12 Aralık 2015 Cumartesi

Gölcük'ten Tuz Gölü'ne

On gün kaldığımız Adana yolculuğumuzu kendi aracımızla gerçekleştirdik. O küçük Toyota Yaris otomobilimizi tıka basa doldurduk. Arka kanepenin sağında ve solundaki araç koltuklarında çocuklarımız, onların ortasına da eşim oturdu. Ayaklarını uzattığı yere boylu boyuna puseti katlayıp yerleştirdik. Düğünde giyeceğimiz elbiseleri ön yolcu koltuğunun tutamacına astık, koltuğa da elimizin altında olmasını istediğimiz eşyaların olduğu çantayı koyduk. Büyük oğlum her tuvalette rahat edemiyor diye kendi oturağını bile yanımıza aldık ve ön koltuğun altına yerleştirdik. Bagaja dört kişilik valizimiz ile birlikte iki de küçük çanta sığdırdık.

Adana seyahatimizi Adana'da On Gün başlığı altında genel olarak yazmıştım. O yazıyı çok uzun tutmamak adına, yolculuk boyunca uğradığımız yerleri bu başlık altında ayırdım.

Ben çocukken, hemen hemen her yaz bu tür yolculukların tam tersini yapardık. Yani yolculuğa Adana'dan başlar İstanbul'a gider, tatilimiz bitince tekrar Adana'ya dönerdik. Annem ve babam çok erken uyanır, tüm eşyaları arabaya yerleştirdikten sonra beni uyandırır, yola koyulurduk. Sabahın saat beşinde yola çıkmış olduğumuzu söyleyeyim, siz artık onların ne zaman kalktığını tahmin etmeye çalışın. O senelerde çocuk koltuğu diye bir şey yoktu. Böyle güvenlik önlemiymiş filan hikaye. Arka kanepeye boylu boyunca sığar yatardım.Üstümü de örterlerdi, yolculuğun ilk birkaç saatini uyuyarak geçirirdim orada. Uyandıktan sonra da arabanın arka kısmı tamamen benim oyun alanım olurdu. Hoplaya zıplaya giderdim. Şimdi o eğlenceden mahrum kalan çocuklarım için üzülüyorum biraz.

Çocukların ve onların ortasında isteklerine yetişmeye çalışan eşimin durumu böyle olunca, hem gidiş hem de dönüş yolculuğumuzu Ankara'da birer gece kalarak ikiye böldük. Sonbahar renklerini yakalamayı umut ederek, gidiş yolunda Bolu Gölcük Parkı'na uğradık ve istediğimizi bulduk. Kornişon turşusu ile kaymaklı dondurmanın tadı farklıdır ya, İstanbul'daki ile Gölcük'te soluduğumuz hava o kadar farklıydı. En son nerede, ne zaman olduğunu hatırlayamıyordum ama bu tertemiz havayı solumanın bende uyandırdığı duygu yeni bir deneyim değil, bir hatıranın canlanmasıydı, bir özlemdi. Gölü çevreleyen parkuru olabildiğince ağır adımlarla yürüyerek, resimler çekerek ve tertemiz havayı hafızalarımıza kazımak istercesine doyasıya soluyarak katettik.

Elimdeki profesyonel kamerayı görünce, tekerlekli sandalyesi ve yanında iki refakatçisiyle bir bey bana selam verdi ve tanışıp biraz lafladık. İsmail bey, Karadeniz Ereğli Fiziksel Engelliler Derneği başkanı olarak kendisini tanıttı. O güzel manzaranın fonunda, daha sonra kendisine göndermek üzere kendi makinemle resimlerini çekmemi istedi istedi. Severek yaptım. Bizi Ereğli'de misafir etmek üzere davet de etti ama Adana'ya gitmekte olduğumuz için geri çevirmek zorunda kaldık. Hem ciğerlerimizi hem de ruhumuzu temizlediğimiz Gölcük'ün, önceden planladığımızdan daha uzun süre bizi yolumuzdan alıkoymasına izin verdik. Ankara'ya vardığımızda hava iyiden iyiye kararmış, akşam yemeğimizi gecikmeli olarak yemek zorunda kalmıştık.

Zorunlu olarak gecikmeye uğrayan diğer öğünümüz de ertesi günkü öğle yemeğimiz oldu. Kaldığımız otelin açık büfe kahvaltısının uzun uzadıya tadını çıkardık. İyice dinlendiğimizden ve doyduğumuzdan emin olduktan sonra yola çıktık. Böylece, Tuz Gölü'ne vardığımızda artık öğlen olmuştu bile. Gökyüzünde bir tek bulutun olmadığı güzel havayı değerlendirmemek olmazdı. Günün ilk molasını burada verip, soğuğa aldırış etmeden fotoğraf makinelerimizle birlikte kendimizi tuzların üzerine attık. Geçen kış karların üzerinde yürümeyi ilk kez deneyimleyen oğluma, karın değil de tuzun üzerinde olduğunu açıklamak biraz zor oldu.

Adana'dan dönüş yolcuğunda Tuz Göl'ünde tekrar mola verdiğimizde çok ama çok şanslıydık. Tam gün batımının olduğu dakikalara denk geldik. Evden on dakika önce ya da sonra çıkmış olsaydık bu muhteşem manzarayı yakalayamayacaktık. Bu kez gökyüzünü parçalı bulutlar süslemişti ve bu, manzarayı daha da görkemli hale getirmişti. Oğlum bu kez tuzun üzerinde olduğunu biliyordu; koştu, sıçradı, su birikintilerine taban vurdu, tuzları ayakkabısıyla süpürüp minik tepecikler yaptı. Ben de her dakika resim çektim. Bulutların ve güneşin hareketi, gökyüzünün rengi öyle hızlı değişiyordu ki saniye aralarıyla çektiğim resimlerin her biri birbirinden farklı çıkıyordu.

Bu yazıyı yayınlamamın asıl sebebi aslında bu resimleri sizlerle paylaşmaktı ama yine de kendimi alamayıp uzun uzadıya yazmışım. Yazının sonunu getirememiş olsanız bile resimlerden zevk alacağınızı ümit ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder