17 Temmuz 2014 Perşembe

Koşmasaydım Yazamazdım ve Semerkant

Bir kitap hakkında yazmayalı epey zaman oldu ama bu süre içinde kitap okumaktan vazgeçmiş olduğum anlamı çıkarılmasın. Bitirmiş olduğum kitapların ikisini ve hissettirdiklerini bu satırlara taşıyarak bu boşluğu doldurayım istedim.

Hakkında ilk yazacağım kitap Haruki Murakami'nin Türkçeye çevrilen son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım, benim için çok özel bir yere sahip oldu. Çünkü birçok yerinde kendimden bir şeyler buldum, daha doğrusu kendi hayatımda yapmak istediklerime, hayallerime yakın buldum. Yazar, koşmaya olan tutkusu etrafında yaşadıklarını bir günlük tutmuşçasına yazıya dökmüş. Gerçek yaşamından kesitler aktardığı için ve ben diğer kitaplarını okumuş olduğum için romanlarına ilham kaynağı olan bazı olayları ve kişileri sezinledim. Örneğin, 1Q84'teki Aomame karakterini yaratırken esinlendiği kişi, tahminimce, yazara esneme hareketlerinde yardımcı olan bayan antrenör idi. Fazla ayrıntıya girmeyeyim.

Kitabın orijinal adının tam tercümesi Koşmaktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz. Murakami, kitabın sonunda, bu adı koyarken Raymond Carver'ın Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz adlı eserinden esinlendiğini ve kullanmak için Carver'ın eşinden izin aldığını belirtmiş. Carver'ın kitabı Türkiye'de aynı adla yayınlanırken Murakami'nin kitabının neden Koşmasaydım Yazamazdım gibi bir adla yayınlandığına anlam veremiyorum. Orijinal Japoncasının toplam on bir kelimeden oluştuğu ve kitabın Japonya'da bu yüzden eleştiriler aldığını da not olarak düşelim.

Her ne kadar benim asıl ilgimi çeken kısım kendisinin yazar olmaya nasıl karar verdiğini ve sonrasındaki gelişmeleri anlattığı bölüm idiyse de, koşu tutkusunu hayatına ekleyerek kendisini disiplin altına alması ve yaşamını şekillendirmesi hayranlık vericiydi. Bu kitabın, benim adıma da bir motivasyon kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bundan sonra yapmak istediklerim, daha doğrusu hayata geçirmenin hayalini kurduğum yaşam için beni cesaretlendiren bu kitabı birkaç kez daha okuyacağımı sanıyorum.


Burada yer vereceğim diğer kitap, Amin Maalouf'un Semerkant adlı kitabı olacak. Birçok kişi kitabın adını ve kapağındaki resmi görünce eserin bir şehrin hikayesi olduğu yanılgısına düşebilir. Tıpkı benim gibi. Kitabın yaklaşık yarısına kadar geldiğinde ise Ömer Hayyam'ın yaşamının anlatıldığını sanabilir. Ama o da değil. Evet, anlatılan hikaye Ömer Hayyam ile yakından ilgili ama onun yaşamının değil, Semerkant Yazması olarak isimlendirilen Rubaiyat'ının, yani rubailerini yazdığı kitabın hikayesi. Kitabın isminin neden Semerkant Yazması konmadığı benim için de bir soru işareti.

Ünlü sanatçımız Fazıl Say'ın başına dert açmak için de bahane edilen Ömer Hayyam rubailerinin hikayesi 1072'de, Hayyam 24 yaşındayken Semerkant'a gelişiyle başlar. Tarihsel olaylarla harmanlanarak anlatılan hikaye, Haşşaşinlerden Selçuklulara, Hasan Sabbah'tan Cemaleddin Afganî'ye, Tahran'dan Londra'ya hatta Titanik'e kadar uzanan büyük bir serüveni içine alarak romanlaştırılmış.

Benim gibi bir tarihsever için bu kitap isabetli bir seçimdi ve beni hayal kırıklığına uğratmadı. Aynı zamanda bir oyunsever olan bendeniz, Haşşaşinlerin anlatıldığı bölümü okurken, severek oynadığım Assassin's Creed adlı oyundaki Altair karakterinin yaratılmasında bu kitaptan esinlenilmiş olduğunu düşünmeden edemedim. Kitabın ilk basımının 1993 olduğu göz önüne alındığında bu durum daha da akla yatkın geliyor.

Her zaman yaptığım gibi, bu kitabı da okurken kenarlarına not düştüğüm ve altını çizdiğim yerler oldu. En çok etkilendiğim yerlerden birini aktararak yazıma son veriyorum:

Hayyam, Cihan isimli kadını görüp ona aşık olduğunda ağzından şu sözler dökülüyor:
"Zamanın iki yüzü, boyutu var; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder