19 Ekim 2013 Cumartesi

Eskişehir Gezisi

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının ilk bölümdür.]

Bize bir tam hafta tatil imkanı sunan bu kurban bayramında memleketimize, yani Adana'ya gitmeye karar verdik. Ama giderken geze geze gidip, özellikle eşimin henüz görmediği yerlere uğrayarak gitme kararı aldık. Arabamızla yapacağımız yolculukta güzergâhımızı şu şekilde belirledik: İstanbul-Eskişehir-Konya-Adana ve dönerken Adana-Ankara-İstanbul. Üç gecesi Adana'da olmak üzere, gidiş ve dönüş yolculuğunda Eskişehir, Konya ve Ankara'da birer gece kalıp bu şehirlerde belirlediğimiz yerleri gezme karar aldık. Bu yazı dizisinde bulunduğumuz yerlerle ilgili anıları, deneyimleri, bilgileri ve önerileri veriyor olacağım. İlk durağımız Eskişehir ile başlıyorum.

İstanbul'dan Eskişehir'e gitmek için sabah 05:00'te yola çıktık ama yol tıklım tıklım doluydu. TEM yoluna çıkalı daha 20km bile olmadan trafiğin daha da tıkanmasına sebep olan iki kaza meydana gelmişti. Yol Sapanca'dan sonra açıldı ve sonraki yolculuğumuz rahat geçti. Ama Eskişehir'e toplam 6 saate yakın bir yolculuk sonunda ulaşabildik.

Eskişehir'de, otelimizin bulunduğu sokak dahil, sokaklar çok dar. Bu dar sokaklara bir de arabalar parkediyor, hem de sağlı sollu iki sıra halide. Arabayla dönmek için bazı yerlerde iki hamle yapmak gerekiyor. Direkler, çöpler gibi engeller yüzünden kaldırımlarda puseti süremedik, yolun ortasından yürüdük. İlk olarak, şehrin içinden geçen Porsuk Çayı'nda 15 dakikalık kısa bir tur yaptık. Böylece yol yorgunluğunu üzerimizden biraz atıp öğle yemeğine geçtik.

Çibörek

Çibörek derken imlada hata yaptım sanmayın. İstanbul'dakinin aksine 'ğ' harfi çoğu yerde ne yazılıyor ne de telaffuz ediliyor. En iyi yapan yer olarak duyum aldığımız Papağan isimli yere gittik. Peynirli çiğ börek var mı dedim, kadın kibar olduğu için bana küfür etmedi; şunu anlamama yardımcı oldu: Çibörek çibörektir, kıyma ile yapılır, peynirli olan şey her şey olabilir çibörek olamaz. Bu yemek madem Eskişehir'e ait, sahibinin dediğine saygı göstermek gerekir. Ama ilginçtir, restoranın adı şöyle yazılmış: Papağan Çiğbörek. Yerli turistlerin şaşırmaması içindir diye tahmin ediyorum.

Çiböreğin lezzeti saygıyı ayrıca hak ediyor. Tadına doyamadım desem abartmış olmam. Çibörek buysa şimdiye kadar yediklerim neydi, dedim. Kıymasında karabiberin tadı hissediliyor ama acısı hissedilmiyor. Acı katsın diye değil lezzet katsın diye karabiber kullanılmış ve her nasıl olmuşsa üstesinden gelinmiş. Eskişehir dışında size, şurada aynısını yapıyorlar işte, diyen olursa sakın inanmayın.

Odunpazarı Evleri ve Lületaşı

Eskişehir'in gerçek eski şehri Odunpazarı Evleri'nin bulunduğu yerdir. Ziyaret ettiğimiz ve tamamı yürüme mesafesinde olan tarihî Kurşunlu Külliyesi, Cam Sanatları Müzesi ve Atlıhan Çarşısı bu bölgede yer alır.

Lületaşı, dünyada sadece Eskişehir'de bulunur ve dolayısıyla madenciliği de, sanatçılığı da buraya mahsustur. Lületaşı, yeraltından, suyu emmiş ve ıslak halde çıkartılır. Islaklığı muhafaza edilerek sanatçının ellerine gelir ve işlenir. İşleme bittikten sonra balmumu uygulanır ve son halini alır. Lületaşından yapılma pipo başları en çok ilgi gören el işleridir.

Atlıhan Çarşısı'nda bulunan küçük dükkanlarda lületaşından yapılma pek çok hatıra eşyası almak mümkün. Dükkanların sahipleri de genellikle bu sanatçıların kendileri. Biz de bir sanatçıyı çalışırken görme imkânı bulduk, hatıra eşyalarımızı da onun dükkanından aldık.

Lületaşı eserleri için, Kurşunlu Külliyesi'nde de bir sergi bölümü ayrılmış ve gerçek sanat eserlerini burada görmek mümkün kılınmış. Mimar Sinan'dan önce mimarbaşı olan Acem Ali tarafından, Çoban Mustafa Paşa'nın talimatıyla inşa edilen Kurşunlu Külliyesi 1525 yılına tarihlenir. Mevlevîhane olarak işlev görmüş olan külliyenin çeşitli bölümleri bugün sergi, cam atölyesi gibi sanatsal faaliyetlere ev sahipliği yapıyor.

Cam Sanatları Müzesi'nde, Türk ve diğer ülke sanatçılarının eserlerini sergileniyor. Bu müzenin içinde farklı bir sergi daha yer alıyor. Sergi içinde sergi diyebileceğimiz bu bölümde, bizim ziyaret ettiğimiz gün çok anlamlı bir sergi vardı. Cumhuriyet'in köy enstitülerini resimlerle anlatan bu önemli sergi, size, bu enstitülerin kapatılarak ülkenin nasıl bir ihanete uğradığını da tekrar hatırlatıyor. Yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin.

Met Helvası

Lületaşı ve çibörek dışında Eskişehir'le özdeşleşmiş bir başka şey de met helvasıdır. Sıkıştırılmış pişmaniye olarak tarif edersek Eskişehirliler bize kızar mı bilmem ama bu niteleme pek de yanlış olmaz. Parmak kalınlığında çubuklar şeklinde satışa sunulan bu helvanın ağızda dağılan güzel bir tadı var ama ben tercihimi pişmaniyeden yana kullanırım. Met kelimesi zaten çubuk demek ve çelik çomak oyunun yöredeki ismi. Kurşunlu Külliyesi'nin yakınında bulunan Balkan adlı mağazadan satın alabilirsiniz.

Sazova Parkı

Sazova Parkı'na akşam saatlerinde gittik ve tam zamanında gitmişiz diye hissettik. Gün sonunda insanı rahatlatan, dinlendiren bir havası var. Son derece güzel yeşillendirilmiş ama genç ağaçların daha çok büyümesi gerekiyor. Orta alana büyük bir suni göl yapılmış, içinde ördekler, kazlar, kuğular keyif sürüyor. Park alanında Masal Kalesi, Korsan Gemisi gibi ziyaret edilebilecek eğlenceli yapılar da bulunuyor. Her yerde sevgililerin bolca resim çektirdiklerine şahit olabilirsiniz. Gelinlik ve damatlıkla gelip düğün albümlerini oluşturan 10'a yakın çift gördük. Ben de ilk defa yeşil gelinlik burada görmüş oldum.

Kafeler ve Akşam Yemeği

Eskişehir'in her yanı, öğrencilerin çoğunlukta olduğu kafelerle dolu. Özellikle Porsuk Çayı'nın etrafı, öğrenci şehrinde olduğunuzu zihninize kazımak istercesine kafe ve çay bahçeleriyle dolu. Ama bu kadar kafenin arasında yemek yenecek yerler çok az, çeşitler daha da az. Öğrencilerin kahveye, çaya olduğu kadar yemeğe de ihtiyaçları olabileceği düşünülmemiş gibi. Ya da çibörek var işte daha ne olsun, der gibiler. Hatta, Sazova Parkı'nda yanyana iki kafe işler durumdaydı ama restoran işsizlikten kepenk indirmiş. Biz çiböreği öğlen yediğimiz için akşam farklı bir şey yemek isteyince, sokaklarda epeyce tur attık. En son Lokma Kebap diye bir yere oturduk. Tıkabasa doluydu. Oğlum için güveç istedik, garson birkaç dakika sonra gelip fırın çok meşgul, usta güveç çıkmaz diyor, dedi. Adamı haşlayınca 20 dakika sonra güveci getirdiler. Fırıncının keyfine göre sipariş alıyorlar! Ama etleri lezzetliydi. Kapris çekmeye razı olursanız bir deneyin derim.

Devrim Arabası

Pazar sabahı Eskişehir'de kaldığımız otelden ayrıldık ama Devrim Arabası'nı görmeden gitmek istemiyorduk. Devrim Arabası, halen faal olan Tülomsaş fabrikasının içinde yer alıyor. Ziyaretçilerin artan ilgisinden korumak için camekanlı bölüm içinde sergilenmeye başlanmış.
Tamamen Türk mühendislerin, sadece 99 günde tamamladıkları ve halen işler durumda olan bu otomobil, bilmeyene sıradan ve eski bir otomobil olarak görünürken, insanın içini acıtan tarihini bilenin gözünde tüm ihtişamıyla boy gösteriyor. Devlet dairesi olduğu için pazar günleri ziyarete kapalı olduğu söylenmişti ama yolumuzun üzerinde olduğu için şansımızı deneyelim deyip durmasaydık göremeyecektik. Araba her zaman ziyarete açık. Bir güvenlik görevlisi size eşlik ediyor, tarihini anlatan 5 dakikalık bir özet video seyrettiriyor, isterseniz resminizi çekiyor ve sizi çıkışa kadar geçiriyor.

Madame Tadia Oteli

Eskişehir'de Madame Tadia adında yeni bir otelde kaldık. Yukarıda bahsettiğim dar sokaklardan birine konuşlandırılmış, bulabilmek için arabayla üç tur attığımız, açılalı henüz 55 gün olmuş bir otel. Rezervasyonunu yaptığım booking.com'daki resimlerinden daha kötü olacağını düşünmüştüm ama kendimi hazırlamış olduğumdan biraz daha fazla hayal kırıklığına uğradım. Otel ve kaldığımız oda temiz olmaya tertemizdi. En lüks otellerde bile bulmaya alışık olmadığımız tarak, diş fırçası ve macunu kombinasyonu sunulmuştu. Mini bardaki tüm içecekler ücretsizdi; alkollü içecek yoktu ama 6 çeşit kutu meşrubat ve 2 şişe su vardı. Ancak aynı ücreti ödediğim Konya Dedeman'la karşılaştırınca -ki aynı fiyatı ödediğime göre haliyle karşılaştırırım- ufak tefek detaylar rahatsızlık veriyordu. Meselâ, klozetin asimetrik vidalandığı bir otel odası ilk kez gördüm. Kapağa göre oturursanız biraz sola dönmüş oluyorsunuz ve haliyle taharet musluğu hedefi tutturamıyor. Kapı kilidinin dili oyuğa denk gelmiyor. Duş ahizesi sabitti ama Allahtan yerçekimi sebebiyle kafamızı ıskalamıyordu. Odanın elektrik aydınlatması yok sayılırdı. Odaya boy aynası koymuşlar ama o alanda ışık olmadığı için göremiyorsunuz. Asansörü zeminin aşağı katındaki otoparka kadar indirme zahmetine girmemişler, hatta merdiven bile koymamışlar. Arabayı park ettikten sonra aynı rampayı valizlerle çıkmanız lazım.

13 Ekim sabahı işte bu otelden ayrılıp, Devrim Arabası ziyaretinden sonra Afyonkarahisar'a doğru yola çıktık.

[Sonraki bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder