24 Ekim 2013 Perşembe

Konya Gezisi

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının 3.bölümdür.         1.bölüm: Eskişehir Gezisi,
                                                                                                                                           2.bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e]

Şehir merkezine yaklaşık 20km kala Konya sınırlarından içeri girdiğimizde, şehrin çehresini oluşturan çağdaş yerleşim merkezleri, otoyollar, siteler, ışıklandırmalar, oteller, alışveriş merkezleri beni epeyce şaşırttı. Ancak ertesi gün şehir merkezine girdiğimizde işin gerçek yüzü ortaya çıkacaktı. Yazının sonunda bahsedeceğim otelimize, akşam saatlerinde yerleşip dinlenmeye çekildik.

Sabah saatlerinde otelden çıkış yapıp şehir merkezine geldik. Dükkanların düzensiz dağılımı, kaldırımlara kadar uzatılmış esnaf tezgahları, insanların bakımsızlıkları, kirli ve renk uyumundan yoksun giyimleri önceki gece girdiğimizle aynı şehirde miyiz diye sorgulamamıza neden oldu. Normalde tam tersi olmasını beklerdik ama şehrin etrafına ne kadar modern bir hal verilmişse, şehrin merkezi o kadar çağdaşlıktan uzak kalmış. İstanbul'da Ataşehir'den Kapalı Çarşı'ya girmişsiniz gibi düşünebilirsiniz.

Şehirde türbanlıların sayısı oldukça fazla. Sokaklar alabildiğine şekerci dükkanlarıyla dolu. Bazı arabaların ve esnaf vitrinlerinin üzerine, ne tür düşüncelere sahip bir insan topluluğunun içine geldiğimizi belirtircesine son günlerin siyasî modası Râbia işareti yapıştırılmış. Mevlânâ, bir zamanlar yaşadığı şehrin bugünkü insan ve düşünce manzaralarını görseydi ne kadar üzüntü duyar idiyse, dinciliğin simgesi haline getirilen Râbia da o kadar duyardı. "Bir mum başka bir mumu aydınlatmakla ışığından bir şey kaybetmez. 20 mumun aydınlığı elbette bir mumdan daha fazladır", diyen Mevlânâ, bugünkü ampullerin çoğaldıkça daha çok karanlık yaydığını görseydi ne derdi acaba.

Mevlânâ Müzesi

Konya'nın en görülmeye değer yeri olan Mevlânâ müzesi çok iyi korunuyor ve bakım altında tutuluyor. Bir zamanlar Mevlânâ'nın dergâhı olan müzede kendisine ait olan eşyalar da sergileniyor. Türbe içinde resim çekmek yasak ama kimsenin dinlediği olmadığı gibi, uyarması gereken görevliler elektrikli kaloriferin üzerinde ellerini ısıtmaktan başka bir şey yapmıyor. Türbede Mevlânâ'nın yanı sıra, diğer önemli şahsiyetlerin de türbeleri bulunuyor. Türbenin yanındaki semâhane bölümünün tam ortasında "sakal-ı şerif" yazılı bir camekan içinde, sedef işlemeli bir mücevher kutusu sergileniyor. Bazı insanların bunu görüp camı öpmelerine anlam vermek mümkün değil. Müslüman sakalının korunduğu camı öpmekle dindar olunsaydı, araba camına yapıştırılan vantuzlu bez bebekler şoför olurdu.

Derviş odalarının bulunduğu bölümdeki hücrelerde de çeşitli tarihî eşyalar sergileniyor. Şems-i Tebrizî'ye, ve Mevlânâ'nın oğlu sultan Veled'e ait olan eşyaların yanı sıra, Osmanlı dönemine ait eşyalar da bulunuyor. Şadırvan bölümü ve Şeb-i Arus Havuzu restorasyon çalışması için kapatılmıştı. Sergi bölümlerinde ise internette gördüklerimizden daha az eşya olduğunu fark ettik. Muhtemelen, turistlerin daha çok ziyaret edeceği yaz dönemi için korunmaya alınmışlardı. Müzenin hemen yanında bulunan Sultan Selim Camii'nin iç kısmında da restorasyon yapılmaktaydı.


Alâeddin Tepesi

Müzenin karşısında bulunan ana yol takip edildiğinde Alâeddin Tepesi'ne ulaşılıyor. Adını Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubat'tan almasına rağmen, bu bölgedeki yerleşim tarihi milattan öncesine kadar uzanıyor. Tunç devrinden başlayıp Hitite, Frige, Lidyaya, Bizansa, Selçukluya ve Osmanlıya ulaşan bir tarihi var. Bakıma ihtiyacı olan birçok yer gözümüze çarptı ama nedense Mevlânâ Müzesine gösterilen ihtimam buraya gösterilmemiş. Eski gravürlerde yer alan Selçuklu sarayı kalıntıları ve Kılıç Arslan Köşkü günümüze kadar gelememiş.

Günümüze kadar ulaşan Alâeddin Camii ve kümbetleri bakıma muhtaç görünüyor. Avlu içindeki büyük kümbette II.Kılıç Arslan ile birlikte sekiz sultanın mezarı bulunuyor. Cami içinde bulunan Bizans sütunları dikkat çekici. Selçuklu ahşap işlemeciliğinin tüm güzelliğini yansıtan minber, abanoz ağacından yapılmış olup 1155 yılına tarihleniyor. Avluyu çevreleyen duvarların üzerine çıkarak Konya'yı tepe üstünden izleyebilirsiniz. Yüksek ağaçlar net bir görüş imkânı vermiyor ama bu ağaçların bulunduğu ve caminin etrafına yapılmış olan park çok güzel düzenlenmiş.

Dedeman Oteli

Konya'da kaldığımız otel, bugüne kadar kaldıklarımın en iyilerinden biriydi. Eskişehir'de kaldığımız otele ödediğimizle hemen hemen aynı fiyatı ödedik ama bu seferki değdi; otelde kaldığımızı hissettik. Odanın içi genişti ve güzel döşenmişti. Tüm müşterilere açık olan spa bölümünde kapalı havuz, buhar odası ve sauna vardı. Ancak havuzun klor kokusu tüm bölüme yayılmıştı. Bu yüzden üç yaşından küçük çocukların girmesi yasaktı ama klor havayı o kadar yoğunlaştırmıştı yetişkinlerin dayanması bile zordu. Biz de kullanmaktan vazgeçtik. Hatta kendimizi dışarı zor attık diyebilirim. Oğlumu uyuttuktan sonra, yol yorgunluğunu jakuzili küvette attık. Yataklar rahat, oda ışıklandırması, havalandırması yeterli. Yolunuz düşerse bu oteli tavsiye ederim.

Yolculuğumuzun iki gecesini otellerde geçirdikten sonra, sonraki üç geceyi kendi evimizde geçireceğimiz Adana'ya doğru akşam saatlerinde yola çıktık.

[Sonraki bölüm: Kurban Bayramında Adana]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder