20 Aralık 2016 Salı

Yaş 42

Kimsenin kimseyi öldürmediği bir sabaha uyansam.
Kimsenin kimseyi öldürmediği bir günde, sahile, parka gidip yürüyüş yapsam,
Gözlerimi kapatıp kollarımı açarak aldığım derin nefesi, yüzümü göğe dönüp ohhh diyerek versem.
Leziz yemekler, kekler, pastalar yesem,
Çaylar, kahveler içsem.
Cadde, sokak gezsem,
Sinemaya, konsere gitsem,
Dostlarla buluşup muhabbet etsem, kadeh tokuştursam.
Sıcak bir duş alıp yatağıma yatsam, abajur ışığında kitap okusam.
Sonra da,
Kimsenin kimseyi öldürmediği bir geceye uyusam.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Sonbaharda Naiku

En son 2014'te ilkbaharın ilk ayında gittiğimiz Ise'ye, bu yıl sonbaharın son ayında gittik (ilgili yazı: Ise Jingu). Genelde her gidişimizde benzer şeyleri yapıyoruz, aynı yerlere uğruyoruz, aynı yemekleri yiyoruz, aynı yerlerde resim çekiyoruz. Bize iyi geliyor çünkü. Elbette aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmak için yazmıyorum bu satırları. Her seferinde farklı şeyler olduğu gibi bu kez de vardı ve sadece mevsimle sınırlı değildi. En önemlisi, dört kişilik bir aile olarak ilk kez gittik. Bir başka değişle, ilerideki yıllarda hatırlayamayacak kadar küçük olsa da, oğlum Kayra'nın İse'ye ilk ziyaretiydi bu. Yolculuğu kendi arabamızla yapmamız da, hem farklardan, hem de ilklerden bir diğeriydi.

İlk iş olarak Suşikyu'da [1] yemeğe oturduğumuzda henüz öğlen olmamıştı. Sadece yol yorgunluğunun bizi erkenden acıktırmış olmasından değil, Suşikyu'nun çok ünlü ve en çok tercih edilen Japon restoranlarının başında gelmesi sebebiyle tıklım tıklım olmadan yemeğimizi bitirip rahat rahat gezmek isteğimiz de yemeğe erken oturmamızın nedenlerinden biriydi. Çok değil, yirmi dakika içinde tercihimizde haklı olduğumuz anlaşıldı. Restoranın birkaç salonundan birine ilk girenler biz olmamıza rağmen, çıkarken hiç boş yer kalmamıştı ve restoran önünde sıra bekleyen onlarca kişi birikmişti.

Japonya'ya taşınalı artık aylar olmasına rağmen öngörmediğimiz işlerimiz o kadar fazla oldu ki, öngördüğümüz kadar gezi yapma fırsatı bulamadık. Ne pahasına olursa olsun, mevsim bitmeden sonbahar renkleriyle bezenmiş, doğayla iç içe bir gezi yapmayı kafama koymuştum. Mevsimin artık son günlerine girdiğimiz 20 Kasımda İse'ye gittiğimizde bu renk cümbüşünü görebilmek için gecikmiş olma ihtimalimiz beni endişelendirmişti. Ancak bu senenin sıcak geçmiş olması, mevsimsel olarak geç kalınmış olsa da, doğanın, sonbahar renklerine tamamen bürünmesi için erken bile olmasına yol açmıştı. Tamamen olmasa da büyük oranda mevsim giysisini giymiş olan doğanın, güzelliğinde bir eksilme yoktu elbette. Kapalı olmasına rağmen yağışsız bir günde orada bulunmak da, geziden, beklediğimizden fazlasını almamız için yeterli olmuştu.

Uji Köprüsü'den geçip Naiku'nun taşlı yollarında ilerledikten biraz sonra temizuya'da ellerimizi yıkayıp torii'den geçtik ve ardından İsuzu Nehri'nin kenarına inip biraz soluklandık. Ne kadar ilginç bir paragraf giriş cümlesi değil mi? Aslında değil. Bahsettiklerimi ilk kez duymuş olanlarınızın biraz şaşkınlık yaşaması doğal ama bu yerler hakkında daha önceki yazımda bilgi verdiğim için burada hızlı bir şekilde giriş yaptım. Aynı şeyleri tekrar tekrar yazmayacağımı başta belirtmiştim. İki buçuk yıl önce, suya düşmesin diye ellerimle sıkı sıkı kavradığım Eren'i, bu sefer sadece dikkat etmesi için uyarmakla yetindim. İlk adımlarını atmaya başlayalı henüz birkaç ay olan Kayra'yı ise pusetinden çıkarmaya cesaret edemedim. Gerçi kendimize rahat resim çekme fırsatı yaratabilmenin de nedenlerden biri olduğunu itiraf etmem gerekir.

Parkurda ilerleyerek ana tapınak olan Kotaijingu'nun merdivenlerini çıktık. Kendi inançlarımdan ötürü elbette buranın herhangi bir kutsiyeti olduğunu asla düşünmedim ama bu yılın Mayıs sonu Japonya'da yapılan zirve toplantısında G7 ülkeleri liderlerinin aynı merdivenlerde verdiği poz aklıma gelince, bir kutsallığı varsa bile ondan da bir şeyler kaybetmiş diye hissettim [2]. Belki bu sebepten dolayıdır ki, bu satırları yazarken incelediğim fotoğraf klasörümde bu kez burada herhangi bir resim çekmemiş olduğumu fark ettim. Bu yüzden 2007 albümünden aldığım bir fotoğrafı paylaşıyorum. Politik veya dinsel lakırdılarla bu satırları dolduracak değilim. Sadece, aynı liderlerin benim de yaşamakta olduğum ve hiç de turistik olmayan Tsu iline de gelip, bir başka küçük şehir olan İse'de ağırlanmalarının, bu bölgenin ve özellikle Naiku'nun Japonya açısından ne kadar önemli bir yer olduğuna vurgu yapmak istedim.

Her zamanki gibi Naiku gezimizin sonunda iri Japon balıkları koilerin olduğu küçük gölete uğradık. Önceki gelişimizde bu göletin kenarında üç kişi olarak çektiğimiz aile fotoğrafını bu kez dört kişi olarak çektik. Tapınak bölgesinden çıkıp Oharai Maçi sokağında son alışverişlerimizi yaptık. Dükkânlarda kapanma hazırlığı yavaş yavaş başlamıştı. İnsan kalabalığından azar azar kurtulmakta olan sokakta arabamıza doğru yürürken, nedense bir şey daha yapmamız gerekiyormuş gibi bir hisse kapıldık. Günün, içimizde bıraktığı tatlı tadı damağımızda da hissetmemiz gerekiyordu sanki. Tam bu sırada karşımıza çıkan çay evi mi böyle hissetmemizi sağlamıştı, yoksa böyle hissettiğimizi anlamış gibi çay evi mi karşımıza çıkmıştı bilemiyorum. Ne sebeple olursa olsun, İse'deki günümüzün son durağının Akafuku olduğu kesindi. Akafuku, 1707 yılında İse'de kurulmuş bir çay evi. Japonya'da çay evi denince, bizdeki pastane ya da tatlıcıya denk geldiğini düşünebilirsiniz. Kahvehane ya da çayhane gibi mekânlar aklınıza gelmemeli. En sade şekilde, bugün kafe dediğimiz yerlerin klasik Japon modeli olduğunu tasavvur edebilirsiniz. Geleneksel Japon tarzı mimarisiyle süslenmiş bu çay evine girip, yeşil çayla birlikte akafuku moçi (赤福餅) tatlısı yedik. Akafuku moçi, çay evinin kendi adıyla özdeşleşmiş, dövülmüş pirinç üzerine tatlı fasulye ezmesi kaplanarak yapılan bir tatlı. Tatlıya verilen şekil, İsuzu Nehri'nin akışını simgelemektedir. Belirgin olan üç çıkıntı suyun temizliğini, beyaz olan iç kısmı da nehir yatağında bulunan çakıl taşlarını tasvir eder [3]. Özel bir bambu çubuğuyla yenmek üzere servis edilir. Çok hafif ve lezzetli bir tatlıdır. Biz lezzetini önceden biliyorduk ama güzel geçmiş bir günü tamamlamak için de bire bir olduğunu böylece anlamış olduk.

_______________________________________________________________________________
* Naiku gezisinin fotoğraflarını çekerken kameramın manuel programında vivid özelliğini kullandım. Renkler biraz daha canlı olsun diye yaptığım bu değişikliği, ayarlamam gereken diğer özelliklere dokunmadan yaptığım için fotoğraflar biraz parlak çıktı. Acemiliğimi mazur görmenizi dilerim.
[1] http://www.okageyokocho.co.jp/tenpo.php?no=14
[2] http://japan.kantei.go.jp/97_abe/actions/201605/26article1.html
[3] http://www.akafuku.co.jp/global/english/


27 Kasım 2016 Pazar

Nagoya Treni

Şöyle tek başıma kalıp, rahat rahat alışveriş yapma fırsatını ne zamandır kolluyordum. Önceki Perşembe günü bu fırsatı nihayet yakaladım. Bir ay kadar önce Türkiye'den dönerken tıka basa doldurduğum valizimden kışlık botlarımı çıkarıp, daha öncelikli şeyler yerleştirmek zorunda kalmıştım. Yeni bir çift kışlık ayakkabıyı Japonya'dan da alabileceğimi düşünmüştüm. Nagoya'ya gitmemdeki öncelikli amaç işte bu alışverişi yapmaktı. Kış arifesinin sert soğuğu her ne kadar seçimlerim yüzünden ayaklarımı cezalandırıyor olsa da, güneşi saklayacak bir tek bulutun bile olmadığı masmavi gökyüzü sayesinde ayağımdaki keten ayakkabılar pek sırıtmıyordu.

İstasyondaki küçük dükkândan bir şişe limon çayı alıp 09:20 trenine atladım. İşe gidiş vakti geçmiş olduğundan vagonların kalabalık olmaması, oturacak bir yer bulup küçük defterime bir şeyler yazma fırsatı yaratmıştı bana. Çoğunlukla etrafımdaki insanları inceliyor, bazen pencereden dışarıyı izliyor, ara ara da çayımdan birkaç yudum alıp defterime bir şeyler karalıyordum. Şu an okumakta olduğunuz satırlar işte onlar.

Dikkatle bakıldığı zaman, bazı insanların ne kadar zor hayatlar geçirdiğinin izlerini yüzlerinden okumak mümkün. Taşıdıkları yükün izleri bilhassa kadınlarda daha belirgin. Çünkü onların yüzeysel argümanları daha fazla. Giysilerine, saçlarına, makyajlarına verdikleri özen, harcadıkları süre, seçimlerindeki beceri ve dikkat, taşıdıkları yükü kolayca açığa vurur. Özellikle elleri birçok şeyi ortaya çıkarır, çünkü ellerinin anlattıklarını susturacak bir makyaj yoktur. Halleri, tavırları, gözlerinin ne kadar uzağa baktığı, bedenleri orada olduğu halde düşüncelerinin farklı yerlerde gezdiği hissedilir. Kadınlar bunların kendilerini ne kadar fazla ele verdiğinin farkına varmazlar. Zaten erkekler de büyük bir çoğunlukla bu farkı asla anlayamazlar. Bu sözleri, hemcinslerimi çok iyi tanıyan biri olmaktan ziyade kendimden de bildiğim için söyleyebiliyorum. Zira, kendi hayatımda karşılaştığım insanların görünümleriyle, söylemleriyle yaşadıklarını ve yaptıklarını eşleştirip, sonradan sonraya da insanları gözlemlemeye biraz merak sarıp tahminlerimin gerçek hayatta ne denli isabetli veya yersiz olduklarını öğrenme konusundaki deneyimlerimi arttırıncaya kadar ben de aynı taraftaydım. Muhtemelen kadınlar da anlayamayacağımızı zaten bildikleri için bazı ayrıntıları es geçiyorlar ya da gözden kaçacağını zannediyorlar. Kadınların bu hususta bizden daha zeki olduklarını düşünmüşümdür her zaman. Ben insanları inceleyip, tüm bunları anlamaya çalışarak tahminler yürütmeyi, kimi zaman onlar hakkında kafamda hikayeler oluşturmayı seviyorum.

Vagonlarda, yaşlıların, bebekli annelerin, hamilelerin ve engellilerin oturma önceliklerinin bulunduğu bir bölüm bulunur. İşaretler ve yazılardan anlaşılabileceği gibi, iyice belirgin olması için diğer koltuklardan da farklı bir döşeme rengi kullanılır. Japonlar söz konusu olunca tüm yolcuların bu belirlemeye mutlaka saygı göstereceğini düşünebilirsiniz ama beklentinizi o kadar yüksek tutmamanızı öneririm. Yine de çok şaşırmamanız için istisnaların çok çok az olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca bunun 'karşılıklı' olduğunu da belirtmem gerek. Öyle ki, yaşlılar ve diğer özel durumu olan kimi yolcular zaman zaman herkese açık koltuklarda oturmayı, hatta ayakta durmayı tercih edebiliyorlar. Herkese açık olan koltuklarda 15-16 yaşlarında bir genç otururken, yanı başında ayakta durup bir eliyle tutamacı diğeriyle bastonunu tutan yetmişlik bir amca görürseniz gayet olağan olduğunu kabul etmeniz gerek. Ancak benim bulunduğum vagonda özel durumu olanlar için ayrılmış koltuğa oturan lise öğrencisi bir genç kız, görsel olarak, bulunduğu yeri tamamen inkâr ediyordu. Çektiğim fotoğrafa bakınca sanırım ne demek istediğimi anlayacaksınız (evet, üzerindeki üniforma onun lise öğrencisi olduğunu gösteriyor). Vagonun diğer tarafında ise, resimdeki gibi bir başka pusetli kadın kapının önünde ayakta durmuş elindeki kitabı okuyordu ve kimse oturduğu yeri ona önermediği gibi kendisinin de bu durumdan hiç şikayeti yoktu. Kompozisyonu tamamlamak için onun da resmini çekip buraya koymak istemiştim ama tam hazırlığımı yaparken sonraki durakta indi.

Uzun lafın kısası, burada kimse kimsenin ne giydiğiyle, nereye nasıl oturduğuyla ilgilenmiyor. O ne takmış, bu ne giymiş, şunun neresi açık, filan gibi tespitler yapmayı kendine görev edinen bir kimse yok. Herhangi bir kişinin bir başka kişiye bakıp burun kıvırdığını bile göremezsiniz. Yukarıda resmini çektiğim kıza, niye buraya oturuyor diye bir bakış atan tek kişi bile olmadı. Hatta, bu resmi çektiğim için beni sapık sanan olursa şaşırmayın. Toplu taşıma araçlarında şortlu bir kadın görünce tekmeleyen ruh hastalarını burada bulamayacağınız gibi, böyle biri olsa bile, bırakın bizdeki gibi serbest bırakılmayı, senelerce güneş yüzü gösterilmeyeceğine de fazlasıyla emin olabilirsiniz [1].

Yarım litrelik çayımı bir saat beş dakikalık tren yolculuğuma yayarak bitirdiğimde küçük defterimin epey bir sayfası dolmuştu. Akşam saatlerine kadar süren şehir ziyaretimde ise çok az şey yazabildim, çünkü istediğim gibi bir çift bot bulmak o kadar kolay olmadı. Kolay olacağını düşünerek şehirdeki ilk saatlerimi biraz keyif yapmaya ayırmamın da bunda payı var elbette. Yapmak istediğim bir keyif daha vardı, o da istasyon binasının elli birinci katındaki şarap evinde bir kadeh şarap içmekti ama onu başka bir sefere bıraktım. Aynı şeyi beş sene önce geldiğimde yapmıştım ve mecburen o yazdan kalma güne ait bir resmi sizinle paylaşıyorum. Uğradığım son mağazada nihayet içime sinen bir çift bot bulup alabildim. Son mağaza diyorum, çünkü orada da bulamasaydım dönmeye karar vermiştim. Dönüş yolculuğunda o kadar bitkindim ki, etrafımı incelemeye mecalim kalmamıştı. Yol boyunca not defterimi cebimden bile çıkarmadan kendimi eve attım.
_________________________________________________________________________________
[1] İlgili haber: http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/son-dakika-haberleri-sortlu-kadina-saldiran-sahis-tahliye-oldu-1470362/

17 Kasım 2016 Perşembe

Sorunun Yanıtında Sorunun Cevabını Aramak

Bazı insanlardan bir cevap almak bazen Çin işkencesine dönüşüyor. Çalışma arkadaşlarınız olsun, uçaktaki hostes olsun, dükkandaki tezgâhtar olsun, oteldeki resepsiyoncu olsun, hastanedeki hemşire olsun, kim olursa olsun fark etmiyor. Soruya öyle bir karşılık veriyorlar ki cevabı içinden çıkarmaya çalışırken afallıyorsunuz. Bu durum büyük oranda evet-hayır cevabı verilecek sorularda yaşanıyor.

Meselâ, "üzerindeki bluzu yeni mi aldın" diye soruyorsunuz, "dün akşam bunu caddede gezerken gördüm" diye cevap veriyor. Doğal olarak dün akşam caddede gezerken o bluzu görüp aldığı sonucuna varıyorsunuz ama cevap açıkta kaldığından onaylaması için ikinci bir soru soruyorsunuz, "yok yaa, eski bu" diye cevap veriyor. Afallama süreci içinde, caddede gezmesinin konuyla ne ilgisi olduğu, "bu" derken kastettiğinin üzerindeki bluzun aynısı mı olduğu, değilse ne olduğu gibi sorularla aklınızı kemiriyorsunuz.

Aşağıdaki örneği kendilerine yakın bulan kaç kişi çıkar acaba;

- Bugün kafeye gidiyor muyuz?
- Bugün yağmur yağacakmış.
- Öyleyse gitmiyor muyuz?
- Biraz sonra Aysun'u aramam gerek.
- Aysun'u kafeden arayabilirsin.
- Geç olur, buradan ararım.
- Tamam, ben de üzerimi değiştireyim.
- Bir yere mi gidiyorsun?
- Yahu beraber gitmiyor muyuz işte?
- Nereye?
- Kafeye ulan kafeye!
- Ne bağırıyorsun ayol?
- Hay ben böyle işin..ben mutfağa gidip kendime bir kahve yapıyorum.
- E hani kafeye gidiyorduk?
- Gitmiyorum.
- Bana da yap bari o zaman.

Aksilik bu ya, bu tür kişiler de genelde karşınıza art arda çıkarlar ve ,ilginçtir, seçenekleri olan soruları evet-hayır diye yanıtlarlar.

- Bu kafenin tuvaleti aşağı katta mı, yukarıda katta mı?
- Evet.
- Evet aşağı katta mı, evet yukarı katta mı?
- Merdivenlerin sonunda sağda.
- Merdivenleri çıkınca sağda mı, inince sağda mı?
- İkinci kata çıkınca hemen göreceksiniz.

Altınıza yapmadan öğrendiğiniz için kendinizi şanslı sayabilirsiniz. Bu insanlar için psikolojide bir tanımlama var mıdır, çok merak ediyorum.

1 Kasım 2016 Salı

Undoukai

Japonya'nın her okulunda düzenlenen bu tür gösterileri izlemekten zevk alıyorum. Cümleden anlaşılacağı üzere bu benim ilk katılışım değil. Oğlumun doğumu sebebiyle 2012'de Japonya'ya geldiğim zaman eşimin yeğenleri Airi ve Ryo'nunkine katılmıştım (ilgili yazı: Tsu'da İlk Haftaonu). O kadar beğenmiştim ki, bir aile üyesi değil de bir turistmişim gibi sayısız fotoğraf çekmiştim. Fotoğraf çekmek denince akla gelen ilk millet olan Japonlar o gün beni görünce ne düşünmüşlerdir bilmem. Okulu, öğrencileri, öğretmenleri, velileri, faaliyetleri, her şeyi dikkatlice incelemiş, eve döndüğümde lohusa döneminin tüm gerginliğini üzerinde taşıyan eşimi sayısız soru yağmuruna tutmuş, büsbütün çılgına çevirmiştim. Oğlum henüz ilk ayını bile doldurmamıştı, kardeşinin dünyaya gelmesine ise daha üç sene vardı ama çocuklarımın eğitimlerini Japonya'da almaları fikrimin ilk ortaya çıktığı gün işte o gündü. Bu fikrimi yıllar içinde olgunlaştırdım, hazırlıklarımı yaptım, uygulamaya koydum ve dört buçuk yıl sonra kendimi oğlumun gösterisine katılırken buldum.

Japonca Undoukai (運動会) sözcüğü dilimize 'spor festivali' olarak çevrilebilir. Gösterilerin içeriği bakımından da bizdeki 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik Ve Spor Bayramı'na karşılık geldiği söylenebilir. Zira millî bir bayrammış gibi Japonya millî marşı eşliğinde bayrağın göndere çekilmesiyle başlayan tören, yine millî marş eşliğinde bayrağın toplanmasıyla sona erer. Ancak ülke geneline yayılan sabit bir tarih belirlenmiş değil. Her okul kendi spor festivalini kendi tarih seçimine göre yapar ve buna anaokullar da dahildir. Yaş gruplarına göre faaliyetler çeşitlilik gösterir.

Oğlum Eren'inkine gelince.. Gösterilerin ve müsabakaların yapılacağı okul bahçesinin çevresi velilerin izleyeceği bölümlere ayrılmıştı. Herkes gibi biz de hasır örtümüzü yayıp üzerine oturarak gösterileri izledik. Bizim hasırımızın nüfusunu ben, eşim, oğlum Kayra, kayınvalidem ve kayınpederim oluşturuyordu. Sınıflarına göre tüm öğrenciler, önlerinde öğretmenleri ile birlikte marş eşliğinde tören alanına girip sıra oldular, izleyicileri selamladılar. Daha sonra, beklemeleri için ayrılan bölüme geçip alanı boşalttılar ve sıraları geldikçe gelip gösterilerini yaptılar.

Spor faaliyetlerini koşu, basket atma, jimnastik oyunları oluşturuyordu. Dans gösterileri ve bando müziği de faaliyetler arasındaydı. Gösterilerin birkaç bölümüne veliler de dahil edilerek halat çekme, ip atlama gibi küçük yarışmalar düzenlendi. Etkinliklerinden birinde de öğrenciler velilerinden biri ile dans etti. Artık ilkokulda eğitim gören, anaokulun önceki mezunu çocuklar da törene katılarak bayrak yarışı yaptılar. Öğlen arasında çocuklar velilerine katılarak hep birlikte hasır üzerinde yemek yediler. Piknik havasındaki soframız epey genişti ve hem eşim hem kayınvalidem özenle hazırlık yapmışlardı. Oğlum Eren çok enerji harcamış olacak ki hepimizin paylaşması için hazırladığımız sosislerin dörtte üçünü bir çırpıda bitirip diğer yiyeceklerin de hemen hemen hepsinden yedi.

Okulun ağaçlık bir alanı var ve kaydırak, salıncak gibi birçok oyun aleti bu alana yayılmış durumda. Yemekten sonra, gösterilerin tekrar başlayacağı saate kadar oğlumla birlikte o ağaçların arasında yürürken kendimi küçük bir ormanda gibi hissettim. Çocukların ders aralarında böyle bir yerde vakit geçirme imkânına sahip olmaları gerçekten çok güzel. Hatta derslerin bir kısmının orada yapıldığını bilmek harika.

Gösterilerin sonunda tüm öğrencilere günün hatırası olarak madalyalar dağıtıldı ve tören Cumartesi günü düzenlendiği için Pazartesi günü okulun tatil edildiği duyuruldu. Eren madalyasını o kadar sevdi ki bazen evde yemek yerken, oyun oynarken bile takıyor. Ara sıra bana gelip madalyayı neden verdiklerini tekrar tekrar soruyor. "Gösterilerde çok çalıştığın için" cevabımı çok beğendiği için mi, yoksa benden "sen birinci oldun bu yüzden" cevabını bir türlü alamadığı için mi aynı soruyu bu kadar tekrarlıyor, onu henüz anlayamadım.

Japonya'ya törenden sadece iki gün önce gelmiştim. Türkiye'de yapmam gereken işlerin çoğunu yaklaşık iki haftalık süre içinde tamamladım. Yapmayı düşündüğüm birkaç şey daha olmasına rağmen sırf oğlumun ilk kez yer aldığı bu spor festivalinde onun yanında bulunabilmek için Japonya'ya erken döndüm. Böylece bir hayalimi daha gerçekleştirmiş oldum.

25 Ekim 2016 Salı

Oğullarım

Hasta olur yatarım. Yastığım avucumla kulağımın arasına sıkışmış, karnımda sıcak su torbası, dizlerimi çekerim kendime. Nabzımın her vuruşu şakaklarımda zonklar. Zar zor aldığım her nefeste söverim, hastalandığıma da hastalığıma da. Sonra iki küçük beden gelir sarılır bana. Biri sırtıma yapışır kolunu boynuma dolayıp, biri bacağıma sarılır koalanın ağaca sarıldığı gibi. Oracıkta uyurlar. Abidin Dino'nun mutluluk tablosu oluveririz. Kalp atışlarını bile hisseder vücudum. Nefes alış verişleri bir terapidir artık. Mırlamaları Chopin'in 2. noktürnünü çağrıştırır. Sevinirim sonra, hastalandığıma da hastalığıma da.

9 Ekim 2016 Pazar

Türk Konukseverliği

Valizimi alıp havalimanının kapısından dışarı adımımı atar atmaz beni ilk karşılayanlar dolandıracak insan arayan taksiciler oldu. Nazik yardım tekliflerini geri çevirdim! Bakırköy feribot terminaline gitmek için otobüs beklemeye koyuldum. Beni avlayamayan taksiciler bu kez orta yaşlı, yalnız bir Arap kadını hedefe aldı. Elebaşıları, Arap kadına da yardım tekliflerini iletti. Fiyatı soran kadına önce 50 dediler. Kadın pazarlığa başladı 20 dedi. Elebaşı 45 olsun dedi. Kadın 25'ten fazla vermeyeceğini söyleyince elebaşı birkaç kelimelik İngilizce bilgisini ve onun yetmediği yerde el hareketlerini kullanarak "sen Arap değil misin? Sizde para çok. Niye vermiyorsun?" diye söyleyince kadın da bir el hareketiyle vazgeçtiğini belirtip benim yanımda otobüs beklemeye koyuldu.

Kalçasının hemen altına gelen kısacık şortunun, ince ve muntazam bacaklarını gözler önüne serdiği genç bir Çinli kız bizden önce gelmişti. Böylece otobüs bekleyenler üç kişi olduk. Kısa süre sonra gelen otobüsün de üçümüzden başka yolcusu olmadı. Benden önce binmeleri için her ikisine de kibar jestlerle öncelik verdim. Bu şekilde İngilizce bildiğimi anlayan genç kız otobüs hareket eder etmez otelin adı, adresi ve küçük bir haritası olan elindeki kağıdı gösterip nasıl gideceği konusunda benden yardım istedi. Cep telefonumda haritayı detaylı gösterip tarif ettim. Otobüsün nerede duracağını, nereden yürüyeceğini ayrıntılı anlattım. Birkaç sıra arkamızdaki yerinden kalkıp yanımıza gelen Arap kadın da bu durumdan cesaret alıp kendi gedeceği otel için aynı yardımı istedi. Ona da aynı şekilde bilgi verdim.

Her ikisinden önce inmek zorunda olmasaydım otellerine kadar onlara eşlik ederdim.

Taksicilere pabuç bırakmayan Arap kadının, ülkemizde turistlerin nelerle karşılaşabileceği konusunda bir bilgisi ve deneyimi olduğu anlaşılıyordu. Daha önce bilmiyor idiyse bile artık benim gibi çıkar gözetmeden yardım edenlerin de olduğunu ona göstermiş oldum. Ama Çinli genç kız için biraz korktum desem yeridir. İlk karşılaştığı kişi ben olduğum için herkesi benim gibi sanar mı diye endişeleniyorum. Onun gibileri tuzağa düşürmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacak tiplere rastlaması ihtimali beni dehşete düşürüyor. Televizyonda haberleri izlerken adres soran Çinli bir turist kıza kötü şeyler yapıldığı haberi çıkar da ekranda onu görürüm diye ödüm kopuyor. Ona bu kadar nazik davranarak, yardım ederek aslında kötülük mü etmiş oldum diye düşünmeden edemiyorum.

Kandırılmışların şu ülkeyi düşürdüğü duruma bakın.

Umarım her iki yol arkadaşım da tatillerini güzel geçirir, güzel anılarla ülkelerine dönerler.

18 Eylül 2016 Pazar

Koç Vuruşu

Koçluk mesleği ülkemizde iyice yaygınlaşmaya başladı. Birçok yerde adı anılır oldu. Bu meslek erbapları arasında işini hakkıyla yapanlar mutlaka vardır, ancak gözlemlerimiz ve duyumlarımız ters giden bir şeyler olduğu yönünde şüphe duymamıza yol açıyor.

İstenilen ücretler korkunç. Örnek vermeden önce koçluğun tanımını aktaralım. Uluslararası Koçluk Federasyonu (ICF) koçluk tanımını şöyle veriyor: "Koç'un müşterilerinin kendi kişisel ve profesyonel potansiyellerini düşündürücü ve yaratıcı bir süreçte fark etmelerini ve kullanmalarını, bu sayede bulundukları belirsiz ve karmaşık durumlardan çıkmalarını sağlayan ortaklık"[1]. Daha kısa bir tanımla şöyle deniyor:"müşterilerin bireysel ve profesyonel potansiyellerini en üst seviyeye çıkarmalarını sağlamaları için ilham veren, düşündürücü ve yaratıcı müşterek bir süreç"[2]. Sanırım en özet tanım olarak GORA filminde Garavel'in Arif'e söylediklerini kullanabiliriz: "sende olanı sana koyacağız".

Geniş verilen ilk tanımı ele alırsak, bir kişinin koçun potansiyel müşterisi olabilmesi için "belirsiz ve karmaşık durumlar içinde" olması gerekir. Diğer tanım bu şartı ortadan kaldırıyor. Böylelikle daha geniş bir kitle hedefe oturtuluyor ve müşterinin gurur yapıp karmaşık ve belirsiz durumlar içinde olduğunu kabul etmeme riskini ortadan kaldırıyor. Bireysel ve profesyonel potansiyellerini en üst seviyeye çıkarmalarını sağlamak için bir koçun öncelikle müşterisinin potansiyelini tespit edecek bilgiye ve donanıma sahip olması gerekir. Bugüne kadar, "siz zaten potansiyelinizin en üst seviyesinde bulunuyorsunuz, benim yapabileceğim bir şey yok" deyip işi geri çevirmiş bir koç olmuş mudur diye merak ediyorum. Ya da tüm müşterilerini potansiyel seviyelerinin altında olduklarına ve kendilerinden destek almadan en üst seviyeye asla çıkamayacaklarına mı inandırıyorlar bilemiyorum.

İşin biraz daha temeline girip koç kavramının kökenine inelim. Koç (İng.:coach) kelimesi Fransızca kökenlidir ve "bir yerden diğerine taşıyan araç" anlamına gelir. Batı ülkelerinden birinde birisine havalimanına nasıl gideceğinizi sorduğunuzda size bir koç tutmanızı söylerse şaşırmayın. Koç derken bir otobüsten bahsetmektedir, sizi kalkış noktasından havalimanına götürür. Bir nevi Havaş yani. Sizi içinde olduğunuz belirsiz durumdan alıp, potansiyelinizin en üstüne götüren koçların tanımı da bu köke dayanır. Eğer koç kelimesi yabancı dillere Türkçe'den  geçmiş olsaydı taşımacılıkta değil hayvancılıkta kullanılırdı. O zaman da burada tartışmakta olduğumuz meslek kendisine başka bir ad bulmak zorunda kalırdı.

Şimdi örneği verelim:
Bir arkadaşım kızı için bir eğitim koçu ile konuşmuş. Eğitim koçu vereceği hizmet karşılığında 40.000 TL ücret istemiş.
- Harvard Üniversitesi'ni mi garanti ediyorsunuz?
- Hayır.
- Oxford garanti mi?
- Değil.
- Boğaziçi?
- Kısmet.
- Herhangi bir üniversite?
- Hayırlısı.
- Hayatını kazanacak bir meslek?
- Kendine kalmış.
- Meslek sahibi olursa iş bulması garanti mi?
- Allah büyük.
- Peki siz ne yapacaksınız?
- Ben 40.000 TL alacağım. [3]

Lisansüstü eğitimleriyle iş bulamayanlar varken, üniversite diploması olmayan imamların ülke yönettiği bir devirde, karşılığı 40.000 lira olan bir eğitim koçluğunun nasıl bir sonuca ulaştıracağını merak ediyorum.

Her malın, hizmetin, emeğin bir bedeli vardır. Alışverişin özü budur: ödediğinin karşılığını almak. İnsanın hayatta en kıymetli varlıkları olan evlatlarının belki birkaç yıllık okul ücretini talep eden bir kişi neyin garantisi karşılığında 40.000 lira ücret isteyebilir? Psikolog Doğan Cüceloğlu şöyle diyor:

"Ailenin çocukla kurduğu ilişkinin türü, çocuğun okul başarısını etkileyen en önemli ve en can alıcı nokta olarak karşımıza çıkıyor."[4]
"Çocuğunuzun seçimlerini kendisinin yapmasına özen gösterin. Siz onun yerine seçimler yapmayın, o seçimler yaparken sizi bir danışman, bir rehber olarak kullansın."[5]
"Sizin başarı anlayışınız ve o anlayışın altında yatan inanç, isteseniz de istemeseniz de, farkında olsanız da olmasanız da, çocuğunuzla ilişkinizin temelini oluşturur."[6]

Kendilerinin de zaten bu sözler temelindeki fikirleri verdiğini iddia eden eğitim koçları olabilir. Öyleyse, Cüceloğlu'nun kitabı 12 lira 50 kuruşken sana niye 40.000 lira verelim?

Senelerce eğitim alıp bu işin ilmini yapmış kişiler dururken, birkaç haftalık sertifika programıyla "koç" olmuş kişilere binlerce lira vermeyi tercih ederseniz siz bilirsiniz. Ama şunu bilin, koçluk eğitiminin bizzat kendisini alsanız daha ucuza gelir. Böylece hem kendi kendinizin koçu olursunuz, hem de bir mesleğiniz daha olur. Atalarımızın dediği gibi; koç vuruşuna koç dayanır. 40.000 lira verecek müşteriler de bulursanız yaşadınız.

Cüceloğlu, Başarıya Götüren Aile adlı eserinin ikinci bölümünde Başarı'dan ne anlanması gerektiğine değiniyor ve ders, okul, meslek, iş, evlilik ve yaşam başarısı diye bölümlerle ele alıp bunların birinde elde edilmiş başarının bir diğerinde de başarı garantisi vermediğini belirtiyor. İşin ilginç olan tarafı, evlilik, eğitim, yaşam, vs. gibi tüm bu olguların her biri için bir koç bulmak mümkün. Bunların birkaçını aşağıda örneklendirelim.

Yaşam koçu var. Öyle bir ücret talep ediyor ki, sanki bugüne kadar bitkisel hayattaydık da bundan sonra Angelina Jolie-Brad Pitt hayatı yaşayacağız. Evlilik koçu var; birkaç görüşmeden sonra eşinizi sizden daha iyi tanıdığını anlarsanız bozulmaca yok. İş koçu var; "yaptığınız işten keyif almanız, daha başarılı olmanız için" size destek veriyor. Patronun yeğeni mezun olup da sizin yerinize işe alınırsa ödediğiniz parayı geri alamıyorsunuz. Diyet koçu var; güzelim tereyağlı iskenderi yasaklayıp buharda pişmiş brokoli öneriyor, siz de mutluluktan uçuyorsunuz! Spor koçu, fitness koçu, yoga koçu, oyuncu koçu, satış koçu, audition koçu, eczane koçu, işletme koçu var...var oğlu var. Bir de Reşat Ekrem Koçu var ama onun konuyla ilgisi yok.

Yine siz bilirsiniz ama, hangi konuda olursa olsun, ben yine de size işin ilmini yapmış olan kişilerden destek almanızın en doğrusu olacağını tavsiye ederim. Senelerin verdiği birikimleri kitaplarıyla önümüze getirirler, özel olarak destek almak istediğinizde ise 40.000 liranıza göz koymazlar.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.perfectmindcoachacademy.com/koccedilluk-hakkinda.html
[2] http://www.icfturkey.org/index.php/icf-hakknda
[3] Diyalog metni, verilen-verilmeyen taahhütler gerçeğine uygun olarak mübalağa edilmiştir. Ücret tamamen gerçektir.
[4] Başarıya Götüren Aile, s.100
[5] age, s.111
[6] age, s.27  

15 Eylül 2016 Perşembe

Toba Gezileri

Önceki yazımda, araya sıkıştırdığımızı belirttiğim iki geziyi burada yazıyorum.
*

Günübirlik Toba'ya yaptığımız gezi ile, Tsu'ya yerleştikten sonra ilk kez şehir dışına çıkmış olduk. Bu kısa gezi için seçtiğimiz, daha doğrusu fırsat bulabildiğimiz gün Japonya'nın en sıcak günlerinden biriydi belki de. Yazıyı yazmakta olduğum bugünlerde sonbaharın etkilerini iyiden iyiye hissetmeye başladık. Hatta Japonya artık tayfunların etkisi altına girmiş bulunuyor. Yağmurlar iyice sıklaştı. Geziyi yaptığımız o günün sıcağını düşününce, bu serin günlere nasıl bu kadar çabuk geldiğimize hayret ediyorum.

Toba(鳥羽市) gezimiz, en kısa ifadeyle bir akvaryum gezisiydi. Önceki senelerde Japonya'nın farklı yerlerinde yapmış olduğum akvaryum gezilerinden [1] çok farklı olduğunu söyleyemem. Bu sebeple herhangi bir sıradışılık yoktu benim için. Ama artık dört yaşında olduğu için çevreye olan ilgisi, farkındalığı daha da artmış olan büyük oğlum Eren çok keyifli anlar yaşadı. Güne fokların gösterisiyle başladık. Bunu penguenlerin ve deniz aslanının gösterisi takip etti. Bu gösteriler arasında da çeşitli canlıların bulunduğu bölümleri gezdik.

Akvaryumun bulunduğu yerin hemen yanında, kıyıya bağlı bir köprü ile yürüyerek geçilebilen Mikimoto İnci Adası (ミキモト真珠島) bulunuyor. Burası Toba'da ziyaret etmek isteyebileceğim yerlerin başında geliyordu çünkü çok ilgi duyduğum bir müzeyi içinde barındırıyor ve daha önce de hakkında kısaca yazdığım deniz kızları diye bilinen Ama-dalgıçları [2] bir gösteri yapıyor. Ancak iki çocukla geziye çıkmanın getirdiği bağımlılık ile bu ziyareti daha sonra tek başıma yapmak üzere ertelemek zorunda kaldım.

İkinci gezimizi eşiyle birlikte kayınpederim organize etti. İki onlar, dört biz, üç de baldızım ve çocukları olmak üzere dokuz kişilik bir kadroyla seyahate çıktık. İki arabaya sığışıp, yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra soluğu yine Toba il sınırları içinde bulunan Osatsu kasabasının(相差町Çidorigahama plajında(千鳥ケ浜海水浴場aldık. Deniz ve kumsalın keyfini doyasıya çıkaran çocuklara göz kulak olma nöbetini devredince ben de Japonya'da ilk kez denize girme fırsatı buldum bu seyahat sayesinde.

Japonya'da insanların plajın tadını çıkarma anlayışı bizden daha farklı. Farklılıktaki sebebinin arkasında, Japonlar'ın, özellikle de bayanların beyaz tenli olma düşkünlüğü yatıyor. Bedenlerinin güneşle temasını önlemek için ne mümkünse yapıyorlar. Onlar için vücutlarının beyaz kalması, güzelliklerinin görülüp takdir edilmesinden daha önemli. Bu yüzden mayoların, bikinilerin üzerine UV korumalı uzun kollu özel yelekler giyiyorlar. Şapkalar, güneş gözlükleri kullanıyorlar. Altımda mayo ve gözümde numaralı gözlükle plajın en çıplaklarından biri bendim desem pek abartmış olmam. Şu haşema denen şeyi buraya ihraç etseler epey para kazanırlar sanırım.

Kaplıcalarda ve umumi banyolarda plajdaki durumun tam tersi söz konusu. Geceyi geçirdiğimiz Outaya Oteli'nde [3] de bu tür banyolar bulunuyor. Odalarda banyo veya duş yok. Müşteriler herkese açık banyolarda çırılçıplak yıkanmak zorundalar. Eğer yer varsa hemen, yoksa soyunuk halde sıra bekledikten sonra, tamamen açık, sıra sıra dizili duşlardan birinin karşısındaki kısa tabureye oturarak şampuanlanıp vücudunuzu sabunluyorsunuz, durulandıktan sonra hemen arkanızdaki sıcak su havuzunda bir boşluk bulursanız girip demleniyorsunuz. Öyle mayo giymek, havluyu peştamal gibi sarmak filan olmaz. Gören görecek, yapacak bir şey yok.

Akşam banyomuzu yaptıktan sonra otel restoranında bizim için hazırlanan sofra, Türkiye'de 'bir kuşu sütü eksikti' denilen sofranın Japon versiyonuydu. Deniz kestaneli pilav, çeşitli yosun sosları, çorbası ve salatası, irili ufaklı karidesler, deniz kulağı ve diğer birkaç çeşit deniz yumuşakçası, biri yarı canlı, diğeri kızarmış ıstakoz, bazıları pişmiş, bazıları çiğ çeşitli balıklar, daha bilmem neler. Olabildiğince her birinden tatmaya çalıştım ama alışık olmadığım için o pahalı sofrada yenmemiş epey yemek kaldı. Dalgaların Sesi adlı yazımda biraz hikayesinden bahsettiğim deniz kulağının tadına bakma fırsatını yakaladığım sofradan hayal kırıklığı ile ayrıldığımı söyleyemem. Keşke önüme dizilen tüm yemeklerin listesi daha önceden elimde olsaydı da her birini biraz araştırıp haklarında bilgi edinmiş olsaydım. Eminim o zaman bu sofraya daha iştahlı otururdum. Çünkü bir yemeği güzel yapan sadece tadı, kokusu, görüntüsü değil, arkasında yatan hikayelerdir aynı zamanda.

Odamıza döndüğümüzde, Japonların futon dedikleri yer yataklarımız hazırlanmış bizi bekliyordu. Günün yorgunluğunu deliksiz bir uykuyla atmak üzere üzerime örtüyü çektikten birkaç saat sonra kafamın üzerine oturmuş, uyanmam için kendi dilinde kelimeler söyleyen küçük oğlum Kayra'nın yüzüme indirdiği tokatlarla uyandım. Neden annesini ya da abisini değil de beni tercih ettiği hakkında bir fikrim de şikayetim de yok ama yine de emzirmek üzere onu annesine teslim etmek zorunda kaldım. Ona bir de teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim çünkü bu sayede gecenin saat ikisinde odadan çıkıp umumi banyoya tekrar gittim, kimsecikler yokken sere serpile rahatça sıcak su havuzunun keyfini çıkardım.

Ertesi gün otelde yaptığımız yine deniz ürünleri ağırlıklı kahvaltıdan sonra bulunduğumuz kasabada yürüyüş yaptık. Ama-dalgıçları kültür mirasının önemli yerlerinden biri olan Şinmei Tapınağı'na (神明神社) uğradık. Buradaki üç sunaktan biri olan İşigami (石神-Taş Tanrısı) sadece Ama-dalgıçları tarafından kullanılırken, zamanla ün kazandığı için tüm kadınlara, ama hâlâ sadece kadınlara açık bir sunak. Son olarak küçük bir Ama-dalgıçları müzesini ziyaret edip yola koyulduk. Gelişimizden farklı bir güzergâh izleyerek yolumuzu Toba merkezinden geçirdik. Bu kez Toba'nın diğer akvaryumunu ziyaret ettik ama kalabalık yüzünden yemek yiyecek bir yer bile bulamayınca ziyaretimizi kısa tutup tekrar yola çıktık. Yol üzerindeki bir hamburgercide açlığımızı giderip, oğlum Eren'in birkaç gün sonrasında başlayacak okulu için kalan hazırlakları tamamlayacağımız şehrimize geri döndük.
_________________________________________________________________________________
[1] İlgili yazılar: Osaka KaiyukanAkvaryum Ziyaretleri
[2] Bkz. Dalgaların Sesi
[3] http://ryokan-ohtaya.com/

16 Ağustos 2016 Salı

Japonya'da İlk Ay

Çocuklarımıza daha iyi bir eğitim ve yaşam verebilmek için geldiğimiz Japonya'da ilk ayımızı tamamladık. Bazıları daha zor, bazıları daha kolay olmak üzere önceden hazırladığımız planın maddelerini bir bir gerçekleştiriyoruz. Örneğin, geldiğimizin ilk iki haftası eşimin anne-babasının evinde kalıp, eksiklerine rağmen planı aksatmadan ay başında kendi evimize yerleştik. Eksiklerini de yavaş yavaş tamamlıyoruz.

Bu bir ay içinde, neredeyse tamamı ev ve diğer yerleşme işleri olmak üzere çok iş yaptık. Araya iki gezi bile sıkıştırdık. Yaptığımız işlerin ayrıntılarına insem bu yazı bitmez ama kayda geçirmek adına birkaç not düşeceğim.

Dördü kabin olmak üzere toplamları yüz kiloyu aşan yedi parça bagajla, 13 Temmuz akşamı Japonya'ya vardık. Kayınpederim ve kayınvalidem sürpriz yapıp bizi havalimanında karşıladılar. Japonya'daki birçok havalimanı gibi Osaka Havalimanı da yerleşim yerinden uzağa, denizin ortasına inşa edildiğinden merkez tren istasyonuna gitmek için yaklaşık bir saaatlik bir otobüs yolculuğu yapmak gerekiyor. Bizim son durağımız olan, yani evimizi kuracağımız Tsu şehrine gitmek için de bu merkez istasyondan (Namba'dan) trene binmemiz gerekiyor. Eşyamız çok olduğu için, hem valizleri hem çocukları taşıyarak, geldiğimiz günün akşamı bu tren yolculuğunu yapma riskine girmek istememiştik. Hem de geç saatlerde varacağımızı bildiğimizden Tsu'ya gitmek için son trene yetişemeyebileceğimizi de göz önünde bulundurup tüm eşyalarımızı taşıyıcı bir firmaya vermeyi, ilk geceyi Osaka'da geçirmeyi, ve ertesi gün sadece çocukları taşıyarak trenle Tsu'ya geçmeyi, maliyetine de katlanarak planlamıştık. İşte kayınpederim ve kayınvalidem, bu yükümüzü biraz olsun hafifletebilmek için üç buçuk saat araba kullanarak bizi karşılamaya gelmişlerdi.

Eşyalarımızı taşıyıcı firmaya verip hep beraber arabayla Tsu'ya dönebilirdik ama otel rezervasyonunu iptal etme süresi dolmuştu. Kalmasak bile ödeme yapmamız gerekiyordu. Ayrıca biz de tekrar saatler sürecek bir yolculuk yapamayacak kadar bitkindik. Bu yüzden eşimin anne ve babasına arabada eşlik etme görevi valizlerimize kaldı. İlk gecemizi Namba tren istasyonunun tam üzerindeki otelde geçirip ertesi gün Tsu'ya geçtik ve geçer geçmez yapmamız gereken işlere giriştik. Şöyle bir sıralayayım:

Resmî işlemler:
- Eşimin ve çocukların ikamet kayıtlarını yaptırdık.
- Eşimin emeklilik kaydını değiştirdik.
- Çocukların aşı kayıtlarını yaptırdık. Türkiye'de yapılan aşılarla karşılaştırıp eksik olanlar için takvim belirlendi. Türkiye'de olmayan bir aşıyı ben bile yaptırmak durumunda kaldım.
- Sağlık sigortalarını yaptırdık.
- Eve elektrik ve su bağlattık. İnternet, telefon ve televizyon yayını kurdurduk.
- Nagoya'daki göçmenlik bürosuna gidip benim için oturma iznine başvurduk. Bunun için gerekli evrakları hazırlamaya eşim Türkiye'de başlamıştı. Aradan birkaç hafta geçmesine rağmen hâlâ elimize bir cevap ulaşmadı. Yaşamımızı burada sürdürebilmek ve bir işe girmek için en önemli meselemiz şu anda bu.

Ev alışverişi:
- Sadece klima, buzdolabı ve çamaşır makinesine 15 bin liradan fazla para ödeyince buradaki yaşamımızın ekonomik açıdan çok kolay olmayacağı gerçeğini tokat gibi yedik. Gerçi bu kadar pahalı olmalarının sebeplerinden biri olağanüstü siyasetimizin Türk Lirası üzerindeki etkisi. Örneğin, aldığımız aletlerin fiyatları Japon Yeni olarak on yıl öncekiyle hemen hemen aynı. Ama Japon Yeni on yıl önceki Türk Lirasının yaklaşık üç katı. Siyasî istikrarımız aynı şekilde devam ederse bir on yıl sonra paramız bugünkünün de üçte biri değerine düşecek demektir. İstikrar çok mühim!
- Aldığımız diğer elektrikli eşyalar: ütü, su ısıtıcısı, saç kurutma makinesi, elektrikli süpürge, fırın, tost makinesi, pilav makinesi (Japonya'da her mutfakta bulunur, ekmek niyetine pilav yenir), dizüstü bilgisayar.
- Bu kadar elektrikli eşya almışken keyfime de biraz harcayayım deyip 4K televizyon ve Playstation 4 aldım.

Hazırda evde olan ocak, aspiratör, bulaşık makinesi ve su ısıtma sistemi, aşmış olduğumuz bütçemizi biraz dengeledi. Evin tuvaletinde elektrikli klozet bile var. Hatta duvara monte edilmiş uzaktan kumandası var. Bu tür şeyler Japonya'da standart gibi bir şey. Oturağın ısıtması, farklı su püskürtme seçenekleri filan var. Neyse.. Tencere, tava gibi bir kısım mutfak eşyası kayınvalideden geldi. Çocukları büyümüş olan baldızların eski bebek yatağı ile mama sandalyesini aldık. Büyük baldız artık kullanmadığı küçük mutfak masasını, iki sandalyesi ve bir taburesiyle bize bıraktı. Hem yemek, hem oyun, hem ders, hem yazdığım şu satırlar, hemen hemen her şeyi bu masa ve sandalyelerde yapıyoruz. Tabak, kâse, çatal, bıçak, perde, lamba, bardak, ampul, askı, yastık, örtü vs gibi ufak tefek şeyler epey para tuttu ve sürekli yeni bir şeyler çıkıyor.

Televizyon sehpası dışında mobilya adına henüz hiçbir şey almadık. Daha doğrusu almaya başlamadık. Evin dört odalı bir üst katı var ama henüz kullanmıyoruz. Kanepe, koltuk, hatta yatağımız yok. Japonların futon dedikleri birkaç santim yüksekliğindeki yer yatağında yatıyoruz.

Yani bizim şu anki durumumuz şöyle: 4K televizyonumuz var ama karşısında oturacak koltuğumuz yok; uzaktan kumandalı, alttan ısıtmalı tuvaletimiz var ama yatacak yatağımız yok. Artık bizi hangi kategoriye koyarsınız düşünün bulun.

Esas önemli noktayı sona bırakayım. İstanbul'daki arabamı satarak burada araba almak için bütçe hazırlamıştım. Eşimin ailesi ısrarla kendileri almak istedi. Epey direttim ama oralı bile olmadan arabayı alıp bize teslim ettiler. Yükümüzü hafifletecek maddi manevi diğer birçok konuda da bize yardımcı oldular ve olmaya devam ediyorlar. Eşimin ülkesi olmasaydı ya da eşimin ailesi bu kadar destekçi olmasaydı işimiz çok daha zor olurdu. Ben hepsine hazırlıklıydım ve planlarımı bu doğrultuda yapmıştım ama yurtdışına taşınmayı düşünenler bu satırları okuyorsa nelerle karşılaşacaklarının hesabını yaparken tüm bunları göz önünde bulundursunlar.

not: Araya sıkıştırdığımı söylediğim iki geziyi daha sonra kısaca yazacağım.

24 Haziran 2016 Cuma

Yaşar Nuri Öztürk

Ölüm haberini aldığım iki gün öncesinden beri büyük bir üzüntü içindeyim. Öğretmenimi kaybettim. Beni hiç görmeyen, varlığımdan haberi bile olmayan ama bana çok şey öğreten, yol göstericimi kaybettim. Kitapçıya her girdiğimde yeni çıkanlar arasında onun kitaplarını aradım. Onun kitaplarıyla aydınlandım, bilmediğim gerçekleri, yanlış bildiklerimin doğrularını ondan öğrendim. İşyerinde insanlar çalışırken kulaklıklarını takıp müzik dinler ya, ben çoğu zaman onun konuk olduğu programları bulur dinlerdim. Konuşması, sözcükleri, üslubu, vurguları, her şeyiyle dinlemekten büyük zevk aldığım bir insandı. Yazılarındaki üslup, edebiyat ve kullandığı şahane Türkçesi ile bana ayrıca yol gösterici olmuş, karınca kararınca kendi yazdıklarımda örnek aldığım kişilerin başında gelmiştir.

Gitgide karanlığa gömülmekte olan Türkiye, en parlak ışığını kaybetti. Türkiye, en zor dönemine, son yarım yüzyılda yetiştirdiği en önemli ilim adamlarından birinden mahrum bir şekilde girmek zorunda. Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği en büyük İslam aydınlatıcısı hayata veda etti. Türk insanını, saplanmış olduğu hurafe batağından çekip çıkarmak için var gücüyle çalıştı. Tanımını kendisinin koyduğu Dincilik belasından Türk insanını kurtarmak için didindi durdu.

Çıkacağını söylediği, benim dört gözle beklediğim üç ciltlik Kurtuluş Savaşının Kur'anî Boyutları ve Atatürk İle Aldatmak kitapları raflarda yerini alamadan hayata gözlerini yumdu. Kitaplığım öksüz kaldı. O kadar üzgünüm ki anlatamam.

"Yobazın olmadığı her yer cennettir" derdin. İşte eminim ki sen artık yobazın olmadığı yerdesin. Işığınla bize de oranın yolunu açtın; ne kadar vaktimiz kaldıysa, inşallah bizler de orayı hak edenlerden oluruz.

21 Haziran 2016 Salı

Oğlumun ilk Yaş Günü

Koca bir yıl geçmiş bile. Abisinin dördüncü yaş gününün üç hafta sonrasında oğlum Kayra da ilk yaşını doldurdu. Annesinin karnından çıkıp da kucağımıza alacağımız günü iple çekerken, şimdi kucakta durmaz oldu. Anlamsız da olsa ağzından çıkacak ilk heceleri beklerken, şimdi susmaz oldu. Emeklemeye başladı, barikat fayda etmez oldu. Yemek seçer oldu, hoşlanmadığı şeylere kızar oldu, oldu da oldu.

Doğum günü iki hafta önceydi ama yazıyı yeni yazıyorum diye ihmal ettim sanılmasın. Araya bir de tatil gezisi sığdırdık. Bir bakıma, oğullarımın dördüncü ve birinci yaşlarını Bodrum'da şereflendirdik. Doğum günü kutlamasını ise yine olabildiğince sade tuttuk. Kendisi, annesi, babası, abisi ve babaannesi olmak üzere sadece beş kişiydik. Önümüzdeki ay Japonya'ya taşınacağımız için bu beş kişi bir daha ne zaman biraraya gelir de kutlama yapar bilmem. Kayra'nın ilk yaş günü bu nedenle ayrıca özeldi.

Bodrum'a yaptığımız seyahat yorucuydu ama kaldığımız otel[1] çok güzeldi ve konforluydu. Hem ramazan ayında olmamız hem de eşi benzeri görülmemiş siyasî icraatlarımızın turizmdeki etkileri sayesinde otel epey boştu. Ancak bu durum, İstanbul kalabalığından bunalmış olan bizler için bir şikayet sebebi oluşturmuyordu. Tersine, epey rahat etmemize vesile oldu.

Kayra ilk havuz ve deniz deneyimini bu tatil ile ilk yaşında elde etti. Abisi de ilk kez havuza girdiğinde 1 yaşındaydı (ilgili yazı: Bayramda Sapanca). O, suya girmeyi daha tepkisiz karşılamıştı ama bu sefer epey temkinli ve tepkili karşıladı. Suya girmesi için zor ikna edebildik. Girdiğindeyse olabildiğince eğlenmeye çalıştı. Kayra'nın ilk deneyimi ise abisine kıyasla daha eğlenceliydi. Hiç rahat durmadı, tersine epey hareketli ve neşeliydi. Bu sayede biz de çok eğlendik. Kumlarda oynamalarını izlemek ayrıca keyifliydi. Bir ara dikkatimizden kaçırdığımız Kayra kumların tadına bile baktı.

Çocuklarımın 2 ve 5 yaşlarını dolduracakları önümüzdeki dönem bizim için çok zorlu olacak. Taşınma ve yerleşme süreci çetin geçecek. Birkaç ay önce yaptığımız gibi bir kattan diğerine taşınmaya benzer bir değişiklik değil bu yapacağımız. Bu sefer doğrudan ülke değiştiriyoruz. Asya'nın bir ucundan diğerine gideceğiz. Oğullarımın sonraki yaş günlerini daha güzel kutlayabilmek için var gücümüzle çalışacağız.
_________________________________________________________________________________
[1] http://premiumbodrum-tr.rixos.com/

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Oğlum 4 Yaşında

Oğlum Eren dün dördüncü yaşını doldurdu. Doğumundan bugüne atlattığı ve uğradığı kazalar, ağzından çıkan ilk Türkçe ve Japonca kelimeler, emeklemesi, düşmesi, okulu, kitabı, yapbozu, resmi, yemesi, içmesi, ağlaması, yürümesi, koşması, topa vurması, yüzmesi, kızması, kardeşinin doğumuyla ağabey olması ve daha nice ilklerini ve deneyimlerini düşününce, dört yıl dile kolay geliyor ve o kadar hızlı geçmiş ki zaman, bunca şey dört yıla nasıl sığmış diye şaşırıyor insan.

Dördüncü yaş gününün ilk kutlamasını okulda öğretmeni ve arkadaşlarıyla yaptı, ilk hediyelerini orada aldı. Okul kuralları sebebiyle anne-baba olarak katılamadığımız bu kutlama için yaptığı pastaya eşim üç gün harcadı. Yaratıcılığı ve özeniyle gurur duyduğum eşim, çilekli-çikolatalı pastasını Örümcek Adam yüzü şeklinde hazırladı. Biz tatma fırsatı bulamadık ama lezzeti hakkında okulda konuşabildiğim kişilerden güzel sözler duydum.

Babaannesi çok aceleci olduğu için Adana'dan çoktan almış olduğu doğum günü hediyesini birkaç hafta önce İstanbul'a geldiği zaman vermişti. Komşularımızın katılımıyla akşam yaptığımız ikinci doğum günü töreninde de biz hediyemizi verdik. Ve artık Eren beşinci yaşını dolduruyor. Tüm kararlarımızı onlar için aldığımız çocuklarımızın yeni yaşlarına gireceği önümüzdeki yıllar bizi hem sabırsızlandırıyor hem endişelendiriyor. Hem de...heyecanlandırıyor.

1 Mayıs 2016 Pazar

İdare Ederse Sorun Yok

Rahmetli babam ilaç içmeye çok meraklıydı. Bir yeri ağrır ilaç içer, midesi bulanır içer, yemek dokunur içer, kaşınır içer, ateşi çıkar içer, öksürür içer, tansiyonu çıkar içer, iner içerdi.

Sağlığını takardı ama hayatı takmazdı.

Bir gün doktora gitmiş. Doktor anlatmış, şuranda şu var, buranda bu var, diye. 
En son, "Burnunuzda da kırık var" demiş.
Babam durmuş, "Beni öldürür mü" demiş.
Doktor, "Öldürmez" demiş.
Babam, "Peki, beni ölene kadar idare eder mi" demiş.
Doktor, "Eder" demiş.
Babam, "E o zaman benim tansiyon ilacını yaz da gideyim" demiş [1].

Âlem adamdı.

Ölmek önemsizdi ama iyi yaşamamak, kaliteli yaşamak çok önemliydi. Ütüsüz pantolon giydiği olmadı. Ayağında, üzerine toz konmuş ayakkabı bulunmazdı. Her sabah tıraş olur, kravatsız sokağa çıkmazdı. 83 yaşında vefat ettiğinde, yeni aldığı elbisesinin daha taksitleri bitmemişti.

83 yıl bir kişinin gönlünü kırmadı. Sitem bile etmedi. Yalan nedir bilmezdi. Hiç tanımadığım insanlar bana gelip babamı övdü. Tatil yaptığım otelde karşılaştığım yaşlı bir Adanalı, babam için "Adana'nın beyefendisiydi" dedi.

Yaşarken Adamdı. Ebediyete kavuştu, hâlâ Adam.
_________________________________________________________________________________
[1] Annem anlattı, ben biraz süsledim.

13 Nisan 2016 Çarşamba

Babalar İçin Oyuncak Tren

Erkek çocukların arabalara, kız çocukların da bebeklere düşkünlüğü vardır. Onlara hediye alırken bile bu durum gözetilir. Benim iki oğlum olduğu için hem bizim aldıklarımız hem de hediye gelenlerle onlarca oyuncak arabamız var evde. Sağolsun annem, benim çocukken oynadıklarımı da bugüne kadar saklamış. Babamın kendisine verdiği harçlıktan artırarak bana oyuncak araba almak için para biriktirirdi annem. Oyuncak araba fonu vardı yani. O paranın yeteri kadar birikmesi tam bir ay sürerdi. Sonra annem elimden tutup beni Kilis Pazarı'na götürür, seçtiğim bir arabayı almama izin verir, böylece her ay yeni bir arabam olurdu. Bugünkü fiyatlarla 8-10 lira olan bir oyuncağı almak için bir ay para biriktirme gerekliliğinin ne demek olduğunu kafanızda bir değerlendirin. Annemin saklamış olduğu arabalar işte onlar. Hepi topu sekiz-on tanesi hayatta kalabilmiş. Onları da ekleyince oğlumun araba koleksiyonu iyice genişledi.

Trenlere de meraklıydık. Aslında erkek çocuklarını araba ile sınırlamayıp, tüm taşıtlara düşkün olduğunu söylesek daha yerinde olur. Trene biner, oyuncak tren isterdik, uçağa biner, oyuncak uçak isterdik. Ama oyuncakçılarda tren öyle kolay bulunmazdı. Oynanacak gibi olanlar da epey pahalı olurdu. Demiryolu ülkesi değiliz ne de olsa. Hatta birkaç yıl öncesine kadar var olan tren seferleri bile durduruldu. Siyasî iktidarın, 2011'de demiryollarını iki yıl içinde yenileyeceği sözü yalan oldu. Beş yıl geçti, bir metre ray döşenmedi. Vagonların çürümeye bırakıldığı haberlerini görüyoruz medyada. Söküp götürdükleri raylar nerede, Allah bilir. E çocuklar da tren görmüyor ki merak sarsın, istesin. Oyuncakçılarda bile göze çarpmıyor.

Bende ise oldum olası bir tren merakı vardı. Rahmetli anneannem Adana-İstanbul yolculuklarını her zaman yataklı trenle yapardı. Çocukken, onu yolcu etmek ya da karşılamak için Adana Garı'nda da Haydarpaşa İstasyonu'nda da çok bulunmuşluğum vardır. Asıllarını gördükçe oyuncaklarını da isterdik haliyle. 8-10 liralık araba için bir ayda para birikirdi birikmesine de, oyuncak tren için o kadar kolay birikmezdi. Benim bu özlemimi gidermem biraz Zeki Alasya'nın hikayesine benziyor [1]. Onunki gibi büyük bir merak değil bendeki ama çocukluğumda eksik kalan bir şeyi tamamlama fırsatını ancak kendi çocuklarım olunca bulabildim.

Japonya'dan alıp getirdiğim oyuncak rayları birleştirerek çeşit çeşit yollar kurup tren gezdiriyorum [2]. Çoğunlukla birlikte oynuyoruz ama büyük oğlumun okulda olduğu hafta içi sabah saatlerinde kendi kendime kurup oynadığım da olmuyor değil hani. Yani oğlumu okula gönderip oyuncaklarıyla ben oynuyorum. Ortaya çıkardığım eserler(!) ile de epey gurur duyduğumu söyleyebilirim. O kadar ki, iş hayatım, gezilerim, kitaplarım, anılarım gibi birçok şey hakkında paylaşmak istediklerimi satırlara döktüğüm bu blogumda okuyuculara göstermek için resimler ve hatta video bile çektim. İnsanın çocuk kalan bir yanı hep olmalı bence. Hele benim gibi erkek evlat babaları bu fırsatı mutlaka değerlendirmeli. Hem çocukluğunuza geri dönüyor, hem de oğlunuzun neyi nasıl yapmak istediğini, nelerden daha çok hoşlandığını, meraklarını, heveslerini, eğilimlerini, düşünce tarzını daha iyi anlıyorsunuz.

_________________________________________________________________________________
[1] Yıllar önce televizyondaki bir söyleşi programında Zeki Alasya'nın oyuncak trenlere olan merakını, kendi evinde kurduğu raylarda onları nasıl kullandığını görüp çok beğenmiştim. Vefatının ardından onun bu merakına ilişkin hikayeyi Yılmaz Özdil  yazıya döktü: Zeki Alasya.
[2] Japonya'daki oyuncakçılarda arabalardan daha çok tren var. Yetişkinlerin hobilerine yönelik demiryolu-tren maketleri de bulmak ayrıca mümkün. Belki günün birinde ben de Zeki Alasya gibi yapıp bir odayı bu merakıma ayırabilirim.

29 Mart 2016 Salı

İş Hayatında Yaşanan Seviye Düşüklüğü

Son zamanlarda LinkedIn'in Facebook gibi kullanılması yönünde eleştirel paylaşımlar artmaya başladı. Laubaliliğe kaçmadığı sürece bu eleştirel yaklaşımların özünde haklı olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak eleştiri sahiplerinin maalesef çok az bir kısmı düşüncelerinde samimi. Öyle ki, eleştirilerinin asıl muhatapları aslında bizzat kendileri. Bazıları ne kadar profesyonel olduklarını reklam etme fırsatı yakaladığını düşünerek hareket ediyor. Ukalâlıklarını ortaya koyan yeni yetmeleri de ayrıca unutmamak gerek. İşin ilginç tarafı, LinkedIn ile terk edin kafiyesini kullanarak paylaşımda bulunan bir kişi, çalıştığı şirketin reklamını Facebook'ta yayınlamaktan çekinmiyor; bunu bizzat tespitime dayanarak aktarıyorum.

Hem Facebook'u hem de LinkedIn'i sıkça kullanan ve faydalarını gören kişiler her iki sitenin paylaşımlarındaki farklılaşmayı açık bir şekilde görebilir. Hatta Facebook paylaşımlarındaki seviyenin eskiye oranla daha yüksek olduğunu kolayca fark edebilir. İnsanların Facebook'taki deneyimleri arttıkça daha kaliteli, fikir beyan eden, hoşa giden, anlamlı paylaşımlarda bulunuyorlar. Ancak LinkedIn'deki seviyenin gerçekten de zamanla çok düştüğünü ve düşmeye devam ettiğini fark etmek güç değil. LinkedIn'in Facebook gibi kullanılması, sebeplerden değil, sonuçlardan biri. Gerçek sebep, Türkiye'nin çalışma hayatındaki insan kalitesinin düşüşü. İşlerin başına ehil insanların getirilmemesi, ilişkilere dayalı terfiler, cemaatleşme/cemiyetleşme, akrabalık, sorgulama yerine itaate özendirme, başarının farklı kişilerce sahiplenilmesi, başarısızlıklardan ders almak yerine üstünün örtülmesi, eğitimlerin yatırım değil masraf olarak görülmesi gibi birçok örnek sayılabilir. Bu gibi örnekler elbette her zaman vardı ama çalışma hayatında bugün olduğu kadar egemen değildi.

Hayatımda yaptığım ilk iş görüşmesinde bana sorulan sorulardan biri, o şirkette akrabam olup olmadığıydı. Kurumsal veya kurumsal olmaya aday şirketler akrabaları, eşleri istihdam etmemekte hassas davranırlardı. O ilk iş görüşmemden on küsur yıl sonra yaptığım görüşmelerden birinde ise tablo şöyleydi: Şirket ortaklarından biri ablasını, diğeri abisini, diğeri hem abisini hem yengesini istihdam etmiş, sonuncusu ise İK bölümündeki bayanı kendine sevgili yapmıştı (veya sevgilisini İK'na almıştı). Görüşme yaptığım kişi şirketteki kurumsal olmayan uygulamalardan bazı örnekler verdi ve benden beklentisinin deneyimlerimi kullanarak bunları düzeltmede yardımcı olmam olduğunu söyledi. Gelin görün ki, birkaç ay sonra çalışanlardan birinin kocasını da işe aldılar.

Yalan ve aldatmanın ise tartışılmaz bir hakimiyeti olduğunu, itiraf etme cesaretini gösteremeseler de sanırım herkes kabul edecektir. Çalışma hayatımın son beş yılını satışla ilgili işlerde geçirdiğim için bunun birçok örneği ile bizzat karşılaştım. Sonuncusunu aktarayım: İstifamı vermeden hemen önce son işimi tamamlamak istiyordum. Müşterimle özel bir görüşme yapıp işi tüm gerçekliğiyle anlattım. Zaten şirketten ayrılacak olduğumu, şahsî bir kazancımın olmadığını, anlaşma olursa imzayı bile benim atmayacağımı, kendilerine yapılan önerilerin ve önerileri yapanların niyetlerini ve yetkinliklerini tüm çıplaklığıyla aktardım. Söylediklerim o kadar doğruydu ki müşteriye inandırıcı gelmedi. Sonradan haber aldım ki, kendilerine en yüksek fiyatı verip isteklerinin en azını karşılayan seçenekle devam etme kararı almışlar. Hayatları yalanlar üzerine oturtulmuş insanlara doğruyu anlatmak, doğuştan gözleri görmeyen birine kırmızıyı anlatmaktan daha zordur.

Şirketlerin, çalışanların, yöneticilerin, insan kaynaklarının seviyesi bu derece düşükken, LinkedIn'de yapılan paylaşımları tartışmak çok yersiz.

Önümüzdeki aylardan itibaren yaşamımı büyük oranda Japonya'ya taşıyacağım. Bugüne kadar dışarıdan gözlemlediğim ve takdir ettiğim Japon sosyal ve çalışma hayatını yerinde inceleyeceğim, çalışmalar yapacağım. İşimin bir parçası bu olacak. Her ne kadar örnek alınacağını düşünmesem de, elde ettiğim bilgileri ve deneyimleri yine bu satırlardan sizlerle paylaşacağım.

6 Mart 2016 Pazar

Eski Eve Dönüş

2000 yılında İstanbul'a yerleştiğim zamanki ilk evime tekrar taşındım. O zaman bekâr biri olarak tek başıma kalıyordum. Şimdi, aynı eve eşim ve çocuklarımla birlikte dört kişi olarak taşındık. Böylelikle, hayatımızın geri kalanıyla ilgili planımızın bir safhasını daha gerçekleştirmiş olduk.

Taşınmanın serüveni olmaz. Eşyaları ve kendini yerleştirirsin, biter. Anlatmaya kalksan yazıyla bir paragraf eder. Ama 2000-2016 arasında bu evde başlayıp dönüşümü detaylarıyla anlatmak istesem, şöyle bir kafamda tarttığım kadarıyla, 200 sayfa civarında bir kitapta toplamam gerekir. Günün birinde bunu yapmayı deneyebilirim belki, ama şimdilik özetin özetinin özeti sayılacak birkaç ayrıntıyı buradaki satırlara kaydedeyim.

Doğup büyüdüğüm şehir Adana'ya dönmek gibi bir planım olmadığı gibi İstanbul'da yaşamayı da düşünmüyordum. 1998'de yüksek lisansı bitirdikten sonra İngiltere'de kalıp birkaç yıl çalışmak, sonra da doktora için Amerika'ya gidip oraya yerleşmek niyetindeydim. Sözlüm İngiltere'ye gelmeyi ve İstanbul dışında bir yerde yaşamayı kesinlikle reddediyordu. Israrlarım sonuç vermeyince döndüm. Hayatımda pişmanlık duyduğum tek karardır. Çünkü kendi yaşam planlarımı bir başkası için değiştirmiştim.

Oldu olacak askerlik de aradan çıksın istedim. İş arayışına girmeden askerliğe müracaat ettim. Yüksek lisanslı bir bilgisayar mühendisi olunca kısa dönem talebim reddedildi. Bu, 16 ay sürecek yedek subaylık demekti. İngiltere ayrılığına askerlik de eklenince ilişkiyi ayakta tutmak zordu. Yine de bu kadar çok şey feda etmişken sonuna kadar denemek istedim. 2000 yılında askerlik biter bitmez İstanbul'a gelip hem iş hem ev arayışına girdim. 1999 depremiyle ev fiyatlarının düşmüş olması, cebimizdeki paranın ev almaya yeteceği bir fırsat yaratmıştı. Evleneceğim ümidini sürdüren ailem ceplerindeki tüm parayı ev almak için kullandı. On üç katlı bir apartmanın giriş katında güzel bir ev aldık. Böylece 25 yaşımdayken İstanbul'da bir ev sahibi oldum. İş bulmam da sadece birkaç hafta sürdü.

Sözlüm bana dönmeyince bekârlığın keyfini sürmeye başladım. Bekârlığın keyfini sürerken bana dönmek istedi, annesini evime yolladı, bu sefer ben geri çevirdim. Babam artık kendini emekliye ayırmıştı, annemle birlikte İstanbul'a gelip senenin yarısı bende kalıyorlardı. Haliyle evime her istediğim zaman arkadaşlarımla gelemiyordum, gece kalması için kimseyi davet edemiyordum. Bu durum hem aile hem de gönül hayatımda tartışmalara sebep olmaya başlayınca farklı evlerde kalma ihtiyacı doğdu. Tesadüf bu ya, oturduğumuz apartmanda bir daire satılığa çıkarıldı. Bildiğimiz, güvendiğimiz bina olduğu için maceraya girmek istemedik. Tanışık olduğumuzdan ev sahibi fiyatta indirim de yapınca paramızı birleştirip o daireyi satın aldık. Giriş katındaki daireyi annemler isteyince deniz ve adalar manzaralı dokuzuncu kata ben yerleştim.

Böylece, evli hayatı sürmek için ev aldıktan beş sene sonra bekâr hayatı sürmek için başka ev aldım. Şimdi böyle söyleyince zenginlik, bolluk içinde yüzdüğüm filan düşünülebilir ama ilgisi yok. Bizim yaptığımız tek şey, elde avuçta ne varsa eve harcamak oldu. Yatırım gibi bir düşüncemiz de asla yoktu. Yedi senelik banka kredisi yükünün altına girdim. Sırf keyfimce yaşayayım diye. Aynı sene arabamı da bir senelik banka kredisiyle yenilemiştim. Bu yüzden ilk borç senesinde maaşımın tamamı bankaya gitti, sonraki senelerde de epey zorlandım. Borç yiğidin kamçısı derler ya, o günlerimi düşününce Büyükada'da fayton çeken atlarla rahatlıkla empati kurabiliyorum.

Yedi sene borç ödemem bittiğinde, artık evli ve bir çocuk babasıydım. Uğruna İngiltere'den döndüğüm kadın yerine, uğruma Japonya'dan gelen kadınla evlenmiştim. Hayatımın en doğru kararıdır. İnsanın nasıl ödeyeceğini düşündüğü bir borcu kalmayınca geleceği planlamak için daha çok zamanı oluyor. Çocuklar da olunca planlar sadece onların geleceğine yönelik oluyor. Düşüncemiz eğitimlerini Japonya'da almaları. Bunun için öncelikle oraya taşınmamız gerekiyor, ki bu da şu demek: Japonya'da da bir evimizin olması lazım.

Babamın vefatından sonra annemin Adana'da daha fazla kalmasıyla giriş katı evimiz zaten senenin büyük kısmında boş duruyordu. Benim de yaşayacak bir bekâr hayatım kalmadı. Böylece, evleri birleştirdik ve İstanbul'daki ilk evime dönmüş oldum, diğerini kiraya çıkardım. Şöyle bir düşününce, aslında başta karar verdiğim noktaya dönmekteyim. Evlenmek için aldığım eve evli olarak taşındım, yurtdışında yaşama düşüncem de gerçekleşmek üzere. Başta gerçekleşmelerine engel olan tüm sebepler, şimdi gerçekleşmesini sağlayan sebeplerin ta kendileri. Şu basit taşınma meselesi, verdiğim yanlış ve doğru kararlarla hayattan aldığım en büyük dersin özetidir: Hayatını bir başkası için değiştirme, keşkelerle sürdürme. Bakarsınız, Japonya'da bir de doktora yaparım.

21 Şubat 2016 Pazar

Kaiken

Kitapçıda geçirdiğim dakikalar boyunca kasaya götürmek için beş kitap seçmiştim ve bunların tamamı tarih ve siyasetle ilgiliydi. Roman okumayalı epey olmuştu ve son çıkanları da pek takip edememiştim. Bu yüzden bir tane de roman okumalıyım diye karar verip, Fransız yazar Jean-Christophe Grange'ın Kaiken isimli kitabını aldım. Yazarın kitaplarından hiçbirini daha önce okumamıştım. Seçmemin tek nedeni, kişisel merakım olan Japon kültürüyle ilgili oluşuydu.

Kitaptan bahsetmeden önce biraz ön bilgi vereyim. Kaiken (懐剣), kabaca hançerin Japoncası olarak tanımlanabilir. Özgün yazımdaki 懐:'kai'[1] ve 剣:'ken' hecelerinin birleşimiyle 'cep kılıcı' anlamına gelir. Yaklaşık 20-25 cm uzunluğunda, tek ya da çift keskin kenarlı, samuray dönemine ait bir hançerdir. Kısa olması iç mekan savunması için uygunluk sağlar. Ancak daha çok bilinen özelliği kadınların kullanımına yöneliktir. Kadınlar kaikenlerini kimonolarının içinde saklar, kendilerini korumak ya da intihar etmek için kullanırlardı. Samurayların seppuku (切腹), veya daha çok bilinen adıyla harakiri (腹切り)[2] yaparak intihar etme yönteminden farklı olarak, karınlarını keserek değil, boyunlarının sol yanındaki damarları keserek çok daha kanlı bir yöntemle intihar ederlerdi. Kimi zaman samuraylar, ölecek olurlarsa eşlerine kendilerini takip etmelerini tembihler ve kadınlar  hayatlarına böyle son verirdi. İlla böyle bir tembih olmaksızın, hatta aksi yönde uyarı almış olsalar bile, ölümden sonra eşlerine kavuşmak isteyen kadınların da intihar ettikleri olurdu. Kitapta da kaikenin bu özelliğine atıf yapılıyor.

Kitap için, Amerikalıların 'crime fiction / thriller' filan dedikleri bir cinayet romanı diyebiliriz. Polisiye kategorisine de sokabiliriz, her ne kadar beni pek germediyse de kapağında yazdığı gibi gerilim/macera kategorisine de sokabiliriz. Kalıp olarak da fazlasıyla Amerikanvari bir kitap. Bu standarda uygun olarak kısa kısa yüze yakın bölümden oluşuyor. Farkı şu ki, yazar Fransız, karakterler Fransız, konusu da Fransa'da geçiyor. Kaiken adının hakkını verme gerekliliğinden, yazar son bölümleri Japonya'ya kaydırmış ve bazı karakterleri Japon olarak yaratmış.

Amerikan muadilleri ile karşılaştırınca kitabı pek başarılı bulmadım. Kıyaslama açısından, çok severek okuduğum David Baldacci romanlarını örnek vereyim. Baldacci romanlarının genelinde karakterler başlarda tanıtılır, bölümden bölüme olaylar gelişirken suçlunun kim olduğuna dair okuyucunun şüpheleri birinden diğerine çekilir, en son bölümlere kadar heyecan korunur ve "vay canına" dedirten sürprizler ve sonuçlar olur, en sonunda noktaları birleştirince mantıklı bir dizilim ortaya çıkar. Kaiken'de durum öyle değil. Önce karakterler kısmen tanıtılıyor ve olaylar sıralanmaya başlıyor. Okuyucu olarak siz bu yapboz parçalarını birleştirerek resmi elde etmeye çalışıyorsunuz. Ancak kitabın yarısına gelince resmin çözümü size veriliyor. Elinizdeki parçaları çözüme uygulayınca görüyorsunuz ki, size resme ait olmayan birçok fazladan parça verilmiş. O zaman bunlar niye verildi diye sorunca tamamlanması gereken başka bir resim daha olduğu ve o parçaların diğer resme ait olduğu söyleniyor.

Başlarda, iç içe geçmiş iki konu tek konuymuş gibi anlatılarak saçma bir şaşırtmaca yaratılıyor ve kitabın ortasında biri çözülünce diğeri devam ediyor. İkinci olaydaki suçlu hangisi olabilir diye düşünürken, kitabın baştan itibaren hiçbir yerinde olmayan bir karakter en son bölümlerde konuya dahil olup suçlu olarak tanıtılıyor. Yine yapboz örneğini vereyim: yazar size 'al bu parçaları birleştir resmi çöz' diyor, uğraşıyorsunuz uğraşıyorsunuz, sonra 'şaka şaka, bir parça saklamıştım, bunu da koy, şimdi olacak' diyor. Yani ilk konu için fazladan parçalar verip, ikinci konu için eksik parçalar veriyor. Bu durumu, yazarın ne kadar Fransız olduğunun bir kanıtı olarak kabul edebilir miyiz acaba?

Kitap, konu bütünlüğünden uzak, heyecansız ve zevksiz. Anlatıma alışınca, artık yeni bir olay olduğunda 'faili kesin yeni biridir' diye düşünüyorsunuz. Ana karakterin Japon karısı ve iki oğlu olması, yabancı ülkede yaşamanın getirdiği zorlukların ve mücadelenin doğru analizlerle anlatılması olmasaydı, ortada bir yerde kitabı okumayı bırakabilirdim. Aynı durumu birebir kendi hayatımda yaşadığım, hatta yaşamakta olduğum için empati kurmakta güçlük çekmedim. Bu da kitabın sonunu getirmemde etkili oldu. Yazarın anlatım deneyimi sayesinde de okuru çok fazla bıktırmadığını söyleyebilirim. Yazarı sadece bir kitabı ile sınıflandırmak doğru olmaz. Yine de, tekrar bir roman almak istersem bu yazarın başka bir kitabını seçeceğimi sanmıyorum.
_________________________________________________________________________________
[1] 懐 kanjisi tek başına kullanıldığında 'futokoro' olarak okunabilir. 'Cep' anlamı yükleyerek biraz modernleştirmiş sayılabiliriz. Zira samuray döneminde kullanılan kimono adlı giysilerde cep yoktur. Ancak birbirinin üzerine örterek kuşakla birleştirdikleri yakaların iç kısmını cep gibi kullanırlar, örneğin, para keselerini de burada bulundururlardı. Bu yüzden, kullanım amaçları gözetildiğinde 'kai' kanjisi için cep tanımlaması doğru sayılmalıdır.
[2] Dikkat edilirse, seppuku ve harakiri kelimelerinin özgün yazımdaki ideogramları yani kanji karakterleri aynıdır ancak ters dizilmiştir. Harakiri için ayrıca Ri:'' karakteri eklenmiştir. Okunuşları farklıdır. Her ikisinde de kelime anlamı "karın kesmek" olmaktadır. Seppuku samuraylar tarafından söylenir ve daha saygın, törensel olayı ifade eder. Harakiri ise nispeten kaba bir anlam taşır, sıradan halk tarafından kullanılır.
[3] Kaiken fotoğrafı şu siteden alınmıştır: http://www.yamana1zoku.org/uploads/photos/45.jpg

18 Şubat 2016 Perşembe

Korku

Memleketimin her yerinde ateş var. Ülkemi yaşanacak yer olmaktan çıkardılar. Bir sonraki bombanın nerede, ne zaman patlayacağı, kimlerin öleceği belli değil.

Ne güzel korkularımız varmış eskiden.

Bayram harçlığı az verilecek diye korkardık çocukken. Almak istediğimiz bir şey olurdu, hesaplardık, babamdan şu kadar, dedemden bu kadar gelirse alabiliriz diye. Şimdi...dinci teröristler bayramda tepemize bomba yağdırır diye korkuyoruz.

Sınavlardan korkardık. Ortaokulda, lisede, dört buçuktan beş alıp dersten geçmek çok önemliydi mesela. Kredili sistemle lise bitirenler bilmez; Eylüle kalmak diye bir terim vardı. Sene sonu karnesinde zayıfı olanlar Eylülde bütünleme sınavına girerdi. E yaz bütün çalışmak lazım gelir, tatil zehir olurdu. Hele bazı tipler vardı, sınavda bir iki puanla 10'u kaçırıp 9 aldıkları için hüngür hüngür ağlarlardı. Bunlardan biri akrabamdı mesela. Aile büyükleri filan üzülme, bir daha ki sefer 10 alırsın, aman da ne şirinmiş, abucuk gubucuk, diye teselli ederdi kızcağızı, yazık! Bunlar için daha büyük bir korku yoktu. Şimdi...kendi çocuklarımız var. Sınavdan filan vazgeçtik, hiçbir şey okuldan sağ salim dönmelerinden daha önemli değil.

Bir kızı severdik. Başkasını tercih ederse dünyanın sonu gelecek sanırdık. Hele tanıdığımız, hele hele gıcık aldığımız biri olsaydı mesela. Bundan daha büyük bir felaket akla gelmezdi. Halbuki ne büyük lüksmüş. Şimdi...evliyiz, eşimiz dışarı çıktığında bir terör saldırısına kurban gider mi diye korkuyoruz.

Ramazanda oruç tutardık. Eşimiz dostumuz iftara davet eder, yetişememekten korkardık. Öyle tam iftar vaktinde gitmek de olmazdı. Sadece yemek yemeye gitmişiz gibi zannedilmesinden korkardık. Tatlımızı alır önceden gider, hazırlığa yardım eder, yemek sonrasında da uzun uzun sohbet ederdik. Şimdi...hasta olsak, yobazın biri ramazanda ilaç içerken görse çeker vurur diye korkuyoruz.

On altı ay askerlik yaptım. Yedek subay olarak. İlk dört ayı acemi birliğinde geçti. İnanın, suyumuzu çıkardılar. Yanlış bir şey yapar da komutanlarımız kızar mı diye korkardık. Hele ters günlerine denk gelmişsek canımıza okurlardı. Şimdi...oturduğumuz yerden haberleri izlerken, biri daha şehit olur mu diye korkuyoruz. Kızan komutanlar da neymiş; tabutu al bayrağa sarılı şehidin cenazesinde gözyaşlarına boğulmuş bir komutan görmekten korkuyoruz.

Korkular bile özlenirmiş meğer. Ne güzellermiş eskiden.

13 Şubat 2016 Cumartesi

Kitap, Kahve, Kek ve Biraz da Şaklabanlık

Sekiz ayını dolduran küçük oğlum iyice dillendi artık. Daha önce anlamsız sesler çıkartıyordu ama artık belirgin bir şekilde harfleri telaffuz edip anlamsız kelimeler söyleyebiliyor. Dört yaşına yaklaşmakta olan abisinin okulda olduğu sabah saatlerinde, hava da yağışlı değilse, Bağdat Caddesi'nde eşim, ben ve Kayra biraz yürüyüş yapıp bir kafede vakit geçiriyoruz. Kahve içtiğimiz, bazen yanında bir de kek ya da pasta paylaştığımız bu saatler, kitap okumak için de bulunmaz bir fırsat yaratmış oluyor. Kayra genelde uyumuş olsa da, uyanık olduğunda haliyle ilgi bekliyor. Bu yüzden okumayı bırakıp onunla biraz şakalaşıyoruz. Bir kıskançlığı tetiklememek için abisinin yanında fazla sevgi gösterisi yapmamaya özen gösterdiğimizden, onunla doyasıya şakalaşabildiğimiz bir fırsat da böylece elimize geçmiş oluyor. Bu saatlerdeki halimiz, eşimin makinesinden fotoğraflara işte gördüğünüz gibi yansıyor.

12 Ocak 2016 Salı

Bugün Sultanhamet

Eskiden Facebook'a filan daha rahat girerdik, uzun süre görüşme imkanı bulamadığımız arkadaşlarımızla haberleşirdik. Hangimiz evlendi, kimin çocuğu oldu, ailece nereye gittiler öğrenirdik. Eşimizin çocuğumuzun resmini koyardık. Birbirimizin mutluluğuyla mutlu olurduk, üzüntülerimizi paylaşırdık.

Yine öyle yapalım istiyoruz, fırsat vermiyorlar.

Örneğin, çocuğunun güzel bir anını yakalayıp resmini çekiyorsun, arkadaşlarınla da paylaşmak istiyorsun. Onların da yüzü biraz gülsün diyorsun ya. Önce haberlere bir bakmak lazım. Şehit var mı, bir yerde canlı bomba filan patladı mı diye. Utanıyorsun çünkü. Memleketin bir yerinde bir çocuk şehit babasının tabutu başında ağlarken kendi çocuğunun gülerken resmini koymaya elin varmıyor.

Birkaç eski arkadaşınla seneler sonra buluşuyorsun. Birlikte bir restorana gidiyorsun. Diğer arkadaşlar da görsün diye hani şu check-in denen şeyi yapmak istiyorsun ya. Giriyorsun sosyal medyaya, önce bakıyorsun yeni tutuklanan bir gazeteci filan var mı diye. Onların aileleri, arkadaşları mahkeme kapılarında, ceza evleri önünde beklerken, 'biz de arkadaşlarla şu restoranda yemek yiyoruz' demeye takatin kalmıyor.

Yurtdışındaki eşine dostuna mesaj atayım diye alıyorsun telefonu eline, onlar senden önce yazıyor iyi misin diye. Çünkü senin memleketinde bomba patlamış, insanlar ölmüş, yaralanmış, onların yaşadığı ülkede birinci haberken senin ülkende yayın yasağı var. Onlardan öğreniyorsun neler olup bittiğini.

Yeni yılın ilk yazısı için elimde birçok taslak var. Tamamlayıp blogumda yayınlayayım istiyorum. Bir bomba patlıyor, güzel şeyleri anlattığım taslakları tamamlayasım gelmiyor. İstanbul'a yurtdışından ziyaretime gelen akrabalarımı, dostlarımı gezdirdiğim Sultanahmet'te bugün yine insanlar öldü. Facebook'ta, Twitter'da, şu bu sosyal medyada sırayla tepki göstereyim derken, blogumun ilk yazısı da işte böyle çıktı.

Şu güzel ülkemi, altına ateş tutulmuş mısır tenceresine döndürdüler.