kez gittik. Ama hemen hemen her gün gittiğimiz, kiraz çiçeklerinin keyfini her gün çıkardığımız başka bir yer vardı. Onu da sonraki başlık altında yazacağım.


7 Nisan 2018 Cumartesi

Sakura Zamanı Nagoya Kalesi

Geçen yıl Mart ayının son ve Nisan ayının ilk günleri bir hayli soğuk geçti. Japonya'nın kiraz çiçekleriyle bezendiği bu dönem, ülkenin hemen hemen her yerinin günlerce yağmur altında kalmasıyla kısa sürdü. Dallarda henüz açan çiçekler bile yağan yağmurla çabucak döküldü. Havanın sürekli kapalı olması da, bir sene boyunca bu günlerin gelmesini bekleyen benim gibilerin eğlencesini biraz aşındırdı. Oysa ki, hayatı boyunca ilk kez yurt dışı seyahatine çıkmayı göze alan annemin Japonya'ya gelişini bile bu döneme ayarlamıştım (ilgili yazı: Tokyo'da Birkaç Saat).

Bu seneki sakura döneminde ise çok şanslıydık. Tüm dönem boyunca hiç yağmur yağmadı, hava hep açık, hatta oldukça sıcaktı. Yağmuru bırakın, kiraz çiçeklerini zamanından önce dökecek şiddette bir rüzgâr bile esmedi. Çiçekler dallardaki yerlerini yapraklara bırakarak kendiliğinden döküldüler. Ben de bu şanslı günleri olabildiğince iyi değerlendirmeye çalıştım. Televizyondaki haber programında Nagoya'da tüm sakuraların açtığını öğrenmiştim. Bu yüzden ilk önce Nagoya'ya gittim. Biri yine sakura zamanı olmak üzere daha önce de birkaç kez gittiğim Nagoya Kalesi'ni (名古屋城, Nagoya-jō) yeniden ziyaret ettim. Kale ve tarihi hakkında önceki ziyaretimi anlattığım yazımda bilgi verdiğim için (bkz. Nagoya Kalesi) burada tekrarlamayacağım.

Dört yıl önceki gelişimde kale bahçesindeki Hommaru Sarayı'nın (本丸御殿, Hommaru Goten) yapımı henüz tamamlanmamıştı. Artık büyük bir bölümü ziyarete açık olan sarayın iç kısımlarını bu kez görme şansını yakaladım. Saray, 1615 yılında yapılan ve 1945 yılında ABD bombardımanıyla tamamen yıkılan orijinali ile tamamen aynı mimari teknikleriyle yeniden yapılmış, odaların duvarlarındaki ve sürgülü kapılar üzerindeki resimler bile sanatçılar tarafından aynı ölçülerde, aynı malzemeler ve teknikler kullanılarak çizilmiş. Yenileme çalışmalarının 1992'de başlayıp halen devam eden kısımlarının olduğu düşünülürse, ne kadar büyük bir emek harcandığı tahmin edebilirsiniz [1].

Kaleyi çevreleyen bahçenin hemen hemen her yanında sakuralar var. Hafta içi olmasına rağmen yabancı turistler dışında çok sayıda Japon da ziyarete gelmiş, ağaçların altında piknik yapıyorlar, pembe çiçekli ağaçların gölgesinde güneşli bahar gününün keyfini çıkarıyorlardı. Sırtlarında çanta, ellerinde donanımlı fotoğraf makineleriyle senede sadece bir kez ve birkaç gün açan sakuraların oluşturduğu manzaranın en güzel resimlerini çekebilmek için bir yerden diğerine zıplayan genç yaşlı birçok insan vardı.

İki saate yakın bir süre geçirdikten sonra kalenin kuzeyindeki Meijo Parkına (名城公園) geçtim. Orası da çok sayıda piknik yapan, yani Japonların deyimiyle hanami (花見) yapan, çiçeklerin içinde olmanın, ağaçların gölgesinde olmanın, açık havanın, bahar kokusunun keyfini çıkaran insanlarla doluydu. Kalenin hemen yanında olmasına rağmen, turistik bir yer olmadığından benden başka yabancıyla karşılaşmadım. Beni gören ziyaretçiler bana, "kale şu tarafta, bunun burada ne işi var" der gibi bakıyorlardı. Oysa ben halimden gayet memnundum. Bir saate yakın bir süre de orada geçirdikten sonra evin yolunu tuttum.

Ertesi gün, yaşadığım şehir olan Tsu'da () ilginç bir sürpriz beni bekliyordu...
____________________________________________________________________________
[1] Daha fazla bilgi için sarayın resmî sayfası: https://www.nagoyajo.city.nagoya.jp/honmarugoten/14_english/index.html

25 Şubat 2018 Pazar

Momotaro

Okulunun yıl sonu etkinliğinde oğlumun bir tiyatro gösterisinde rol alacağı haberini almıştık. Okulun günlük programları devam ederken provalar için de vakit ayrılmış, haftalarca çalışma yapılmıştı. Öğretmeni tarafından düzenli olarak bize bilgi veriliyordu; Eren'in stresli bir çalışma altında olduğu, bazı davranışlarına anlayış göstermemiz gerektiği gibi telkinler iletiliyordu. Niye bu kadar stres yaratıldığına pek anlam veremiyordum. Klasik Japon titizliği deyip geçiyordum.

Eren'in doğum haberini alır almaz Japonya'ya geldiğim 2012 yılında Okayama'ya da gitmiştim. Yeni doğum yapmış olan eşimin sitemlerine maruz kalmak pahasına, Japonya'ya kadar gelmişken hem arkadaşımı görmek hem de biraz olsun evden ve Türkiye'de bıraktığım iş stresinden uzaklaşıp nefes almak için iki günlük kısa bir seyahat yapmıştım. Yeni yeni blog yazmaya başladığım o sıralarda yaptığım bu geziyi acemi satırlarımda yazmıştım (bkz. Okayama).

Tiyatro oyununda oğlum, Momotaro rolünü oynayacaktı. Karşılaştığımız diğer velilerle sohbet ederken onun bu rolü aldığı cevabını verdiğimizde tavırlarında, sözlerinde bazen hayranlık, bazen kıskançlık hissediyorduk. Elbette Momotaro rolü baş roldü ama 5-6 yaş grubunun sene sonu gösterisinde kimin ne rol aldığı bu kadar büyütülecek bir şey miydi? Sonuçta hepsi sahnede eşit süreler alıyordu. Öğretmenler anne babaların burukluk hissetmesine sebep olmamak için olabildiğince eşit olmaya çabalıyordu. Oyunu bile her rolü birkaç kişinin canlandıracağı şekilde sahneye koymuşlardı. Örneğin Momotaro rolünde oğlumla birlikte beş çocuk daha vardı. Oğlumun bu rolü alması tabii ki benim için de bir gurur kaynağıydı ama diğer velilerin verdiği tepkiler kadar büyütülecek bir durum değildi. Oğlumun Momotaro rolünde olmasının benim için başka bir anlamı vardı..

Okayama'ya ulaştığım zaman istasyondaki bir mağazada tanesi 2000 Yen (şimdiki parayla yaklaşık 70TL) olan şeftali satıldığını görmüştüm. Daha sonra da şehrin çeşitli yerlerinde bu pahalı şeftalileri satan mağazalara sıkça rastlamıştım. Anlaşılan bu meyvenin şehre özel bir anlamı vardı. İşte bu anlamı veren hikayeyi Okayama'nın bir kasabası olan Kuraşiki'de öğrenmiştim. Yöreye ait olan bu hikaye tüm Japonya'nın en ünlü, en bilinen hikayelerinden biriydi ve hikayenin kahramanı Momotaro idi. Efsaneye göre yaşlı bir karı koca nehirde buldukları şeftaliyi eve götürüp yemek için kestiklerinde içinden bir oğlan çocuğu çıkar. 'Şeftali çocuk' anlamına gelen Momotaro ismini verdikleri bu çocuğu evlat edinirler ve o çocuk büyüyünce bir kahraman olur (bkz. Kibi-dango).

O ziyaretimin ardından, yani Eren'in doğumunun üzerinden 6 yıla yakın bir süre geçti. Onun doğum haberini alıp Japonya'ya gelmem, onu ilk kez görmem, ilk kez kollarıma almamla aynı günlerde öğrendiğim hikayenin kahramanı olan Momotaro'yu oğlum tarafından canlandırılırken sahnede izlemek değişik bir duygu, büyük bir hazdı. İşte onun bu rolde olmasının benim için en büyük anlamı buydu.

Önümüzdeki yıllarda fırsat yaratıp tekrar Okayama'yı ve Kuraşiki'yi ziyaret etmek istiyorum. Bu kez yanımda ailem de olacak. Yürüdüğüm sokakları bir de onlarla gezip, Momotaro'nun hikayesini onlarla tekrar dinleyeceğiz. Geçen sefer vazgeçmiştim ama, eşimin sitemlerine yine maruz kalmak pahasına, gelecek sefer şu 70 Liralık şeftaliyi de alıp tadarım herhalde.

9 Ocak 2018 Salı

Sonbahar Bitmeden Gozaişo

Yeni yılın ve kışın ilk yazısını geçen yılın sonbaharından yazayım.

Geçen yıl yazdan kışa geçiş epey hızlı oldu. Bir yerde okumuştum, daha hırka giymeden kış geldi, diye. Gerçekten öyle oldu. Hazır işi bırakıp okula başlamışken, bu yılki sonbahar günlerinde birkaç yere geziye gider, doğanın renklerinin keyfini çıkarırım diye düşünmüştüm oysa. Gide gide bir tek yere gidebildim, onun da, henüz küçük olan çocukları zapt etmeye, onların ihtiyaçlarını karşılamaya ve isteklerine yetişmeye çalışmaktan tadını çıkaramadım. Herkes çocuklar biraz daha büyüyünce rahatlayacağımızı söylüyor ama o kadar zor anlar yaşatıyorlar ki inanmakta zorlanıyorum.

Gozaişo'ya (御在所岳Gozaisho) sabahın erken saatlerinde gitmeseydik, muhtemelen o gün oraya ulaşamadan eve geri dönmek zorunda kalırdık. Çocukların fırsat verdiği kadar kalabilip öğlen saatlerinde eve dönüş için yola çıktığımızda ters yönde kilometrelerce uzayan araba kuyruğu vardı çünkü. Oysa ben sabah saat dokuz civarında gelip otoparka girebilmek için önümdeki 4-5 arabayı yarım saat kadar beklediğime bile sinirlenmiştim (otopark dolu olduğundan girebilmek için yer açılması gerekiyordu). Hatta arabadan indikten sonra bir de bizi Gozaişo Tepesi'ne çıkaracak olan teleferik için sıraya girmek zorunda kalınca daha da kızmıştım.

Teleferikle çıkarken çevremizdeki manzara muhteşemdi. Kasım ayı boyunca Japonya genelinde mevsim normallerinin dışında yağışlı günler geçirmiştik ama o gün havanın açık olması manzarayı da gezimizi de daha keyifli bir hale getirdi. Küçük oğlum Kayra'nın ilk teleferik deneyimiydi; abisinden daha meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı seyretti. Tırmanış, aşağıdan bakınca tahmin edildiğinden daha uzun sürdü. Tırmandıkça geride bıraktığımız kasaba o kadar küçüldü ki, 2100 metreden çok daha uzun bir mesafe katetmişiz gibi geldi.

Tepeye ulaştığımızda kendimizi küçük bir parkta bulduk. Bu parkla birleşen yürüyüş parkurları vardı. Özel kıyafetlerini üzerine geçirmiş, bu parkurlarda yürüyüş (trekking) yapan kişileri görünce, iki küçük çocuğu zapt etmekten fırsat buldukça fotoğraf çekebilmeye şükreden biri olarak epey özendim. Sonraki yıllarda kaçıp böyle yerlere tek başıma gitme imkanı bulabilir miyim bilmiyorum ama eğer aşılayabilirsem, büyüdüklerinde oğullarımla birlikte birçok doğa yürüyüşüne çıkmanın hayalini kuruyorum.

Bulunduğumuz tepeden, kuşuçumu 210 kilometre kadar uzaklıktaki Fuji Dağı'nın  zirvesini görebiliyorduk. Fuji Dağı ve çevresi, Japonya'da ziyaret etmek istediğim yerlerin üst sıralarında yer aldığı için uzaktan da olsa görmek hayallere dalmama sebep oldu.

Geçen yıl epey az yazı yayınladım. Hâlâ taslak halinde bekleyenler var. Örneğin, annemin Japonya'da kaldığı süreyi nasıl geçirdiğimizi, nerelere gittiğimizi henüz yayınlayamadım. Geçen senenin büyük bölümünde çok yorucu bir işte çalışmış olmam bunun sebeplerinden biri. Dil öğrenimine ayırdığım zaman, çocuklar, Türkiye'deki işler, hâlâ Japonya'daki eksiklikleri tamamlama uğraşımız gibi başka nedenler de var. Ama en önemli sebeplerden biri, kendi adıma bir arabamın olmaması. Bu açığı bu yıl kapatmayı aklıma koydum. Gerçekleştirebildiğim takdirde gezilere daha çok vakit ayıracağım ve bu yıl blogumda daha çok yazı yayınlayabileceğim.