3 Aralık 2013 Salı

Tatar İbrahim Japonya'da

Tatar İbrahim, Japonya'ya gittiğinde sokakların temiz olmasına çok şaşırmış. Onu daha da şaşırtan şey ise, sokakları temizleyenler olmuş. İnsanların sadece evlerini değil, sokakları da temizlediğini görüp imrenmiş ve bunu hatıralarına yazmış.

Bahsettiğimiz kişi, tarih sayfalarına "Japonya'ya islamı getiren kişi" olarak geçen, 1857-1944 yılları arasında yaşamış olan Abdürreşid İbrahim Efendi'dir. Tatar Türklerinden olup, Sibirya'nın Tobolsk ilinde doğmuştur. Kendisi hakkında çok sayıda bilgiye erişmek mümkün, ancak benim burada aktaracaklarımı bulmanız pek mümkün olmayabilir çünkü Japonca yayınlanan bir kitaptan alıntılar vereceğim ve kendi deneyimlerimi ekleyeceğim. Türkçe'de yayınlanmamış olan bu kitap, kendisinin hatıralarını, gözlemlerini ve öne sürdüğü bazı fikirleri içeriyor.

Örneğin:

Japonlar neden kısa boylu

"Japon kadınlar hemen hemen her sene doğum yapıyor ve sırtlarında çocuklarıyla tarlada çalışmaya devam ediyorlar. Yeni bebeklerini 8-10 yaşındaki diğer çocuklarının himayesine veriyorlar ve kendileriyle birlikte 8-10 yaşındaki çocukları da sırtlarında bebek taşıyarak oyun oynuyorlar. Küçük yaşlardan beri çocuk taşıdıkları için bu ağırlık boylarının uzamasına engel oluyor ve olgunluk yaşlarında bu yüzden kısa boylu kalıyorlar. Ayrıca bebekler, sırta şal ile sıkıştırılarak bağlandıkları için de kemikleri uzamıyor."

Anlaşılan, Abdürreşid İbrahim Efendi, Darwin yerine Lamarck'ın evrim teorisini benimsemiş!

Daha önce kısa bir süreliğine uğradığı Japonya'ya 1902'de tekrar giden Abdürreşid İbrahim, Rusya ve Japonya ilişkilerini inceleyip İstanbul'a aktarır. Japonların Müslümanlığa yatkın olduklarını Padişaha bildirir ve Müslümanlığın yayılması için yardım ister. Rus karşıtı faaliyetleri nedeniyle Rusya'nın ricasıyla İstanbul'a geri çağırılır ve 1903'te döner. Rusya'da yaşayan Müslümanlara yönelik kitapları bahane eden Rusya'nın İstanbul üzerindeki baskılarının devam etmesi ile nihayet 1904'te sınır dışı edilerek Rusya'ya teslim edilir. Ancak Rusyalı Türklerin baskısı sonucu, iki hafta hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılır.

Tahliye olduktan sonra Petersburg'a yerleşip kurduğu matbaa ile dinî ve siyasî eserler yayımlar. Sırasıyla kapatılan, Ülfet adlı Türkçe dergi, Tilmiz adlı Arapça dergi, Serke adlı Kazak şiveli dergi yayımlar. Rus egemenliği altındaki Türklerin birlik olması için mücadele veren Abdürreşid İbrahim Efendi, başka eserler de yayımlar, toplantılar yapar ve hepsinde de Rus otoritelerin engelleriyle karşılaşır ve 1906'da Rusya'dan ayrılmak zorunda kalır.

1910'a kadar tekrar seyahatlere başlar ve Japonya'yı 1908'de tekrar ziyaret eder. 1911'de, Mustafa Kemal'in Derne Komutanı olarak görev yaptığı Trablusgarp Savaşı'na katılır. 1918'e kadar savaşlarda görevler alır ve tekrar seyahate çıkar. Sibirya, Ukrayna, Almanya, Litvanya, Doğu Türkistan ve Rusya'yı dolaştıktan sonra Konya'ya yerleşir. 1925'ten itibaren tekrar yollara düşer. 1933 yılında son kez Japonya'ya gider ve Tokyo'da hayatını kaybettiği 1944'e kadar orada kalır.

Eşimin çevirisi ile aktardığım ve aktaracağım alıntıların yer aldığı kitap, Ayako isimli bir arkadaşımıza ait. Ayako-san, Japonya'da Osmanlı Tarihi Ve Kültürü üzerine üniversite tahsili görmüş. Kendisinin hocalıklarını da yapmış olan Kaori Komatsu ve Hisao Komatsu isimli karı-koca bilim adamları tarafından kaleme alınan kitap, esas olarak Abdürreşid İbrahim'in Osmanlıca yayınlanan Âlem-i İslâm ve Japonya'da İntişar-i İslâmiyet adlı kitabının incelemesini oluşturuyor. Komatsular, kendi eserlerini yazarken, bu kitabı orjinal dilinde incelemişler. Kendilerine Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Selçuk Esenbel ve Selim Deringil destek olmuş. Kitabı Türkçe de yayınlamak istemişler ancak Abdürreşid İbrahim'in adı geçen eserinin çevirisi zaten yayınlanmış olduğu için vazgeçilmiş ve sadece Japonca yayınlanmış. Yazarlar, o yıllardaki Japonya'nın bir yabancı gözüyle aktarımlarını inceleyerek, irdeleyerek ve eleştirerek kendi kitaplarını oluşturmuşlar. İlk basımı 1991'de yapılan eseri de, Türkçe telaffuz ile 'Japonya' olarak adlandırmışlar [1].

Abdürreşid İbrahim Efendi'nin başka bir gözlemiyle devam edelim:

İnsan arabası

"Osmanlı'da öküz arabaları var, öküzler araba çekiyor; Avrupa'da at arabaları var, atlar araba çekiyor; Japonya'da ise arabaları insanlar çekiyor."

Şu an bile Japonya'da bu tür arabaları görmek mümkün. Ancak şimdilerde turistik amaçlı olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Ya da geleneksel düğün törenlerinde gelin ve damat bu arabada taşınıyor. Bahsi geçen taşıt, iki tekerlek üzerine oturtulmuş, yarım fayton şeklinde, iki kişilik bir araba. Binildikten sonra sürücü kişi, arabaya bağlı iki çubuğun arasına girip, el arabasını tersten tutup çeker misali yolcularını taşıyor. Bu işi yapmak o kadar güç ki, yapanların tamamını kan ter içinde kalmış görüyorsunuz. Orjinal adı Jinrikişa olan taşıt, kelime anlamı olarak 'insan gücü ile çalışan taşıt' anlamına geliyor: jin (insan/kişi) + riki(güç) + şa(taşıt). Meselâ, elektrik ve taşıt kelimelerinin birleşmesinden oluşan Denşa, tren demek. Günümüzde, pedallı veya motorlu hatta güneş enerjili olan üç tekerlekli taşıtlara verilen İngilizce Rickshaw kelimesinin kökeni budur. Japonya'ya ilk kez gittiğimde ben de bu jinrikişaları görmüştüm ama Abdürreşid İbrahim'in bakış açısıyla düşünmemiştim.

Sunay Akın'ın çok güzel anlatımıyla, "Dünyanın en doğusunda, sabah ezanının ilk okunduğu camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırmıştır." Bu bilgiye itiraz edenlerin de olmasının yanısıra, tarihçi Sinan Meydan, bu tezleri tam olarak doğrulayacak belgelere ulaşmak üzere olduğunu belirtiyor [2]. Atatürk'ün katkılarıyla 1938'de tamamlanan işte bu Tokyo Camii'nin ilk imamı Abdürreşid İbrahim Efendidir [3]. Tokyo Camii 1986 yılında maalesef yıkılmıştır. Tekrar cami yapılması şartıyla, arazisi Türkiye'ye hibe edilmiştir ve bugünkü Tokyo Camii 2000 yılından bu yana hizmet vermektedir.

Japon kadınların göğüsleri neden küçük

"Kadınlar, çocuklarını bir şal ile vücutlarına bağlayarak sırtlarında taşıyor. Bu şal göğüslerine baskı yaptığı için kadınların göğüsleri küçük kalıyor."

Sumo Güreşçisinin Bebeği

Abdürreşid İbrahim, "çok iri" diyerek Japon Sumo güreşçilerinden de bahsediyor. Bir arkadaşının söylediklerinden aktararak, bir Sumo güreşçisinin bir bebeği olmuş ve bebek henüz 6 aylıkken 39 kiloya ulaşmış! A.İbrahim, buna inanmış olacak ki notlarına almadan edememiş. 2011 senesinde Nagoya'ya gittiğim zaman Sumo güreşleri orada yapılıyordu. Güreşleri izleme şansım olmadı çünkü hem planlamış olduğum başka bir işim vardı, hem de çok arka sıralarda, yani izlenmeye değmeyecek kadar arkalarda yer vardı. Önlerdeki yerler tamamen doluydu ama boş olsaydı bile abartılı derecede çok pahalıydı. Bu durum bir bakıma Japonların kendi millî sporlarına ne kadar sahip çıktıklarının da bir göstergesidir. Müsabakaların yapılıyor olması sebebiyle Sumo güreşçilerini etrafta görmek mümkün oldu. Sokakta yürürken bile geleneksel kıyafetleri giyme zorunluluğu olan Sumo güreşçilerine rastgelmiş olmak, benim için de ilginç bir hatıradır. Gelecek seferki gidişlerimde fırsat bulursam (ve paraya kıyarsam) güreşleri izlemeyi umuyorum.

Japonya'nın güvenli bir yer olması

Abdürreşid İbrahim, Japonya'ya gemi ile gelir. Tokyo'ya giden trene binmeden önce valizlerini bir görevliye teslim etmek durumunda kalır. Kendisinin kandırıldığını, valizini bir daha göremeyeceğini düşünür çünkü çalınmaması için Rusya'da iple bağlamak gerekmektedir. Ama Tokyo'da indiği zaman valizi tekrar kendisine teslim edilince çok şaşırır. Görevliye bahşiş vermek ister ama kabul edilmez, bunu yapmanın görevleri olduğu söylenir. (Japonya'da bugün de hiçbir yerde bahşiş kabul edilmez, hatta vermeye kalkışmak ayıp karşılanır. İlk gittiğim zaman beni en çok şaşırtan şeylerden biri bu idi. Çok saygılı, kusursuz hizmet alıyorsunuz ve bu, bahşiş almak için değil müşteriyi memnun etmeyi görev kabul ettikleri için yapılıyor.MS).

A.İbrahim Efendi, bir gün postaneye gider ve bazı eşyaları paketleyip göndermek istediğini söyler. Görevli, eşyaları açık bir şekilde ondan alır ve kendisinin paketlemesi gerektiğini söyler. Abdürreşid İbrahim Efendi kabul etmek zorunda kalıp eşyaları bırakarak oradan ayrılır. Daha sonra eksiksiz ve sağ salim olarak yerine ulaştığını öğrenince Japonya'nın güvenli bir yer olduğuna olan inancı pekişir.

Keşke bu kitap Türkçe de yayınlansaydı da tamamını kendi lisanımda okuyabilseydim. Abdürreşid İbrahim'in çevirisi yapılan kitabının iki cilt olarak yayınlandığı bilgisine ulaştım ama kitapçılarda bulamadım. Elime geçirebildiğim zaman çok sevineceğim.
_______________________________________________________________________________
[1] Japonya'nın Japoncası 'Nihon'dur. Kitabın adı ise katakana alfabesiyle ジャポンヤ, yani 'Japonya'dır.
[2] bkz. http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=363:atatuerkuen-camileri-paristeki-ve-japonyadaki-ezanlarn-srr&catid=62:yazlar&Itemid=228
[3] Bazı kaynaklarda ilk imamın Abdülhay Kurban Ali olduğu belirtilmektedir.
Diğer kaynaklar:
* http://tr.wikipedia.org/wiki/Abd%C3%BCrre%C5%9Fid_%C4%B0brahim#Japonya_Y.C4.B1llar.C4.B1
* http://www.oldphotosjapan.com/
* http://www.baxleystamps.com/litho/ogawa/ogawa_customs_manners.shtml
http://tr.wikipedia.org/wiki/Dosya:Tokyo_Camii_2009.jpg

10 Kasım 2013 Pazar

LigTv Morartmaca

Bu sabah saat 10:15'te Digitürk müşteri hizmetlerinden aradılar. Malum, akşam FB-GS derbisi var, üye yapacak adam arıyorlar. Kızcağız kendini tanıttı, özel bir LigTv kampanyası olduğunu söyleyip dinler miyim diye sordu. Dinlerim, dedim. Görüşmemizin kayıt altında olduğunu söyleyip anlatmaya başladı.

- Eğer 12 ay boyunca üyelik taahhüdünde bulunursanız ilk üç ay sadece şu kadar ödeyeceksiniz, sonra bu kadar ödeyeceksiniz, filanca paketleri de bedava vereceğiz.
- Güzel. Yalnız siz seyircinin sesini kısıyormuşsunuz. Yani ben üye olacaksam seyircinin sesini de duymak isterim.
- Efendim, görüşmelerimiz kayıt altında.
- Biliyorum. Eğer 12 ay boyunca seyircinin sesini kısmama taahhüdünde bulunursanız üye olacağım. Çünkü ben 34. dakikada "her yer Taksim, her yer direniş" tezahüratını duymak istiyorum.
- Sormam lazım.
- Tamam siz sorun. Eğer bu mümkünse ben üye olmaya hazırım. Bekliyorum.
- Anlıyorum iyi günler.

İçimin yağları eridi.
Söylediklerimde de son derece ciddiydim. Benden taahhüt istiyorsan ben de senden istiyorum. Senden hizmet satın alacaksam, tam almak istiyorum. Müşteri bensem, parayı ben ödüyorsam, benim taleplerimi dikkate alacaksınız. Ha yok biz AKPnin dediğini yaparız derseniz, paranızı onlardan isteyin, onlar size müşteri olsun. O an aklıma gelseydi, "milletvekillerini sizin kanalda değil mecliste görmek istiyorum" da derdim ama artık bir dahaki sefere.

Anıtkabir

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının son bölümdür.    1.bölüm: Eskişehir Gezisi, 
                                                                                                                                        2.bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e
                                                                                                                                        3.bölüm: Konya Gezisi
                                                                                                                                        4.bölüm: Kurban Bayramında Adana]

Açık, hatta sıcak sayılacak bir havada, öğlenden sonra Adana'dan yola çıktık. Torosları geçtik, günbatımına yakın saatlerde kızıla boyanan gökyüzünün Tuz Gölü'nde yansıyan büyüleyici görüntüleriyle yol aldık. Ancak, Ankara'ya varmaya iki saat kala yoğun bir yağmurla karşılaştık ve bu yağmur, İstanbul'a dönene kadar bizi hiç bırakmadı. Gezi boyunca uğradığımız her yerde hava açık olmuştu ve bu yüzden kendimizi şanslı hissediyorduk. Ama İstanbul'a dönmeden önceki ziyaret yerimiz olan başkente zor koşullar altında vardık.


Yerini zor bulduğumuz otelden de hiç memnun kalmadık. Gezinin son gecesini geçirdiğimiz Barcelo Oteli, sadece gezi boyunca değil, hayatım boyunca kaldığım en kötü otellerden biriydi. Nesine dört yıldız vermişler anlamadım. Küvet kirliydi, fön kırıktı. Bebek karyolası kırık döküktü ve yatağı çok ince olduğu için yastıkları da serdik. Bebek karyolasını getiren adam terden kokular salıyordu ve odaya girdiğinde öldürmek için yarım saat uğraştığımız kara sineği de beraberinde getirdi. Klima sıcak hava ayarına sabitlenmişti, ısıyı dengelemek için pencereyi de açtık. Otelin sadece bir iyi yanı vardı: ertesi gün ziyaret edeceğimiz ve Ankara'ya gelmemizin tek amacı olan Anıtkabir'e çok yakındı.

Anıtkabir

Otelden çıkıp, yaklaşık beş dakikalık bir yürüyüş sonrası Anıtkabir'in, daha doğrusu onu çevreleyen Barış Parkı'nın girişine ulaştık. Görevli askerler bizi kolonya ve şekerle karşılayarak iyi bayramlar diledi. Hizmete açık olan ücretsiz minibüsle bizi Aslanlı Yol'un girişine bıraktılar. Tatilimizin en soğuk günü o gündü ama, şansımıza, önceki gün yağan yağmur durmuş, çevrede bıraktığı ıslaklık ve güneşin yağmur bulutlarının rengini alarak süzülen ışığı, ortamın saygınlığına uygun bir ambiyans oluşturuyordu.

Aslanlı Yol'un başında bulunan ve Kadın Heykel Grubu olarak adlandırılan üç kadın heykeli, ulusal kıyafetler içinde bulunmakta olup, ülkenin şu anki güncel siyasî tartışmasının merkezine konmuş olan kadın meselesinde ders verir nitelikte. Hemen karşısında bulunan Erkek Heykel Grubu ise, toprağı, askerliği, okumayı ve aydın olmayı temsil etmekle, unuttuğumuz veya kaçtığımız değerleri bize hatırlatır nitelikte. Hitit sanat üslubuna uygun olarak yontulmuş 24 aslan heykelli yolun sonunda tören alanına ulaşıyoruz.

Atatürk ve İnönü'nün karşılıklı mozolelerinin bulunduğu alan, sağlı sollu sergi bölümleri tarafından çevreleniyor. İnönü'nün sağında ve solunda yer alan bölümlerde Atatürk'ün makam otomobilleri, teknesi ve naaşını taşıyan top arabası sergileniyor. Mozoleye çıkan merdivenlerin sağ alt kısmında girişi olan ve Atatürk Müzesi olarak adlandırılan bölüm, orta noktası mozolenin tam altında olup, tören alanını U şeklinde çevreliyor. Müzede, Atatürk'e ait olan eşyalar, kendisine verilen armağanlar, giysileri, kitapları sergileniyor. Öğrenim gördüğü askerî okulun, kongreler yaptığı binaların, eski meclis binasının maketleri, çeşitli fotoğraflar, tablolar, kabartmalar, Atatürk'ün hayatını, yani Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş öyküsünü anlatmakta. Atamızın naaşının bulunduğu bölüm, bakırdan yapılma büyük bir kapının ardında bulunuyor. Üzerinde Atatürk'ü, keskin bakışlarıyla tam karşıda bayrağımızın dalgalandığı Ankara Kalesi'ne bakarken tasvir eden kabartma portresinin bulunduğu kapı kapalı tutuluyor ama içerinin görüntüsü canlı olarak ekrana yansıtılıyor.

Eşim Anıtkabir'i ilk kez gördü. Henüz nerede olduğunu anlayamayacak kadar küçük olan oğlumun da ilk ziyaretiydi. Ben henüz çocukken annem ve babamla gelmiştim ama hemen hemen her şey hatırladığım gibiydi. Bu yüzden uzun zaman geçmiş gibi hissetmedim ama geçen seneler içinde okuduğum ve öğrendiğim her şey, bu seferki ziyaretimi, çok daha büyük bir hayranlık, saygı ve sevgiyi yüreğimde taşıyarak yapmamı sağladı.

Öğleden sonra eve dönüş yolculuğuna başladık. Özellikle Bolu'da başlayan yoğun yağmur neredeyse hiç durmadı. Hem bizim gibi evlerine erken dönmeye karar verenlerin yollardaki kalabalığı, hem de bu yoğun yağmur nedeniyle İstanbul'a ulaşmamız sekiz saatten daha fazla sürdü. Cumartesi ve pazar günleri zamanımızı dinlenerek geçirdik. Böylece, hatıralarımızda yer edecek güzel bir tatili geride bırakmış olduk.

30 Ekim 2013 Çarşamba

Kurban Bayramında Adana

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının 4.bölümdür.         1.bölüm: Eskişehir Gezisi, 
                                                                                                                                        2.bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e
                                                                                                                                        3.bölüm: Konya Gezisi]

14 Ekim arife akşamı Adana'ya vardık. Otel odalarından sonra üç gece boyunca kendi evimizde kalacak olmak bizi iyi gelecekti. Yemek saatini geçirmiş olmamıza rağmen, eve ulaştığımızda annemin hazırlamış olduğu yemekler sofrada bizi bekliyordu.

Yazabileceğim çok fazla şey olmasına rağmen, yazı dizimin en kısa yazısı bu olacaktır. Nihayetinde Adana ziyaretimiz geziden çok aile buluşmalarıyla ve dinlenmeyle geçti. Yıllar sonra Adana'ya, cenaze veya düğün sebebiyle değil de tatil için gelmiş olmak bize biraz olsun gezebilme şansı da verdi. Ancak bu ziyaretimiz her şeyden daha çok nostaljik oldu. Oğlumun ilk kez Adana'ya gelmiş olması ise değerini bir kat daha artırdı.

Güzel bir uykudan sonra Bayramın ilk sabahına uyandık. Biraz Atatürk Parkı'nda yürüyüş yapıp evimizin karşısında bulunan ilkokulumun önünden geçip tekrar eve döndük. Aynı binada oturduğumuz yengemden sonra, zamanımızın çoğunu birlikte geçirdiğimiz rahmetli amcamın ailesi ilk buluştuklarımız oldu. Aynı soyadını taşıdığımız kuzenlerim oğlumu ilk kez gördüler. Oğlum da onlarla çabuk kaynaştı ve amcalarıyla çok eğlendi. Birlikte kebaba gitmeler*, kafeler, kahvaltılar.. memleketimize mi geldik, misafirliğe mi geldik şaşırmamıza neden oldu.

En çok göç alan şehirlerden biri olan Adana'nın çehresi de epeyce değişti. Eskiden bataklık olan yerler bugün gözde yerleşim yerleri arasında. İnşaat halinde olan apartmanlara her yerde rastlamak mümkün. Ama İstanbul'daki balkon yutturmacası, deprem bölgesinde olmasına rağmen Adanalıları kandırmaya yetmemiş. Eski ve yeni tüm evlerde geniş balkonlar bulunuyor. Memesiz kadın almıyorsan, balkonsuz ev de almayacaksın ifadesi, Adanalı mantığına ve mizahına gayet uygun düşüyor.

İstanbul için deniz gören ev ne demekse, Adana için de göl gören ev o demek. Seyhan baraj gölünün manzarası, şehrin birçok yerinden görülmeye değer. Halamın bugün oturduğu ev, göl manzarasını belki de en iyi gören yerde bulunuyor. Kısa bir süre için uğrama fırsatı bulduğumuz halamın evinden de birkaç fotoğraf çekme fırsatı bulabildik.

Dönüş yolculuğuna başlayacağımız günün sabahında bahçemize gittik. Portakallar, mandalinalar, limonlar, greyfurtlar topladık. Rahmetli babamın ve amcamın yetiştirdiği ağaçların meyvelerinden oğlumun yiyecek olmasıyla duygulanmamak elde değildi. Otuz seneden daha yaşlı ağaçların arasında eşim, kuzenlerim ve kucağımda oğlumla gezdik, meyveler topladık.

Arabayla yolculuk yapmıyor olmamızın verdiği avantajla topladığımız meyvelerin yanı sıra, uzun zamandır İstanbul'daki evimize taşımak istediğim bazı eşyaları da getirme şansı buldum. Bunlar arasında benim için en önemlileri müzik kasetlerimdi. Klasik müziğe olan merakımı, düşkünlüğümü beni tanıyan herkes bilir. Eskiden CD yerine kasetler vardı ve Adana'da klasik müzik kaseti bulmak çok zordu. 11-12 yaşlarımdan beri biriktirdiğim bu kasetleri de alıp 17 Ekim öğlen sonrası dönüş yolculuğuna başladık. İstanbul'a ulaşmadan önceki son ziyaret yerimiz olan Ankara'ya doğru yola koyulduk.

[Sonraki bölüm: Anıtkabir]
_______________________________________________________________________________________________
* Adana'da kebaba gitmek ifadesi, kebapçıya gidip kebap yemek, olarak kullanılır. Meselâ, Ahmet'i kebaba götürdüm, demek, Ahmet'e kebapçıda kebap ısmarladım, demek.

24 Ekim 2013 Perşembe

Konya Gezisi

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının 3.bölümdür.         1.bölüm: Eskişehir Gezisi,
                                                                                                                                           2.bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e]

Şehir merkezine yaklaşık 20km kala Konya sınırlarından içeri girdiğimizde, şehrin çehresini oluşturan çağdaş yerleşim merkezleri, otoyollar, siteler, ışıklandırmalar, oteller, alışveriş merkezleri beni epeyce şaşırttı. Ancak ertesi gün şehir merkezine girdiğimizde işin gerçek yüzü ortaya çıkacaktı. Yazının sonunda bahsedeceğim otelimize, akşam saatlerinde yerleşip dinlenmeye çekildik.

Sabah saatlerinde otelden çıkış yapıp şehir merkezine geldik. Dükkanların düzensiz dağılımı, kaldırımlara kadar uzatılmış esnaf tezgahları, insanların bakımsızlıkları, kirli ve renk uyumundan yoksun giyimleri önceki gece girdiğimizle aynı şehirde miyiz diye sorgulamamıza neden oldu. Normalde tam tersi olmasını beklerdik ama şehrin etrafına ne kadar modern bir hal verilmişse, şehrin merkezi o kadar çağdaşlıktan uzak kalmış. İstanbul'da Ataşehir'den Kapalı Çarşı'ya girmişsiniz gibi düşünebilirsiniz.

Şehirde türbanlıların sayısı oldukça fazla. Sokaklar alabildiğine şekerci dükkanlarıyla dolu. Bazı arabaların ve esnaf vitrinlerinin üzerine, ne tür düşüncelere sahip bir insan topluluğunun içine geldiğimizi belirtircesine son günlerin siyasî modası Râbia işareti yapıştırılmış. Mevlânâ, bir zamanlar yaşadığı şehrin bugünkü insan ve düşünce manzaralarını görseydi ne kadar üzüntü duyar idiyse, dinciliğin simgesi haline getirilen Râbia da o kadar duyardı. "Bir mum başka bir mumu aydınlatmakla ışığından bir şey kaybetmez. 20 mumun aydınlığı elbette bir mumdan daha fazladır", diyen Mevlânâ, bugünkü ampullerin çoğaldıkça daha çok karanlık yaydığını görseydi ne derdi acaba.

Mevlânâ Müzesi

Konya'nın en görülmeye değer yeri olan Mevlânâ müzesi çok iyi korunuyor ve bakım altında tutuluyor. Bir zamanlar Mevlânâ'nın dergâhı olan müzede kendisine ait olan eşyalar da sergileniyor. Türbe içinde resim çekmek yasak ama kimsenin dinlediği olmadığı gibi, uyarması gereken görevliler elektrikli kaloriferin üzerinde ellerini ısıtmaktan başka bir şey yapmıyor. Türbede Mevlânâ'nın yanı sıra, diğer önemli şahsiyetlerin de türbeleri bulunuyor. Türbenin yanındaki semâhane bölümünün tam ortasında "sakal-ı şerif" yazılı bir camekan içinde, sedef işlemeli bir mücevher kutusu sergileniyor. Bazı insanların bunu görüp camı öpmelerine anlam vermek mümkün değil. Müslüman sakalının korunduğu camı öpmekle dindar olunsaydı, araba camına yapıştırılan vantuzlu bez bebekler şoför olurdu.

Derviş odalarının bulunduğu bölümdeki hücrelerde de çeşitli tarihî eşyalar sergileniyor. Şems-i Tebrizî'ye, ve Mevlânâ'nın oğlu sultan Veled'e ait olan eşyaların yanı sıra, Osmanlı dönemine ait eşyalar da bulunuyor. Şadırvan bölümü ve Şeb-i Arus Havuzu restorasyon çalışması için kapatılmıştı. Sergi bölümlerinde ise internette gördüklerimizden daha az eşya olduğunu fark ettik. Muhtemelen, turistlerin daha çok ziyaret edeceği yaz dönemi için korunmaya alınmışlardı. Müzenin hemen yanında bulunan Sultan Selim Camii'nin iç kısmında da restorasyon yapılmaktaydı.


Alâeddin Tepesi

Müzenin karşısında bulunan ana yol takip edildiğinde Alâeddin Tepesi'ne ulaşılıyor. Adını Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubat'tan almasına rağmen, bu bölgedeki yerleşim tarihi milattan öncesine kadar uzanıyor. Tunç devrinden başlayıp Hitite, Frige, Lidyaya, Bizansa, Selçukluya ve Osmanlıya ulaşan bir tarihi var. Bakıma ihtiyacı olan birçok yer gözümüze çarptı ama nedense Mevlânâ Müzesine gösterilen ihtimam buraya gösterilmemiş. Eski gravürlerde yer alan Selçuklu sarayı kalıntıları ve Kılıç Arslan Köşkü günümüze kadar gelememiş.

Günümüze kadar ulaşan Alâeddin Camii ve kümbetleri bakıma muhtaç görünüyor. Avlu içindeki büyük kümbette II.Kılıç Arslan ile birlikte sekiz sultanın mezarı bulunuyor. Cami içinde bulunan Bizans sütunları dikkat çekici. Selçuklu ahşap işlemeciliğinin tüm güzelliğini yansıtan minber, abanoz ağacından yapılmış olup 1155 yılına tarihleniyor. Avluyu çevreleyen duvarların üzerine çıkarak Konya'yı tepe üstünden izleyebilirsiniz. Yüksek ağaçlar net bir görüş imkânı vermiyor ama bu ağaçların bulunduğu ve caminin etrafına yapılmış olan park çok güzel düzenlenmiş.

Dedeman Oteli

Konya'da kaldığımız otel, bugüne kadar kaldıklarımın en iyilerinden biriydi. Eskişehir'de kaldığımız otele ödediğimizle hemen hemen aynı fiyatı ödedik ama bu seferki değdi; otelde kaldığımızı hissettik. Odanın içi genişti ve güzel döşenmişti. Tüm müşterilere açık olan spa bölümünde kapalı havuz, buhar odası ve sauna vardı. Ancak havuzun klor kokusu tüm bölüme yayılmıştı. Bu yüzden üç yaşından küçük çocukların girmesi yasaktı ama klor havayı o kadar yoğunlaştırmıştı yetişkinlerin dayanması bile zordu. Biz de kullanmaktan vazgeçtik. Hatta kendimizi dışarı zor attık diyebilirim. Oğlumu uyuttuktan sonra, yol yorgunluğunu jakuzili küvette attık. Yataklar rahat, oda ışıklandırması, havalandırması yeterli. Yolunuz düşerse bu oteli tavsiye ederim.

Yolculuğumuzun iki gecesini otellerde geçirdikten sonra, sonraki üç geceyi kendi evimizde geçireceğimiz Adana'ya doğru akşam saatlerinde yola çıktık.

[Sonraki bölüm: Kurban Bayramında Adana]

22 Ekim 2013 Salı

Seyitgazi'den Akşehir'e

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının ikinci bölümdür. İlk bölüm: Eskişehir Gezisi]

13 Ekim sabahı Eskişehir'den ayrıldıktan sonra ikinci geceyi geçireceğimiz Konya'ya doğru yola çıktık. Konya'ya, Seyitgazi-Yazlıkaya-Afyonkarahisar-Akşehir güzergâhını takip ederek gitmeyi planlamıştık. Bu seçim bize hem güzel bir deneyim hem de biraz korku yaşattı.

Yola çıktıktan kısa bir süre sonra ulaştığımız Seyitgazi köyü, adını Cüneyt Arkın'ın ünlü tiplemesi Battal Gazi'den alıyor. Tam adıyla Seyyid Battal Gazi'nin türbesinin içinde bulunduğu külliye işte bu köyde yer alıyor. Külliye'ye ulaşmak için köyün içinden geçerek tepeye çıkmak gerekiyor. Emevîlerin Anadolu'nun doğusunu fethetmelerinden sonra Malatya'ya yerleşen Arap bir ailenin oğlu olan Battal Gazi, Bizanlıların kesin galibiyetiyle sonuçlanan ve Anadolu'daki Arap ilerlemesini sonlandıran 740 senesindeki Afyon Savaşı'nda aldığı yarayla şehit düşünce bugünkü Seyitgazi köyüne defnedilir. Türbenin 13.yy başında Selçuklular tarafından inşasına başlanır, 15.yy'da Osmanlılar tarafından yenilenerek zamanla yapılan eklemeler sonucu bugünkü halini alır.

Tepede yer alan külliyenin müthiş bir manzarası var. Seyit*1 Battal Gazi Vakfı tarafından bakımı üstlenilmiş olan külliye temiz tutuluyor. Cami içinden girilen türbe, gördüklerim arasında en ilginç olanlardan biriydi. Türbe içinde müthiş bir akustik vardı; her ses türbe içinde birkaç saniye yankılanıyordu ve ses titreşimlerini hissedebiliyorduk. Battal Gazi'nin üzerindeki lahit ise 8 metre uzunluğundaydı. Hemen yanında bulunan ve Bizans imparatorunun kızı olan karısı Elenora'nın bulunduğu lahit ise küçücük kalıyordu. Rivayetler Battal Gazi'nin çok uzun boylu olduğunu söylüyor ama 8 metre değildir artık. Yani Cüneyt Arkın'ın Battal Gazi filmlerinin abartı olduğunu düşünenler, türbeyi görünce bir kez daha düşünsünler.

Afyonkarahisar'a doğru tekrar yola çıktıktan bir süre sonra Yazlıkaya yol ayrımından doğuya doğru döndük. Yazlıkaya köyüne ulaşana kadar geçen 32km boyunca yolda bir tane bile araba yoktu. Köye varana kadar yol boyunca Frig Medeniyetine ait, kayalara kazınmış yerleşim yerleri ve anıtlar çıktı karşımıza. 3000 sene öncesine tarihlenen bu kalıntılar, ne kadar değerli topraklar üzerinde yaşamakta olduğumuzu bir kez daha gözler önüne seriyordu.

Geniş bir alana yayılmış olan Frig Yolu'nun*2 ortasında yer alan Yazlıkaya'daki Midas Anıtı'nı ve etrafındaki Frig yerleşim alanını ziyaret ederek hissettiğimiz duygular, bize, doğru bir güzergâh seçmiş olduğumuzu kanıtladı. 1999 yılında Polatlı'da askerlik yaptığım zaman Gordion'da bulunan ve Midas'ın mezarı olarak bilinen tarihî yapıyı ziyaret etmiştim. Tümen olarak yapmış olduğumuz 30 kilometrelik intikal güzergâhı üzerinde bulunan mezar, Frig Yolu'nun en doğu kısmında yer alıyor. O zaman silah arkadaşlarımla emir altında girdiğim Frig Yolu'na, bu sefer ailemle keyif içinde girmiş oldum. Kim bilir, belki ileriki senelerde tüm yolu katetmek için bir yürüyüş turuna katılırım.

Yazlıkaya'dan Afyon'a doğru tekrar yola çıktık ve o bozuk köy yolunda giderken her yanımızda yine çeşitli kalıntılar gördük. Ancak o kadar medeniyetten uzak kalmış yerlerdi ki, cep telefonlarımız bile çekmiyordu. Hem Turkcell hem Vodafone hatlarının çekmediğinin altını çiziyorum. Eşim, ya araba bozulursa gibi ürkütücü senaryolar kurmaya başlamıştı ki, kendimizi başka bir köy içinde bulduk. Toprak üzerinde çalışmakta olan bir kadına emin olmak için yolu sorduk. Orta yaşlarda, ince, uzun boylu bu köylü kadının yolu tarif edişi, tavırları, bakışları o kadar zekâ ve heyecan doluydu ki, ömrünü o küçük köyde geçirmiş olmasından üzüntü duydum. Kızlarımızın okuması için, başta rahmetli Türkan Saylan'ın başlattığı olmak üzere benzer projelere destek verilmesinin ne kadar önemli olduğunu bu paragrafın sonunda hatırlatmak istiyorum.

Öğlen saat iki sularında Afyonkarahisar'a vardığımızda, planladığımızdan daha fazla zaman harcamış olduğumuzu anladık. Afyon'da ziyaret etmek istediğimiz yerler vardı ama hem çok geç kalmıştık hem de şehirde inanılmaz bir kalabalık vardı. Yemek için bile durmak istediğimiz hiçbir yerde boş park yeri yoktu. Nihayet şehir dışına doğru bir restoranda durup karnımızı doyurduk. Afyon'da görmek istediğimiz yerleri daha sonraki bir tarihe ertelemek zorunda kaldık. Ama hiç olmazsa meşhur kaymağının tadına, yemek sonrası istediğimiz ekmek kadayıfının üstünde bakma imkânı bulduk.

Konya'ya doğru yola koyulduk ve gece kalacağımız otele varmadan önce uğrayacağımız son yer olan Akhisar'da yaklaşık 30 dakikalık bir mola verdik. Bu molada, seneler önce annem ve rahmetli babamla yapmış olduğum Nasreddin Hoca türbesi ziyaretini, bu sefer eşim ve oğlumla yaptım. Nasreddin Hoca'nın yattığı söylenen türbe ile ilgili çok yeni bir bilgi var ve bu satırlarda size aktarmak istiyorum. Nisan 2013 tarihli habere göre; Anadolu Üniversitesi tarafından Sivrihisar ilçesindeki Ulu Cami kütüphanesinde bulunan mezar taşı ve taş sandukaların incelenmesi sonucunda taş sandukalardan birinin Nasreddin Hoca'ya ait olduğu belirlemiş. Bu bulguyla, mezarın nerede olduğu konusundaki belirsizliğin sona erdiğini söyleyen araştırmacılar, hocaya yaraşır bir anıt mezar yapılması konusunda telkinlerde bulunmuş*3. Bu durumda Akşehir'deki türbenin akıbeti ne olur merak ediyorum.

Bu son ziyaretten sonra, geceyi geçireceğimiz ve Adana'dan önceki son ziyaret yerimiz olan Konya'ya hareket ettik.

[Sonraki bölüm: Konya Gezisi]
_______________________________________________________________________________
*Bazı yerde 'seyyid', bazı yerde 'seyit' olarak yazılmış. Yazımda bu ayrıntıya dikkat ederek aktardım.
*2 Frigya Kültürel Mirasını Koruma ve Kalkınma Birliği (FRİGKÜM) tarafından desteklenen proje için bkz: http://www.frigvadisi.org/
*3 http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/23084216.asp

19 Ekim 2013 Cumartesi

Eskişehir Gezisi

[12-18 Ekim 2013 tarihleri arasında yapmış olduğumuz gezi yazısının ilk bölümdür.]

Bize bir tam hafta tatil imkanı sunan bu kurban bayramında memleketimize, yani Adana'ya gitmeye karar verdik. Ama giderken geze geze gidip, özellikle eşimin henüz görmediği yerlere uğrayarak gitme kararı aldık. Arabamızla yapacağımız yolculukta güzergâhımızı şu şekilde belirledik: İstanbul-Eskişehir-Konya-Adana ve dönerken Adana-Ankara-İstanbul. Üç gecesi Adana'da olmak üzere, gidiş ve dönüş yolculuğunda Eskişehir, Konya ve Ankara'da birer gece kalıp bu şehirlerde belirlediğimiz yerleri gezme karar aldık. Bu yazı dizisinde bulunduğumuz yerlerle ilgili anıları, deneyimleri, bilgileri ve önerileri veriyor olacağım. İlk durağımız Eskişehir ile başlıyorum.

İstanbul'dan Eskişehir'e gitmek için sabah 05:00'te yola çıktık ama yol tıklım tıklım doluydu. TEM yoluna çıkalı daha 20km bile olmadan trafiğin daha da tıkanmasına sebep olan iki kaza meydana gelmişti. Yol Sapanca'dan sonra açıldı ve sonraki yolculuğumuz rahat geçti. Ama Eskişehir'e toplam 6 saate yakın bir yolculuk sonunda ulaşabildik.

Eskişehir'de, otelimizin bulunduğu sokak dahil, sokaklar çok dar. Bu dar sokaklara bir de arabalar parkediyor, hem de sağlı sollu iki sıra halide. Arabayla dönmek için bazı yerlerde iki hamle yapmak gerekiyor. Direkler, çöpler gibi engeller yüzünden kaldırımlarda puseti süremedik, yolun ortasından yürüdük. İlk olarak, şehrin içinden geçen Porsuk Çayı'nda 15 dakikalık kısa bir tur yaptık. Böylece yol yorgunluğunu üzerimizden biraz atıp öğle yemeğine geçtik.

Çibörek

Çibörek derken imlada hata yaptım sanmayın. İstanbul'dakinin aksine 'ğ' harfi çoğu yerde ne yazılıyor ne de telaffuz ediliyor. En iyi yapan yer olarak duyum aldığımız Papağan isimli yere gittik. Peynirli çiğ börek var mı dedim, kadın kibar olduğu için bana küfür etmedi; şunu anlamama yardımcı oldu: Çibörek çibörektir, kıyma ile yapılır, peynirli olan şey her şey olabilir çibörek olamaz. Bu yemek madem Eskişehir'e ait, sahibinin dediğine saygı göstermek gerekir. Ama ilginçtir, restoranın adı şöyle yazılmış: Papağan Çiğbörek. Yerli turistlerin şaşırmaması içindir diye tahmin ediyorum.

Çiböreğin lezzeti saygıyı ayrıca hak ediyor. Tadına doyamadım desem abartmış olmam. Çibörek buysa şimdiye kadar yediklerim neydi, dedim. Kıymasında karabiberin tadı hissediliyor ama acısı hissedilmiyor. Acı katsın diye değil lezzet katsın diye karabiber kullanılmış ve her nasıl olmuşsa üstesinden gelinmiş. Eskişehir dışında size, şurada aynısını yapıyorlar işte, diyen olursa sakın inanmayın.

Odunpazarı Evleri ve Lületaşı

Eskişehir'in gerçek eski şehri Odunpazarı Evleri'nin bulunduğu yerdir. Ziyaret ettiğimiz ve tamamı yürüme mesafesinde olan tarihî Kurşunlu Külliyesi, Cam Sanatları Müzesi ve Atlıhan Çarşısı bu bölgede yer alır.

Lületaşı, dünyada sadece Eskişehir'de bulunur ve dolayısıyla madenciliği de, sanatçılığı da buraya mahsustur. Lületaşı, yeraltından, suyu emmiş ve ıslak halde çıkartılır. Islaklığı muhafaza edilerek sanatçının ellerine gelir ve işlenir. İşleme bittikten sonra balmumu uygulanır ve son halini alır. Lületaşından yapılma pipo başları en çok ilgi gören el işleridir.

Atlıhan Çarşısı'nda bulunan küçük dükkanlarda lületaşından yapılma pek çok hatıra eşyası almak mümkün. Dükkanların sahipleri de genellikle bu sanatçıların kendileri. Biz de bir sanatçıyı çalışırken görme imkânı bulduk, hatıra eşyalarımızı da onun dükkanından aldık.

Lületaşı eserleri için, Kurşunlu Külliyesi'nde de bir sergi bölümü ayrılmış ve gerçek sanat eserlerini burada görmek mümkün kılınmış. Mimar Sinan'dan önce mimarbaşı olan Acem Ali tarafından, Çoban Mustafa Paşa'nın talimatıyla inşa edilen Kurşunlu Külliyesi 1525 yılına tarihlenir. Mevlevîhane olarak işlev görmüş olan külliyenin çeşitli bölümleri bugün sergi, cam atölyesi gibi sanatsal faaliyetlere ev sahipliği yapıyor.

Cam Sanatları Müzesi'nde, Türk ve diğer ülke sanatçılarının eserlerini sergileniyor. Bu müzenin içinde farklı bir sergi daha yer alıyor. Sergi içinde sergi diyebileceğimiz bu bölümde, bizim ziyaret ettiğimiz gün çok anlamlı bir sergi vardı. Cumhuriyet'in köy enstitülerini resimlerle anlatan bu önemli sergi, size, bu enstitülerin kapatılarak ülkenin nasıl bir ihanete uğradığını da tekrar hatırlatıyor. Yolunuz düşerse mutlaka ziyaret edin.

Met Helvası

Lületaşı ve çibörek dışında Eskişehir'le özdeşleşmiş bir başka şey de met helvasıdır. Sıkıştırılmış pişmaniye olarak tarif edersek Eskişehirliler bize kızar mı bilmem ama bu niteleme pek de yanlış olmaz. Parmak kalınlığında çubuklar şeklinde satışa sunulan bu helvanın ağızda dağılan güzel bir tadı var ama ben tercihimi pişmaniyeden yana kullanırım. Met kelimesi zaten çubuk demek ve çelik çomak oyunun yöredeki ismi. Kurşunlu Külliyesi'nin yakınında bulunan Balkan adlı mağazadan satın alabilirsiniz.

Sazova Parkı

Sazova Parkı'na akşam saatlerinde gittik ve tam zamanında gitmişiz diye hissettik. Gün sonunda insanı rahatlatan, dinlendiren bir havası var. Son derece güzel yeşillendirilmiş ama genç ağaçların daha çok büyümesi gerekiyor. Orta alana büyük bir suni göl yapılmış, içinde ördekler, kazlar, kuğular keyif sürüyor. Park alanında Masal Kalesi, Korsan Gemisi gibi ziyaret edilebilecek eğlenceli yapılar da bulunuyor. Her yerde sevgililerin bolca resim çektirdiklerine şahit olabilirsiniz. Gelinlik ve damatlıkla gelip düğün albümlerini oluşturan 10'a yakın çift gördük. Ben de ilk defa yeşil gelinlik burada görmüş oldum.

Kafeler ve Akşam Yemeği

Eskişehir'in her yanı, öğrencilerin çoğunlukta olduğu kafelerle dolu. Özellikle Porsuk Çayı'nın etrafı, öğrenci şehrinde olduğunuzu zihninize kazımak istercesine kafe ve çay bahçeleriyle dolu. Ama bu kadar kafenin arasında yemek yenecek yerler çok az, çeşitler daha da az. Öğrencilerin kahveye, çaya olduğu kadar yemeğe de ihtiyaçları olabileceği düşünülmemiş gibi. Ya da çibörek var işte daha ne olsun, der gibiler. Hatta, Sazova Parkı'nda yanyana iki kafe işler durumdaydı ama restoran işsizlikten kepenk indirmiş. Biz çiböreği öğlen yediğimiz için akşam farklı bir şey yemek isteyince, sokaklarda epeyce tur attık. En son Lokma Kebap diye bir yere oturduk. Tıkabasa doluydu. Oğlum için güveç istedik, garson birkaç dakika sonra gelip fırın çok meşgul, usta güveç çıkmaz diyor, dedi. Adamı haşlayınca 20 dakika sonra güveci getirdiler. Fırıncının keyfine göre sipariş alıyorlar! Ama etleri lezzetliydi. Kapris çekmeye razı olursanız bir deneyin derim.

Devrim Arabası

Pazar sabahı Eskişehir'de kaldığımız otelden ayrıldık ama Devrim Arabası'nı görmeden gitmek istemiyorduk. Devrim Arabası, halen faal olan Tülomsaş fabrikasının içinde yer alıyor. Ziyaretçilerin artan ilgisinden korumak için camekanlı bölüm içinde sergilenmeye başlanmış.
Tamamen Türk mühendislerin, sadece 99 günde tamamladıkları ve halen işler durumda olan bu otomobil, bilmeyene sıradan ve eski bir otomobil olarak görünürken, insanın içini acıtan tarihini bilenin gözünde tüm ihtişamıyla boy gösteriyor. Devlet dairesi olduğu için pazar günleri ziyarete kapalı olduğu söylenmişti ama yolumuzun üzerinde olduğu için şansımızı deneyelim deyip durmasaydık göremeyecektik. Araba her zaman ziyarete açık. Bir güvenlik görevlisi size eşlik ediyor, tarihini anlatan 5 dakikalık bir özet video seyrettiriyor, isterseniz resminizi çekiyor ve sizi çıkışa kadar geçiriyor.

Madame Tadia Oteli

Eskişehir'de Madame Tadia adında yeni bir otelde kaldık. Yukarıda bahsettiğim dar sokaklardan birine konuşlandırılmış, bulabilmek için arabayla üç tur attığımız, açılalı henüz 55 gün olmuş bir otel. Rezervasyonunu yaptığım booking.com'daki resimlerinden daha kötü olacağını düşünmüştüm ama kendimi hazırlamış olduğumdan biraz daha fazla hayal kırıklığına uğradım. Otel ve kaldığımız oda temiz olmaya tertemizdi. En lüks otellerde bile bulmaya alışık olmadığımız tarak, diş fırçası ve macunu kombinasyonu sunulmuştu. Mini bardaki tüm içecekler ücretsizdi; alkollü içecek yoktu ama 6 çeşit kutu meşrubat ve 2 şişe su vardı. Ancak aynı ücreti ödediğim Konya Dedeman'la karşılaştırınca -ki aynı fiyatı ödediğime göre haliyle karşılaştırırım- ufak tefek detaylar rahatsızlık veriyordu. Meselâ, klozetin asimetrik vidalandığı bir otel odası ilk kez gördüm. Kapağa göre oturursanız biraz sola dönmüş oluyorsunuz ve haliyle taharet musluğu hedefi tutturamıyor. Kapı kilidinin dili oyuğa denk gelmiyor. Duş ahizesi sabitti ama Allahtan yerçekimi sebebiyle kafamızı ıskalamıyordu. Odanın elektrik aydınlatması yok sayılırdı. Odaya boy aynası koymuşlar ama o alanda ışık olmadığı için göremiyorsunuz. Asansörü zeminin aşağı katındaki otoparka kadar indirme zahmetine girmemişler, hatta merdiven bile koymamışlar. Arabayı park ettikten sonra aynı rampayı valizlerle çıkmanız lazım.

13 Ekim sabahı işte bu otelden ayrılıp, Devrim Arabası ziyaretinden sonra Afyonkarahisar'a doğru yola çıktık.

[Sonraki bölüm: Seyitgazi'den Akşehir'e]

29 Eylül 2013 Pazar

Şu Çılgın Türkler

Şu Çılgın Türkler kitabı piyasaya çıktığında o kadar çok medyada bahsi geçmişti ki almak içimden gelmemişti. Çünkü bizim medyamızın bir şeyden sürekli bahsetmesi değersiz bir şeyin reklamını yapmakta olduğuna delalet eder. Ancak bir süre sonra çok saygı duyduğum köşe yazarları, sanatçılar ve ilim adamları da bahsetmeye başlamışlardı ki nihayet kitabı almıştım. Okuduğumda ise, hayatımda beni en çok etkileyen kitaplardan birini bitirmiş olmanın yanı sıra, hem çok önemli tarihî bilgiler edinmiştim hem de kitaplarını her daim takip edeceğim muhteşem bir tarihçi-yazarı tanımış olmuştum.

Turgut Özakman'ın okumadığım kitabı yok sayılır. Şu Çılgın Türkler'in Japonca çevirisinin de yayınlandığını duyduğum zaman, hem bu okuma zevkini tatsın hem de biz Türkler ve tarihimiz hakkında daha çok bilgiyi kendi dilinde okuyarak öğrensin diye hemen eşime aldırdım. Kitabın Japonca çevirisini yapan Aya Suzuki, Tokyo Waseda Üniversitesi'nde Çin Edebiyatı üzerine eğitim almış, 2001'de Özbekçe-Japonca deyişler kitabı çıkarmış, 2005'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Türkçe bölümünü bitirmiş. Aya Suzuki'nin kitapta yer alan sözlerini eşime tercüme ettirdim ve bu satırlarda size aktarmak istiyorum:

Türkiye'de en çok satan kitap olması üzerine çevirisini yapmaya karar veren Aya Suzuki, bir ülkede en çok ilgi gören şeylerin o ülke insanları hakkında en doğru bilgileri verdiği düşüncesini ifade ediyor. Türkiye'de en çok satan kitabın hayalî bir roman ya da bir biyografi değilken bir tarih kitabı olması ona ilginç geliyor. Aya Suzuki, Japonya'da İngiltere'den dost ülke olarak bahsedilirken bu kitapta düşman olarak anlatılmasına dikkat çekiyor ve Japonların tarihe ABD ve İngiltere perspektifinden baktıklarını, ancak bu kitabın gerçek dünya tarihini göz önüne getirmesi bakımından önemli olduğunu belirtiyor. Türk arkadaşlarının 'bizim gurur duyduğumuz tarih budur' dediklerini ve bu büyük savaşları kazanan Türklerin her zaman kendileriyle gurur duymalarının sebebinin bu kitaptan öğrenilebileceğini aktaran Aya Suzuki, tarih seven Japonlara bu kitabı mutlaka okumalarını tavsiye ediyor.

Aya Suzuki, yazardan bahsederken de şunları söylüyor: "Türkler her zaman beni utandıracak kadar nazik insanlar ama Turgut Özakman hepsinden daha da nazikti. Ne zaman kendisinden yardım istesem her zaman, derhal, doğru ve sabırlı bir şekilde bana yardım etti. Çevirirken bana destek oldu. Onunla uzun süre mesajlarla da irtibat kurdum ve mesajlarının sonunda bana her zaman şöyle söyledi: 'Her şey gönlünce olsun' (A.Suzuki bu sözleri Türkçe olarak Japon Katakana alfabesiyle yazmış ve sonra tercümesini vermiş [M.S]). Japonya'da da birbirimize 'ganbare' (haydi/çok çalış/dayan gibi anlamları birleştiren bir destekleme sözcüğü, Japonya'da sık kullanılır [M.S.]) gibi bizi strese sokan bir sözcük kullanmak yerine, her şey gönlünce olsun desek ne güzel olur." Bu muhteşem eseri kendi halkına sunmuş olan bir yabancıdan bu sözleri duymak ne kadar gurur verici.

O yazarın, o güzel insanın dün vefat ettiğini öğrenmiş olmanın üzüntüsü içindeyim. Bir öğretmenimi kaybetmiş gibi hissediyorum kendimi. Öğrenmek istediğim o kadar çok şey varken, Turgut Özakman da bu dünyadan ayrıldıktan sonra nasıl öğrenebileceğimin endişesi içindeyim. Mekânın cennet olsun. Yazmış olduğun o Çılgın Türkler'in arasındasın artık. Bize kazandırdıkların ve öğrettiklerin için sana minnettarız.

27 Eylül 2013 Cuma

King ve Maxwell 3&4

Simple Genious, King ve Maxwell serisinin üçüncü kitabı. Bu kitapta alışageldiğimiz maceranın ve heyecanın yanı sıra ikiliye ait daha duygusal ve içsel kişilikleri de yer buluyor. Ayrıca, önce kişisel bir problemin çözümü için yardımcı olan, daha sonra ise maceranın içine dahil olan yeni bir karakter tanıtılıyor. Horatio Barnes isimli bu karakter bir psikolog olarak karşımıza çıkıyor. İlginç bir karakter olması bakımından sonraki kitapta da yer alacağını düşünmüştüm ama o kitapta sadece iki yerde bahsi geçiyor.

Önemli bir bilim kompleksinde çalışan bir bilim adamının, bu kompleksin yanında bulunan CIA'e ait bölgedeki ölümünü aydınlatmak üzere, hem CIA'i hem de FBI'ı karşısına alan ikili, çetin bir mücadeleye giriyor. Ölen bilim adamının yaptığı araştırmalar, Charles Babbage isimli gerçek bir bilim adamının buluşlarının günümüz teknolojileriyle geliştirilmesi yönünde. 1791-1871 yılları arasında yaşamış olan Charles Babbage, yapmış olduğu çalışmalar ile dünyanın ilk mekanik bilgisayarının mucidi ve bilgisayarın babası olarak kabul edilir. Yazarın, kitabı yazarken satırlarına taşıdığı bu alandaki bilgileri titizlikle araştırmış olduğunu söyleyebilirim.


*

Serinin dördüncü kitabı First Family, adından da anlaşılacağı üzere ABD başkanının ailesiyle ilgili. Her zaman 'fazla Amerikanvari' olarak nitelediğim Baldacci, bu kitabında Amerikanvariliğin artık zirvesine çıkıyor. Başkanlık seçimleri öncesinde başkanın kayınbiraderinin karısının öldürülmesi ve kızının kaçırılması ile tüm yetkili birimler seferber oluyor ve bu birimlerin hoşlarına gitmese de başkanın karısının özel talimatı doğrultusunda konuya dahil edildikleri için itiraz edemedikleri King ve Maxwell olayı çözmeye çalışıyor. Önceki kitaptaki gibi, ana konudan farklı ikinci bir olayın aydınlatılması da kitaba işlenmiş ama bu sefer çok daha karakter özelinde bir mesele olarak.

Kitaptaki ilginç bilgilerden biri de saç analizi konusundaki bulgulardı. Olay yeri incelemesi sırasında bulunan saç analiziyle, failin, çocukluğundan beri ne tür besinlerle beslenmiş olduğu ortaya çıkartılıyor ve böylece nerede yaşamakta olduğuna dair bilgilere ulaşılıyor.

Bugüne kadar olan yazılarımda, Baldacci'nin kitaplarındaki kurgusal ustalıktan bahsettim ama edebî yanından bahsetmedim. Bugün bu eksiğimi gidereyim. Kitaplarında önemli sayılacak felsefî sözler de karakterlerin duygularından satırlara aktarıyor yazar. Ben de yazımı, First Family kitabından benimsediğim bir sözle bitireyim:
Yalnız ölmekten daha berbat bir şey varsa o da amaçladığın işi yapamadan ölmektir.

26 Eylül 2013 Perşembe

26.09.2013

Dün hayatımın dönüm noktası olan günlerden biriydi belki de. Belki de diyorum çünkü henüz gerçekleşmiş ya da üzerinde adım atılmış bir olay yok. Sadece uzun zamandır kafamda olan bazı düşüncelerin tohumlarını, bu düşünceleri hayata geçirdiğim takdirde etkilenecek olan herkesin zihnine ekmiş bulunuyorum. Kendi zihnim de buna dahil. Belirlemiş olduğum süre içinde ve sonunda meydana gelecek pek çok şey kendi kontrolüm altında olmayabilir. Ama neler olabileceğini kafamda şekillendirmiş ve hepsinin önlemini almış olarak yola devam edip sonuca ulaşacağım. Olumsuz sonuçların tamamının beni, hedeflediğim olumlu sonuçların ise sevdiklerimi etkilemesi için atıyor olacağım adımlarımı.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Selin İki Yaşında

Geçen pazar günü, 8 Eylül'de yakın arkadaşlarımızın güzel kızı Selin'in doğum günündeydik. İki yaşını dolduran Selin sayesinde güzel bir gün geçirdik; yeni arkadaşlar edindik, sohbetler ettik. Eşim, bu vesileyle İstanbul'un bir başka köşesi Arnavutköy'ü görme fırsatı buldu. Doğum gününün düzenlendiği Arnavutköy Çiftlik Restoran, büyük sayılmayacak bir alana oturtulmuş, ağaçların gölgesinde, bahçeli, şirin bir mekan.


Bahçe içinde küçük bir çocuk parkı ve onun hemen yanında kazların, ördeklerin, bıldırcınların, hindilerin, tavukların, horozların bulunduğu bir de kümes var. Haliyle kümes ve içindeki hayvanlar da çocuklar için bir eğlence halini alıyor. Henüz kelimelerin ayırdını yeni öğrenmeye başlayan oğluma tek tek tüm hayvanları göstererek isimlerini söyledim ve onların çıkardığı sesleri, oğlumun dikkatli ve şaşkın bakışları altında uzun süre dinlettim.

Kümesin yanındaki kulübede Rottweiler cinsi büyük bir köpek vardı. Kollarımda oğlumla yanına kadar sokulduk ve neredeyse yüz yüze geldik. Biz yanındayken köpek gayet uysaldı ve okşanmak ister gibi kafesin içinden kafasını uzatmaya çalıştı. Tabii ki, ona dokunmadık. Oğlum, bir eliyle tişörtümü çekiştirirken yumruk yaptığı diğer elini göğsüne çekmiş korku ve şaşkınlık dolu bakışlarla köpeğin hareketlerini izledi. Bir süre sonra geri dönerken köpek arkamızdan havlamaya başladı. Sanırım köpeğin havlamasında tehditten ziyade oyun oynamak için bir geri çağırma vardı. Ondan gözünü ayırmayan oğlum her hav sesinde kollarımın arasında kasıldı ama hiç sesli tepki vermedi. Belki de oğlum, onun bu oyuna geri dön çağrısını hissettiği için bir korku ağlamasına kapılmadı ama köpeğin bunu ifade etme şekline bir anlam veremediği için biraz şaşırıp titredi.



Günü geride bıraktığımızda hayatımızın güzel anılarına bir yenisini daha eklemiş olduk. Bizim için özel bir yeri olan arkadaşlarımızın ve Selin kızımızın ikinci yaş günü olan bu mutlu günlerinde birlikte olmaktan büyük bir keyif aldık.
Herkesin, çocuklarıyla nice güzel günlerinde birlikte olmaları, mutluluklarını paylaşmaları dileklerimle..

6 Eylül 2013 Cuma

Mişima, Mazzantini, Baldacci

Son dönemde biri İngilizce olmak üzere üç kitap bitirdim:
Denizi Yitiren Denizci, Yukio Mişima
Sakın Kımıldama, Margaret Mazzantini
Split Second, David Baldacci

Üç kez Nobel edebiyat ödülüne aday gösterilen ve Japonya'daki başarısız darbe girişiminden sonra harakiri* yaparak 1970'te intihar eden Yukio Mişima, ülkesinin en saygın edebiyatçılarından biri. Yazarlığın yanı sıra film yönetmenliği, aktörlük ve şairlik de yapmış.

Kitap iki ana bölüme ayrılıyor. Noboru adlı bir çocuğun dul annesinin üç gün süren bir aşk birlikteliğinin yer verildiği ilk bölümden sonra dört aylık yolculuk sonrası tekrar kavuşmalarıyla başlayan beraberliklerinin yer aldığı ikinci bölüm geliyor. Anlatım çok sade ve akıcı. Bizim Nobel ödüllü yazarımız O.Pamuk kitapları gibi, edebî olsun diye sakız gibi uzatılan cümleler yok. Siyasî görüşü sebebiyle ödül alan O.Pamuk'un aksine, Mişima'nın da siyasî görüşü yüzünden bu ödülü alamadığını belirtelim. Her sabah bugün kimle savaşsam, kimleri katletsem, diye uyanan ABD başkanına Barış Nobel'i verilmesi, ödülün bugün bile ne durumda olduğunu zaten anlatıyor.


Şu ayrılık konusuna biraz değineyim:
Tanıştıktan üç gün sonra birbirlerinden uzak kalacaklarını bildikleri halde bir ilişkiye başlayıp, ayrı kalınan dört ay süresince kavuşmayı hasretle bekleyen iki kişinin aşkına yer veriyor kitap. Üç günlük bir aşkın dört aylık hasreti.. Yazarın sözleriyle soralım: "İlişkilerini bıraktıkları noktadan sürdürmek, dört ay giyilmeyen bir ceketi sırta geçirivermek kadar kolay olacak mıydı?"

Aşk hasreti çekmek kolay değildir. Bunun sebebi birlikteyken yapılan şeylere özlem duymak değil de, birlikte henüz yapılmayan ya da yapılamayanları yerine getirme arzusudur. İnsanın en büyük yanılgısı, o son noktaya bir ulaşılsa bütün bir kalan ömrün o şekilde geçebileceğini sanmasıdır. Oysa yenilik katılmayan her ilişki bitmeye mahkûmdur. Ya ilişkiye yeni şeyler katmak gerekir, ya da yeni ilişkiye geçmek gerekir.

Hasret, ilişkide henüz yaşanmamış bir şeyler kalmışsa çekilebilir. Ya da yapmaya doyulmamış şeyler varsa. Hayaller yoksa hasret olmaz. Hayaller bitince ya da doyuma ulaşma evresinden sonra sıkıntı evresi başlar. Bu evreden sonra bıkkınlık gelir ve yeni arayışlara geçilir. Kitabın iki âşık karakterinin henüz üç günlük birliktelikleri, elbette hiçe yakın bir doyum verir. Ama hayalleri vardır ve bunları birbirlerine yazdığı mektuplarla anlatırlar. Mektuplarda yazamadıklarını ise kavuşunca açıklarlar. Sahibini hatırlayamadığım şu sözler çok yerindedir:
"Ben sana, senin hasretini çekmeyecek kadar yakın olmak istemem."

*

Sakın Kımıldama adlı kitabı seçip almamın nedenlerinin başında almış olduğu belirtilen ödüller vardı. Aslında şişirme ödüllerine kanıp da kitap almak huyum değildir ama bu sefer kandım. Yazarın adını daha önce hiç duymamıştım ama kapak arkasındaki açıklamayı okuyunca ilgimi çekti. Ancak okuyunca biraz hayal kırıklığına uğradım. Bunun sebebi beklentimi biraz yüksek tutmuş olmamdan mı kaynaklanıyor bilemiyorum.

Kitapta bir kasvet vardı. Öyküyü saygın bir doktorun ağzından dinliyoruz. Kızı kaza geçirip ameliyat edilirkenki sürede, doktor kendi hayatına ilişkin itiraflarını zihninde karşısına koyduğu kızına anlatıyor. Belli bir saygınlığa ulaşmış olan bu doktorun, varoşlarda yaşayan fakir bir kadına tecavüz ettikten sonra ona âşık olup metres hayatına başlamasıyla gelişen olaylar, adamın duygularındaki gelgitler ve konu edilen diğer tüm bileşenlerde akıcılığı bir türlü yakalayamadım. Okunmasa da kayıp sayılmayacak bir kitap.

*

David Baldacci'nin Split Second kitabı, iki eski Gizli Servis ajanı King ve Maxwell serisinin ilk kitabı. Bu bilgiye sahip olmadan önce okumuş olduğum Hour Game isimli kitap ise serinin ikinci kitabı (ilgili yazı bu linkte). Yani ikincisini birincisinden önce okumuştum ama bağımsız konular işlendiği için bir kopukluk olmadı. Yine de baştan okuyayım diye bu kitabı da aldım ve okurken hiç hayal kırıklığına uğramadım.


Dedektiflik romanları yazan Baldacci için günümüzün Agatha Christie'si desek yerinde olur sanırım. Aslında Gizli Servis ajanları karakterleriyle ve olaylarıyla daha çok iç içe geçen konuları işlemesi, Baldacci için 'dedektiflik romanı yazarı' demek yerine daha farklı bir niteleme yapmayı gerektirir. Çok iyi bir kurgulamayla ve tahmini çok güç sonuçlarıyla yazdığı eserler çok sürükleyici ve türünü sevenler için kaçırılmamalı. Ancak çok Amerikanvari olduklarını da ekleyelim.

King ve Maxwell serisinin diğer kitaplarını da, okunmak üzere orjinal dildeki baskılarıyla kütüphaneme almış bulunuyorum. Ayrıca bu sene King ve Maxwell serisi televizyon dizisi olarak da gösterime girecek ki bunu da izlemek için sabırsızlanıyorum.
---
* Harakiri kelimesini daha bilinen bir kelime olduğu için kullandım. Harakiri'nin kelime anlamı karın deşmektir. Ancak bu intihar yöntemine esas olarak seppuku denir. Japon Kanji alfabesindeki yazım şekilleri aynıdır ama Japonlar en çok seppuku kelimesini kullanır.

25 Ağustos 2013 Pazar

Dan Brown'ın Dante Kitabı

İnsanlık bir yüzyıl daha hayatta kalamayacak.

Bu sözler Dan Brown'ın son kitabı Cehennem'in ana vurgusunu oluşturuyor. Ancak yeni bitirdiğim kitapta yer alan bu sözleri, bildiğim kadarıyla ilk dile getiren kişi Stephen Hawking olmuştu. Hawking, olayı farklı bir açıdan ele alarak, insanlığın kurtuluşunun dünyayı terk etmekte olduğunu açıklamıştı. Hawking şöyle diyor:
"İnsan ırkı uzaya taşınmadığı sürece gelecek yüzyılda soyu tükenecektir."
Hawking, şunu da ekliyor:
"Geleceğimiz uzaydadır."

İnsan ırkının kurtuluşunun başka gezene taşınmakta olduğunu söyleyen Hawking'in benzer ifadelerine Yaşar Nuri Öztürk de Küresel Afetler isimli kitabında yer vermişti. 2008 senesinde ilk basımı gerçekleşen kitapta, Öztürk, ilahiyatçı kimliği ile Kur'an'da kıyamet alametlerinden biri olarak yer alan Dabbetül Arz'ın Hawking'in ta kendisi olduğu yorumunu yapıyor.(s.131)

Kitaplarını hep aynı kurgu içinde yazan Dan Brown, yeni kitabında da bu uygulamasını değiştirmemiş: Erkek bir başkahraman, ona yardım eden bir kadın, kısa bir zaman dilimi içine sıkıştırılmış koşturmaca, kovalayanlardan kaçarken çözülmesi gereken bilmeceler, sırlar, vs. Kitabı elime aldığımda hem buna kendimi hazırlamış olduğum için hem de konu gerçekten sürükleyici olduğu için neredeyse yarısına kadar soluksuz okudum. Kitabın tanıtımı yapılırken, bazı olayların Türkiye'de geçtiği reklam edilmişti. Ama yarıya gelmeme rağmen Türkiye'den hiçbir bahis yoktu. Aynı kurguda yazılmış olmasının üzerine bu beklentim de yerine gelmeyince son yarısına geçerken okumaya biraz ara verdim. Ancak tekrar elime aldığımda, sürükleyiciliğine tekrar kapılıp kitabı severek tamamladım.


Romanın kahramanı Robert Langdon'ın bulması gereken her şey çözmesi gereken bir bilmece olarak veriliyor. Yazar, bilmece için sizi önce yönlendiriyor ama sonuçta farklı bir çözüme ulaştırıyor. Çoğu ilginç ve heyecan verici olmasına rağmen, bu pek olmamış, dedirten yerler de var. Örneğin, Langdon ve arkadaşı bir eserin üzerinde bir kelime keşfediyor, kelime bir anlam ifade etmiyor, sonra o kelimeyi oradan silmeleri gerektiğini anlayıp siliyorlar, kazı-kazan misali bu sefer anlamlı bir kelime ortaya çıkıyor, ama o da tek başına bir anlam ifade etmiyor, bir de bakıyorlar ki kelimenin sağında ve solunda başka kelimeler de var, biraz daha silince ortaya bir cümle çıkıyor, bakıyorlar ki olacak gibi değil bütün yüzeyi siliyorlar ve ortaya bir şiir çıkıyor, ve nihayet bu şiirle başka bir yere doğru yola çıkıyorlar. Ya da -kitabı henüz okumayanlara içerikten alıntı yapmadan mecazî örneklemeyle söyleyeyim-, romanın kahramanına bir tavuk veriliyor, adam hangi kümes olduğunu bulmaya çalışırken tavuk yumurtluyor, ipucunun aslında yumurta olduğu anlaşılınca kümeslerden vazgeçip restoranlara bakmaya başlıyor, en nihayet kendini pastanede bulup bilmeceyi çözüyor. Yazarın muhteşem eseri Da Vinçi Şifresi'nde benzer bir hisse kapılmamıştım. Belki de yazarın eserlerine ben çok fazla alıştım.

Kitabın adı olan Cehennem, Dante'nin ünlü eseri İlahi Komedya'dan alınmış. Dante ve eseri ve bu eserden ilham alınarak yaratılmış birçok eser, kitabın bilmecelerinin dayanak noktalarını oluşturuyor. Yazar, kendisine de ilham kaynağı olan bu esere olan saygısını kitabın önsözünde belirterek diğer örneklere de değiniyor. Türkiye'de eserin varlığının farkedilmesi ve ona gösterilen ilginin artmasının nedenlerinin başında ise 1995 yapımı Yedi (orj. 'Seven') filmi geliyor. Ancak Dante ve eseri hakkında birçok kişinin bilmediği bazı şeyler var. Şimdi bir alt başlıkla bunlara değineyim:

İlahi Komedya Hakkında

İlahi Komedya'da, Hz.Muhammed'in ve Hz.Ali'nin cehennemin en aşağı seviyelerinde yer aldığını kaçınız biliyordur?

Dante, eserinde peygamberimiz Hz.Muhammed'i cehennemin en alt kademelerinde gösterir. 'Sakatlanma' cezalarının verildiği Anlaşmazlık Ekenler (İng: 'Sowers of Discrod') bölümüne ulaşan Dante'ye ve rehberi Virgil'e, Hz.Muhammed'in yarılmış karnından kalbi görünmekte, bağırsakları bacaklarına kadar sarkmaktadır! Ayrıca 'oğlu' olarak bahsedilen Hz.Ali'nin yüzü, perçeminden çenesine kadar yarılmıştır (Cehennem, kanto 28). Cehaletini sanatına yansıtan Dante, peygamberimizi ve gerçekten de oğul gibi gördüğü Hz.Ali'yi bu cezalara layık görürken, büyük komutan Selahaddin Eyyubi de Dante'nin kininden payını alır.

Bilindiği gibi Katolik Kilisesi, Kudüs'ü fetheden Selahaddin'e karşı bir haçlı ordusu düzenlemiş, ordunun başına da 'Aslan Yürekli' diye lakap takılan İngiliz kralı Richard'ı getirmişti. Selahaddin, aslancığın ordusunu bozguna uğratmakla kalmamış, Richard dahil yaralı Hristiyan askerleri tedavi ettirip öyle ülkelerine göndermişti. Hatta bir rivayete göre Richard'ı bizzat kendisi tedavi etmiştir ve Richard döndüğünde Müslümanlardan insanlık öğrendim, demiştir. Bu durum elbette bozguna uğramış Hristiyanları daha da öfkelendirmiş, Dante de bu kinini eserine yansıtmıştır.


Eserde, Selahaddin'le aynı kaderi paylaşanlar arasında İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd de bulunmaktadır. Ancak bu bölümde Dante, bu kişilerin yeteneklerine bir saygı belirtisi göstermekle birlikte Hristiyan olmamalarını ön plana çıkarmakta ve cehennemin aynı bölümüne vaftiz olmadan ölen bebekleri de koymaktadır (Cehennem, kanto 4). Bilindiği gibi, Hristiyanlara göre her insan üzerine yapışmış bir günahla doğar. Hristiyanlar, Adem ve Havva'nın yasak meyveden yiyip dünyaya gönderilerek cezalandırılmalarına sebebiyet veren günahı tüm yeni doğanların taşıyor olduklarına inanırlar. Bundan kurtulmanın yolu da vaftiz edilmektir. Dante'ye göre, vaftiz edilme fırsatı bulamadan ölmüş bir bebek bile cehennemi boylamayı hak etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki vaftiz, Hristiyanlığa sonradan sokulmuştur. Kelimenin kendisi de uygulaması gibi Yunan kökenlidir. Vaftiz olanların en ünlüsü Aşil'dir. Ölümsüz olması için Styx nehrinde 'vaftiz' edilen Aşil'in sadece bir topuğu suyla temas etmemiş ve bu yüzden oradan aldığı yarayla ölmüştür.

Ek bilgiler vermeyi bir yana bırakıp Dante'ye ve eserine dönelim.
Yukarıdaki cahillikleri sergileyen Dante'nin hakkını da teslim etmemiz gerekir. İçinde bulunduğu ortam, edindiği yanlış bilgiler, eserinde yedi ölümsüz günahtan biri olarak gösterdiği Gurur'una yenik düşmesi ve diğer pek çok etken sebebiyle başta peygamberimiz olmak üzere pek çok önemli şahsiyeti cehennemi hak etmişler olarak gösteren Dante, çok sevdiği Floransa'dan sürgün edilmek pahasına doğruluğuna inanmadığı yönetimin karşısında yer almıştır. Üstelik bu yönetim, dönemin papası tarafından destek alıyor olması sebebiyle Dante'nin bir anlamda papaya da karşı çıktığını gösterir. Karşı çıktığı yönetim onu sahtekarlık, gayrı resmî kazanç gibi suçlardan sürgün eder. Suçlarını kabul edip, kongre önünde sadece çuval giymiş olarak toplum tarafından aşağılanma cezasına razı geldiği takdirde Floransa'ya geri dönebileceği izni verilmesine rağmen buna riayet etmez. Sadece bunlarla bile saygı gösterilmeyi hak eder Dante. Ayrıca onun şu sözlerini hiç kimse tamamen gerçek dışı olarak niteleyemez: "Cehennemin en karanlık bölümleri, ahlâkî kriz dönemlerinde tarafsız kalmayı tercih edenler için ayrılmıştır." İlahi Komedya, içeriğindeki gerçek dışılıklar bir tarafa konduğunda, modern İtalyancanın temelini oluşturduğu tarih ve bilim önünde kabul edilmiştir.
---

Dan Brown'ın kitabına tekrar dönecek olursak..
Türkiye hakkında ilk bahis, Venedik'teki birçok hazinenin Haçlı seferleri sırasında İstanbul'dan yağmalanmış olduğu gerçeğini belirtilerek geçiyor. Ancak beni en çok memnun eden ise şu sözlerdi: "Eski ABD başkanı JF Kennedy, yıkılmış imparatorluğun küllerinden Türkiye Cumhuriyetini kuran Kemal Atatürk'ün büyük bir hayranıydı." İstanbul'un farklı insanlarını tasvir ederken onların ve şehrin çağdaş yüzlerini ön plana çıkarması da takdire değerdi. İlginç bilgilerden biri de, Sultanahmet Camii minarelerinin, Walt Disney'in ünlü masalı Külkedisi'ndeki şatonun çizimine ilham kaynağı olmasıydı. Dünyadaki tüm Disneylandlara inşa edilmiş olan bu şato, Disney Şatosu adıyla Disneylandların sembolü haline gelmiş durumdadır.
 

Yazarın ülkemiz ve kültürümüz hakkında olumlu yorumlarla verdiği bilgilerin gurur verici olmasının yanı sıra, bu gibi ilişkilendirmelerle yaptığı anlatımlar da, -kitaplarının dünyanın en çok okunanları olduğu göz önüne alındığında- ülkemize olan ilginin artmasına ve önyargıların olumlu yöne çevrilmesine yardımcı olacaktır. Ancak -umarız kasıtlı değildir- yanıldığı yerler de var. Bu sebeple yazara bir uyarıda bulunalım: Türkler Arap fistanı giymezler. Giyenler de burkalı kadınlarla birlikte klasik müzik konserlerine gitmezler. Kitabın bir bölümünde yer alan bu saçmalığı, yazarın sonraki olaya zemin hazırlamak için yazdığını belirtelim. Ama Arap turistlere atıf yapsaydı daha doğru olacaktı. Bu durumu bir hayal kırıklığı olarak not ediyoruz.

Genel olarak değerlendirdiğimizde, kitabın çok iyi bir eser olduğunu söyleyebiliriz. Yazarın önceki kitabı Kayıp Sembol'den çok daha iyi kurgulanmış, daha ilgi çekici ve sürükleyici. Da Vinçi Şifresi ayarında olmasa da Melekler Ve Şeytanlar ile boy ölçüşebilir. Okunmasını tavsiye ediyorum ve bu uzun yazımı sonuna kadar okuyabilmiş olanlara teşekkür ediyorum.

***
kaynaklar:
*http://www.telegraph.co.uk/science/space/7935505/Stephen-Hawking-mankind-must-move-to-outer-space-within-a-century.html
*İlahi Komedya, Dante
*Cehennem, Dan Brown
*Küresel Afetler, Y.N.Öztürk
*Vikipedi, Wikipedia
*http://www.terminartors.com/artworkprofile/Domenico_di_Michelino-Dante_and_the_Three_Kingdoms