14 Eylül 2015 Pazartesi

Dalgaların Sesi

İş hayatından kopmamın en büyük faydalarından biri kitaplara daha çok zaman ayırabilmem oldu. İkinci oğlumun hayatımıza girmesiyle ev mesaim daha fazla artmasaydı daha çok okuyabilirdim. Örneğin, sadece ilk oğlumun hayatımızda olduğu dönemde hem daha fazla okuyabiliyor hem de bu satırlarda kitaplardan daha fazla bahsedebiliyordum. Tarih, araştırma ve siyaset ağırlıklı kitapları daha çok okumam, bu satırlarda fazla bahsetmememde önemli bir sebep aslında. Ne de olsa, yapılmış bir incelemenin tekrarını aktarmak gibi olur. Ancak, az sayıda okuduğum romanlardan birini, kendi yaşamımdan birkaç parçayla ve edindiğim bilgilerle biraz olsun zenginleştirip ilgi çekebileceğini düşünerek bu satırlara taşımaya karar verdim.

Japon yazar Yukio Mişima'nın Dalgaların Sesi adlı eserini okumaya başlayana kadar, bu kadar temiz ve içten bir aşk hikayesiyle karşılaşacağım aklıma gelmemişti. Zaten kütüphanemin az sayıdaki romanları arasına bir yenisini eklemek istesem, aşk romanı son tercihim olur. Aslına bakarsanız Dalgaların Sesi de zengin içeriği ile sadece bir aşk romanı olarak nitelenemez. Ancak bu kitabı okurken beni ilk cezbeden şey, konunun, neredeyse her sene gittiğim Japonya'nın Tsu () şehri yakınlarında bir bölgede geçiyor olmasıydı.

Mie Bölgesi'nin (三重県) başkenti olmasına rağmen, yakınında bulunan Osaka ve Nagoya gibi büyük şehirlerle kıyaslayınca kasabayı daha çok andıran Tsu'nun 300.000 civarında bir nüfusu var. Eşimin annesi, babası ve diğer akrabaları da bu nüfusa dahiller. Böylece niye Tokyo'ya, Kyoto'ya değil de Tsu'ya daha çok gittiğimin sebebi anlaşılmış olur.

Konunun geçtiği Uta-Jima (Şarkı Adası) gerçekte olmayan hayalî bir ada. Ancak tarif edilen diğer tüm coğrafi yerler gerçekle örtüşüyor. Uta-Jima'nın  yeri kitapta şu şekilde tarif ediliyor:
"[...] Kuzeybatı mevsim rüzgarları Tsu şehrinden bu yana aralıksız estiği için hava, manzaranın keyfine varılamayacak kadar soğuk.[...] İse Körfezi ile Pasifik Okyanusu arasındaki İrako Geçidi, rüzgarlı günlerde sayısız girdaba yataklık eder. Atsumi Yarımadası'nın ucu bu geçide kadar uzanır ve kayalık ıssız kıyısındaki İrako Burnu'ndan Uta-Jima'nın fener kulesi görülür. Uta-Jima fener kulesinden bakıldı mı, güneydoğuda Pasifik Okyanusu, kuzeydoğuda Atsumi Körfezi, körfezin öbür tarafındaki sıradağların ardında da, yalnız gün doğarken ve sert batı rüzgarı estiğinde görülebilen Fuji Dağı göze çarpar."(s.10).

Dalgaların Sesi, 1954 yılında yayımlanmış bir eser. Konu da aşağı yukarı bu zamanda geçiyor. Uta-Jima'nın aynı zamanda bir balıkçı köyüne ev sahipliği yaptığını belirtelim. Yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrasının zorluklarını yaşayan o günlerin Japonya'sının birçok yerinde varlığını sürdüren balıkçı kasabalarının çok iyi bir betimlemesini Uta-Jima'da gözler önüne seriyor. Köyün, yani adanın tüm erkekleri gibi, genç bir delikanlı olan Şinji balıkçılık yapıyor, annesi ise köyün pek çok diğer kadını gibi yaz aylarında dalgıçlık yapıyor.

Kitapta kullanılan "dalgıç kadınlar" nitelemesinin Japonca orijinali Ama (海女) olarak geçer. Tam anlam karşılığı 'deniz kadını'dır. Ama'lar yaklaşık 2000, bazı kaynaklara göre 3000 senelik geçmişe sahip bir Japon kültürüdür. Derin sulara dalıp dakikalarca nefes tutarak deniz dibinden yosun, ıstakoz, ahtapot, deniz kestanesi, deniz kulağı ve içinde inci bulunan istiridyeler çıkartılan bu zor iş, evet, Japon kültüründe kadınlara özgülenmiş bir meslektir.
"Erkekler balığa çıkıyor, gemilere binip birçok limana sürüyle yük götürüyorlardı. Denizaşırı yerlerle işleri olmayan, uzaklara gidemeyen kadınlar da pirinç haşlayıp su taşıyor, yosun topluyor ve yaz gelince denizin derinliklerine dalıyorlardı. Dalgıç kadınlar içinde en deneyimlilerden biri olan Şinji'nin anası deniz dibindeki karanlık dünyanın kadınların dünyası olduğunu çok iyi biliyordu."(s.68)

1960'lara kadar Ama'lar üstleri çıplak olarak dalış yaparlar ve kıyıda da bu halde boy gösterirlerdi. Şu cümle de kitaptan: "Kahkahayla gülen dalgıç kadınlar, vücutlarının belden yukarısını öne doğru geriyor, memelerini gururla gözler önüne seriyorlardı."(s.132). Dalarken kendilerini bellerinden iple bağladıkları duba, aynı zamanda topladıklarını koydukları sepet görevi görürdü. Saçlarını toplamak için başlarına bandana olarak sardıkları tenugui (手拭い)[1] ise aynı zamanda derinliklerdeki kötü ruhlardan kendilerini koruyan bir tılsımdır. Tenugui dışında üzerilerine giydikleri tek şey eski model tanga diye niteleyebileceğimiz fundoşi'dir (). Yanlarında bir de, kayalardan istiridyeleri sökmek için kullandıkları ıspatula benzeri bir levye taşırlar, hepsi o. 1970'lerde dalgıç kıyafetleriyle tanışan ülkenin, modernleştikçe uygulamaları da değişmiştir. Yoşiyuki İvase adlı bir fotoğrafçının Çiba bölgesindeki bir balıkçı kasabasında 1950'lerde çektiği fotoğraflar ile o günler hakkında fikir sahibi olabiliyoruz. Bugün de Japonya'nın bazı yerlerinde varlığını sürdürmekte olan Ama'lar var ve yaşlarının yetmişleri geçmesine rağmen dalmaya devam ettiklerini bilmek şaşılacak bir durum olmaz. Birkaç yerde "gerçek denizkızları"(İng:mermaid) ifadelerine rastladığım halde tüm dünyaya ilham olan denizkızı kavramının kaynağının ama'lar olduğu bilgisine ulaşamadım ancak bunu teyit edecek bilgilere ulaşmak beni çok şaşırtmayacaktır.

Ama'lar kitap ve filmlere de konu olmuştur. Örneğin, Ian Fleming'in James Bond serisinin Japonya'da geçen İnsan İki Kere Yaşar adlı kitabındaki Kissy Suzuki karakteri bir ama'dır. Sean Connery'nin oynadığı 1967 yapımı film versiyonundaki Kissy Suzuki karakteri kitaptakinden biraz farklıdır. Elbette, Bond kızı sıfatıyla fantastik ve cinsel bir obje olmaktan fazla öteye gidemeyecek olan Kissy'nin, hem kitapta hem de filmde gösterildiği şekliyle akıllarda kalması, ailesinin geçimine destek olabilmek için hayatını tehlikeye atarak tüm hayatını çalışmakla geçiren tertemiz çilekeş köylü kadını kimliğindeki gerçek ama'lara büyük bir haksızlık olur.

Kitapta önemli bir hata bulunuyor. Elimde orijinal Japoncası da bulunduğu için eşimin de desteği ile rahatça karşılaştırma yapma imkanı buldum. Türkçe çevirisinde dalgıç kadınlar sanki birer sünger avcılarıymış gibi gösteriliyor ve sünger avına vurgular yapılıyor. On üçüncü bölümde, denizden en çok sayıda süngeri kimin çıkaracağı ile ilgili bir anlatım var. 'Sünger' olarak kullanılan çeviri tamamen yanlıştır. Dalgıç kadınlar en çok sayıda deniz kulağı çıkarmak üzere dalış yapmışlardır. Orijinalinde de awabi () kelimesi kullanılmıştır ve tam karşılığı deniz kulağıdır. Deniz kulağı, adını kulağa olan şekil benzerliğinden alan kabuklu bir deniz yumuşakçasıdır. İç yüzeyi sedef tabakası ile örtülü, yassı ve az spiralli bir kabuğu vardır. Kalamarınki gibi sert bir eti vardır, lezzetlidir ve epeyce pahalıdır. Çeviride sünger ifadesinin kullanılmasının bir bilgisizlikten kaynaklandığını düşünmüyorum. Bu şekilde tercih yapıldığını zannediyorum. Konunun bütünlüğünden çok şey eksiltmemiş olsa da kesinlikle yersiz, anlamsız olduğunu ve hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. Her şeyden önce ama'lara karşı büyük bir saygısızlıktır.

Hangi tür kitap seviyor olursanız olun, Dalgaların Sesi'ni okurken büyük haz duyacaksınız. Henüz okumadıysanız, yazmış olduğum bilgiler ışığında daha çok keyif alacağınızı umuyorum.
________________________________________________________________________________
[1] Tenugui (手拭い), 'El'() ve 'silmek' () kanjilerinin birleşmesinden oluşur ve aslında havlu anlamındadır. Yani aslında başlarına havlu sarmaktadırlar.
James Bond kitap kapağı: http://www.beautifulbookcovers.com/james-bond-pin-up-cover-art-by-michael-gillette/
Film görüntüsü: http://www.nydailynews.com/entertainment/tv-movies/sean-connery-refuses-promote-james-bond-box-set-franchise-50th-anniversary-week-article-1.1162057
Yoşiyuki İvase resimleri: http://anthonylukephotography.blogspot.com.tr/2011/10/photographer-iwase-yoshiyukis-ama.html
Deniz Kulağı fotoğrafı: http://item.rakuten.co.jp/junjun/20070810/#20070810

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder