30 Aralık 2012 Pazar

Kroyçer Sonat

2012'de okuduğum son kitap Tolstoy'un Kroyçer Sonat oldu. Tolstoy, kitabın ismini Beethoven'in aynı adlı eserinden almış. Bir tren yolculuğu sırasında aynı vagonu paylaşan kişilerin erkek-kadın ilişkileri üzerine yapmakta olduğu tartışma, tartışmaya sonradan dahil olan Pozdnişev adındaki adamın karısını öldürmesini söylemesiyle farklı bir boyuta geçiyor. Sonrasında ise kitap, adamın karısını öldürdüşünün hikayesini baştan sona anlatması üzerine kurgulanıyor. Kitabın sonuna bir ekleme yapılmış ve eklenen bu bölümü Tolstoy, kitabında neleri anlatmak istediği, öyküden çıkarılabilecek sonuçların neler olduğu yönünde birçok kimseden mektuplar alması üzerine kendisi yazmış. Bu bölüm Tolstoy dönemi Rusyasının toplumsal yapısı hakkında bilgi alabilmemiz açısından da ilginç.

Benim esas anlamaya çalıştığım nokta ise Tolstoy'un, eseri için neden bu ismi seçtiği.


Orjinal Almanca ismi Kreutzer (ok. kroyttser) olan bu Beethoven sonatı, bir piyano ve bir keman için bestelenmiş, beni en çok etkileyen eserlerden biridir. Eskiden sanatsal yayınlar yapan TRT2 kanalında ilk dinlediğimin üzerinden belki 20 seneden fazla geçmiştir. Eser genellikle "A-Majör piyano sonatı" olarak nitelenmesine rağmen, Beethoven asla böyle bir tanımlama vermediği için yanlış bir isimlendirmedir.

Beethoven bu sonatı dönemin ünlü kemancısı George Bridgetower'a dedike etmiştir ve kendisi piyano, Bridgetower da keman ile bu eseri ilk kez 1803'te icra etmişlerdir. Konser sonrasında ikisi içki içip sohbet ederken Bridgetower, Beethoven'in önemsediği bir kadının ahlâkî değerlerine dil uzatmış, öfkelenen Beethoven da -ki öfkesiyle de çok ünlüdür- bu eserini Bridgetower yerine dönemin en ünlü kemanisti olarak bilinen Rodolpho Kreutzer adına ithaf etmiştir.


Eserin Kreutzer adını almasının sebebi budur. Ancak ne var ki, R.Kreutzer eseri asla icra etmediği gibi "rezil derecede anlaşılmaz" olarak nitelemiştir. Tarih onu son derece haksız çıkarmasına rağmen eser kendi ismiyle anılmaya bugüne kadar devam etmiştir. Böyle bir hakareti Beethoven'in duyup da öfkelenmemesine elbetteki imkan yoktu ama demek ki, Bridgetower'a olan öfkesi daha ağır basmış ki bu isimde ısrar etmiş ve belki de Bridgetower'ı kıskandırmak, küçük düşürmek, diğer kemancıyı ondan üstün tutmak gibi düşüncelerle onu bir anlamda cezalandırmaya çalışmıştır.

Tolstoy'un eserinde Kreutzer sonatının geçtiği yer ise, öykünün ana karakteri olan Pozdnişev'in, piyano çalan karısı ve ona kemanla eşlik eden Truhaçevski'nin bu eseri icra etmesi. Pozdnişev, karısını öldürmesine götüren öyküsünü anlatırken karısı ile Truhaçevski arasında bir ilişki olduğuna inanmıştı.

Kitabın sonlarına doğru yer alan bu kısa bölümde Tolstoy, Pozdnişev'in ağzından sonata ve bestecisine övgüler düzmüş. Ancak bana kalırsa, Tolstoy gibi birinin, Beethoven'in Kreutzer Sonatı'nın hikayesini bir yerlerde okumamış olmasına imkan yok. Sadece bestenin ihtişamı sebebiyle değil, aynı zamanda Beethoven'in, ahlâkî değerlerine dil uzatılmış kadını korumasından da etkilenerek kitabı için bu ismi seçmiştir diye düşünüyorum. Zira kitap, bir kıskançlık cinayetini değil, bir pişmanlığı da anlattığı gibi ahlâkî değerleri de ön plana çıkarmaya  ve bir kadının mağduriyetini anlatmaya çalışıyor. Kitabın okunmasını da bestenin dinlenmesini de şiddetle tavsiye ediyorum.

21 Aralık 2012 Cuma

Oğlumla İlk Doğum Günüm

38 seneyi dün geride bıraktım. Arkadaşlarımla kutladığım, akrabalarımla kutladığım, yalnız kutladığım ve kutlamadığım doğum günlerim oldu ama dünkü doğum günümün özel bir yanı vadı ki oğlum dünyaya geldikten sonra birlikte kutladığım ilk doğum günümdü.


Geçen hafta annem de Adana'dan gelmişti ve böylece dün dört kişilik bir kutlama yaptık. Doğum günümle birlikte dün bazı ilkleri de birlikte yaşadık. Bu kış İstanbul'a ilk kar dün yağdı. Pencereden dışarıyı seyretmeye bayılan oğlum da böylece ilk kez kar görmüş oldu. Ayrıca sekizinci ayını doldurmakta olan oğlum dün ilk kez su içti. Henüz süt saati gelmediği ama acıkmış gibi huzursuzca sesler çıkarmaya başlayınca su vermeyi deneyelim dedik ve o da kana kana içti.


Bugün ise bütün gün televizyonda ve sosyal medyada kıyamet kopacağı geyikleri vardı. Malum, Maya takvimine göre 21.12.2012 günü Türkiye saatiyle 13:11de kıyamet kopacağı yıllardır söylenegeliyordu. Doğum günümün ertesi günü, yani bugün kopan bir şey olmadı:) Mayalar, İspanyollar'ın kendilerini katledeceğini bile bilememişlerken kıyamet tarihini bilmeleri sürpriz olurdu zaten. İnsanlar ise kendi ellerinin yaptıklarına bakmadan kıyametin gökten geleceğini sanmaları bir hayli gülünç. Neyse, bakalım yeni kıyamet geyiği için hangi tarih verilecek.

9 Aralık 2012 Pazar

Eren ve Selin

Oğlumun bugünkü ziyaretçisi, eski dostlarım Emre ve Sema'nın kızları Selin oldu. İkisi de henüz çok küçük olmalarına rağmen ileride bizler gibi iyi arkadaş olacaklarının belirtilerini gösterdiler:) İhtiyaçlarını gidermek için çaba harcadığımız bugünlerde, şimdilik bizlere rahat bir yemek yeme şansı vermiyorlar ama bakalım önümüzdeki buluşmalarımızda daha da hareketlendikleri zaman bizlere ne tür zorluklar yaşatacaklar göreceğiz. Her ânı güzel olan bugünlerin keyfini sürüyor olmak büyük mutluluk..

3 Aralık 2012 Pazartesi

Sokrates, Mu ve Hac

Son okuduğum kitaplar, Sinan Meydan'ın iki kitabının yanı sıra Sokrates'in Savunması ve Coelho'nun Hac kitabı oldu.

Sinan Meydan'ın birbirini tamamlayan Atatürk ve Kayıp Kıta Mu kitabı, benim gibi bir tarih meraklısına ilaç gibi geldi. Öyle ki, hemen ardından devam kitabı olan Köken'i de okudum. Her ikisinde de elime kalemi alıp altını çizdiğim, notlar aldığım çok yer oldu. Burada öğrendiğim ve incelediğim bir konuyu da blogumdaki bir yazıma konu etmiştim (ilgili yazı:Emerik'in Keşfi).

 
Sokrates'in Savunması, Platon tarafından kaleme alınan büyük bir "ders". Öyle bir ders ki, din sömürüsü, cahil halkın aldatılması, yönetimi elinde bulunduranların çıkarlarına ters düşen doğru işler yapanların ve doğruları söyleyenlerin affedilmemesi gibi bugün bile yaşamakta olduğumuz değişmez zulüm ilkelerini 2500 sene öncesinden haykıran bir eser. Bu incecik kitabın özetinin bile ülkelerin eğitim bakanlıklarınca ders kitaplarına alınmamasına şaşmamak lazım.

Platon, eserinde, Sokrates'i ölüme götüren suçlanma ve yargılanma sürecini, Sokrates'in ağzından kaleme almış. 2500 sene önce bugünkü bilimin, teknolojinin, istihbarat imkanların, vs. hiçbirisi olmamasına rağmen, satırları okudukça bu farkı göremiyorsunuz çünkü o zaman neler yaşanmışsa bugün yaşanmakta olanlardan bir farkı olmadığını anlıyorsunuz.

Paulo Coelho, Hıristiyanların 1000 yıldır yürüdükleri, Pireneler'den Santiago'ya uzanan 700 kilometrelik kutsal hac yolundaki yürüyüşünü konu ettiği Hac kitabında, başından geçen olaylara ve edindiği deneyimlere yer veriyor. Coelho'nun bu yolculuğu onun Simyacı adlı eserine de ilham kaynağı olmuş. Çok doğru bulduğum bir sözü alıntılayarak aktarmak istiyorum: "Kendilerini hayatın haksızlıklarına uğramış iyi insanlar olarak görenler, başlarına gelenleri hak etmediklerini düşünenler hiçbir zaman yürekten savaş veremezler."

Kitabı okurken çok keyif almamın ve yazarın aktardığı birçok felsefî öğretiyi de yerinde bulmamın yanı sıra ilginç bulduğum bir olaya rastladım. Yazarın anlattığı bu olay bana Verdi'nin ünlü operası Il Trovatore'yi anımsattı ve onu da blogumun şu başlığında aktardım: Hac'da Trovatore.

Hac'da, yazarın yolculuk sırasında uyguladığı RAM* egzersizlerinin de nasıl uygulanacağı başlıklar altında verilmiş. Bu egzersizlerden birini kendim de uygulamaya aldım. Adına Zalimlik Egzersizi denen bu uygulama kısaca şöyle: Ne zaman kıskançlık, haset, nefret gibi kendini kötü hissettirecek bir düşünceye kapılırsan, işaret parmağının tırnağını, aynı elin başparmağının tırnağını çevreleyen ete batır, acıyı hisset ve odaklan, bunu her defasında tekrar et, gerekirse elin yara içinde kalsın; böylece bu uygulama zamanla kötü düşüncelerden kurtulmana yardımcı olacaktır.

* Regnum, Agnum, Mundi. Kitap, batınî bir tarikat olduğu anlaşılan RAM Tarikatı'nın bir üyesi olan yazarın, ustalık mertebesine erişmesi üzerine yapılan tören ile başlıyor. Kitabın cazibesini korumak adına daha fazla ayrıntıya girmiyorum.

1 Aralık 2012 Cumartesi

01.12.2012

Aralık ayının ilk gününü yağmurla karşıladık. Durum böyle olunca, her öğleden sonra yaptığımız Cadde yürüyüşümüzü yapamadık. Aslında evden çıkamadık demek daha doğru. Bugünkü öğlen yemeğimiz olan  pizzayı almak üzere, sadece ben 10 dakikalığına çıkıp geldim.


Hem dışarı çıkamayışımızın, hem de öğlen pizzaya yönelmemizin ortak bir sebebi daha vardı ki, o da eşimin geçirdiği küçük kaza idi. Oğlumuzun sabahki yemeğini hazırlamak üzere mikrodalgada ısıttığı kabın kapağı, eşim eline aldığı sırada buhar basıncından fırlayınca eşimin eli yandı. Bütün gün soğuk tedavi uyguladık. Böylece benim her zamankinden daha çok yardımcı olmam gerekti. Pizza almadan önce oğlumun sabah yemeğini de ben yedirdim. Eşimin, mama için sebzelerini haşladığını, püre haline getirdiğini, ölçüsüne göre ayırdığını ve diğer tüm işlemleri her gün bir gün öncesinden başlayarak yaptığını göz önüne alırsak, mama yedirmek ve gidip pizza almak pek de "yardım" olarak değerlendirilmeyebilir tabii ki.