28 Ağustos 2012 Salı

Umurda Olmama Durumu

Hata yapanlar ya da suç işleyenler, bu yaptıkları sebebiyle eleştirildikleri zaman genellikle "bana yapılan ithamlar umurumda değil" derler.

Mesela dün bir derbi maçı oldu, maçın son dakikalarında kendini yere atıp penaltı alan ve hak edilmemiş bir golle yenilgiden kurtulan Galatasaray'ın futbolcusu için otoriteler "emek hırsızı" gibi yorumlar yapınca o da bu ithamların umurunda olmadığını söylemiş.

Yahudilerin Almanya'da fırınlarda yakılması Hitler'in umurunda değildi.
Amerika Japonya'ya atom bombaları attığında ölen masum insanlar başkan Truman'ın umurunda değildi.
Cebinizden çaldığı paraları harcarken ev kiranızı ödeyememeniz yankesicinin umurunda olmaz.
Babanız başından vurulduğu zaman sizin yetim kalmanız katilin umurunda değildir.
Puanları çalınan takımın futbolcularının galibiyet primiyle eşlerine, çocuklarına alamadığı hediyeler de Burak'ın umurunda olmaz.

Yapılan bir hatada ya da işlenen bir suçta, aldığı ceza ve/veya eleştirilerin, mesul olan kişinin umurunda olmaması, yapılan eylemin ahlak seviyesinin ne olduğunu belirleyen bir kriter değildir; ama mesul olan kişinin ahlak seviyesinin ne olduğunu belirleyen bir kriterdir. Aynı suçu işleyen iki kişiden, hatasını kabul edip özür dileyen ile umurunda olmadığını söyleyen iki kişi arasında ahlak farkı vardır. Suçun ahlak seviyesi değişmez ama kişilerin ahlak seviyesi farklıdır.


23 Ağustos 2012 Perşembe

Yüz Gün Kutlaması: Omedetai-hi

Oğlumun annesi Japon olunca, tabii ki oradaki adetleri de olabildiğince yaşatmaya çalışıyoruz. Oğlum artık dördüncü ayını dolduruyor. Beş gün önce 100 gününü doldurduğunda kısa bir geleneksel kutlama yaptık: Omedetai-hi.

'Omedetai-hi' Türkçe'de mutlu/sevinçli gün anlamına geliyor. Düğün günü, ilk işe girilen gün, mezuniyet günü gibi hayatta çok az yaşanan ve önemli olan günler Japonya'da 'omedetai-hi' kapsamına giriyor. Bebeklerin doğumlarının yüzüncü günlerini tamamlaması da bunlardan biri. Bunun sebebi, eskiden, her coğrafyada olduğu gibi Japonya'da da bebek ölümlerinin çok olması sebebiyle artık yüzüncü gününü doldurmuş olan bebeklerin tehlikeyi büyük ölçüde atlattığına inanılması ve bundan sonraki yaşamını da sağlıklı geçirmesi için iyi dileklerin dilenmesi şeklinde özetlenebilir.

Günümüze kadar uygulana gelmiş olan bu törende bebeklere özel bir kıyafet giydiriliyor, hatıra resimleri çekiliyor, yemek yeniyor ve ailenin en büyüğü yenilen bu yemekten bir lokma da bebeğe uzatıyor ve ona koklatıyor.


Burada birkaç ayrıntı var ve sebepleriyle birlikte kısaca açıklayayım:
Yemek seçimi mümkünse çupra oluyor. Çünkü 'Omedetai-hi'nin içinde yer alan 'tai' kelimesi çupra anlamına geliyor. Japonlar bu tür kelime oyunlarıyla özel günlere anlam katmayı çok seviyorlar. Ayrıca bu balık Japonya'da pahalı balıklardan bir tanesi. Servis edilirken balığın ayıklanmadan, başı ile birlikte tabaklara konması önemli. 'Baş' anlamındaki 'kaşira' kelimesi aynı zamanda büyük patron gibi bir anlam taşıyor. Böylece çocuğun büyüyünce önemli birisi olması dilekleri sembolleştirilmiş oluyor. Ailedeki en büyük kişi bu yemekten bir lokma da bebeğe uzatıyor ve sanki ona yediriyormuşçasına ağzının önüne kadar getirip koklamasını sağlıyor. Bununla ileride hiç aç kalmaması temenni edilmiş oluyor. Ailenin en büyüğü tarafından yapılması ile de çocuğun uzun yaşaması ümit ediliyor.


Japonya'daki gibi bir tören kıyafetini bulma imkanımız yoktu ama yine de eşimin getirmiş olduğu özel bir kıyafet vardı.  Böylece kutlamayı, oğluma bu kıyafeti giydirerek yerine getirmiş olduk. Bana biraz sünnet kıyafetini hatırlattı ki ilerideki zamanda da artık bizim geleneklerimize uygun olarak sünnet törenini yapacağız.

12 Ağustos 2012 Pazar

Pida

Sabah yağmur yağdı ve Ağustos sabahını serin bir güne çevirdi. E biz de fırını rahat rahat kullanıp güzel bir yemek yaparak günü daha da güzelleştirmek istedik. Eşim gittiğinden beri yapmadığımız pizza yapma işine girelim dedik. Ama bir taraftan canım pide de çekiyor. O zaman orjinal bir şey denemek lazım. E yaptık oldu:)

İsmini Pida koyuyorum. :p
Zira pizza desen değil pide desen değil ama hem pizza hem pide.

Sakın ola bu adam ne zırvalıyor demeyin, çok nefis oldu. En kısa zamanda, değişik malzemelerle tekrar denemeyi düşünüyorum. En iyisi ben yazmayayım, resimler anlatsın:











10 Ağustos 2012 Cuma

Mutlu'nun Eldivenleri

Annem çöpe atma meraklısıdır. Tipik bir 'at gitsin' insanıdır. Evi derler toplar, gözüne işe yaramadığını düşündüğü bir şey ilişirse kapının önüne koyar. Bekar olduğum yıllarda, Adana'dan İstanbul'a geldiği zaman evimi 'temizler, düzenler', sonra ben eve geldiğimde aradığım hiçbir şeyi yerinde bulamazdım. Doğal olarak atmış olduğunu düşünürdüm. Neyse ki bazıları daha sonra bir yerlerden çıkardı.

İşte annem inanılmayacak şekilde bazı şeyleri yıllar yılı saklamış. Örneğin, benim bebekken giydiğim bazı kıyafetler. Oğlum doğduğunda annem bu kıyafetleri, özenle saklamış olduğu çeyiz sandığından çıkartıp kullanmamız üzere bize verdi. Hem şaşırdım hem de çok hoş duygular hissettim. Ve inanır mısınız, nostalji yapma hevesi bir kenara, özellikle biri çok işe yaradı: eldivenlerim!

Mâlum, bebekler tırnaklarıyla istemeden yüzlerini, gözlerini çizmesinler diye ellerine parmaksız eldivenler takılır. Bizim de yeni aldığımız bir çift eldiven vardı ama biraz kalın geliyordu ve bu yaz sıcaklarında kullanmak için uygun değillerdi. Daha incesini bulamamıştık ve oğlumun ellerine her taktığımızda allem edip kullem edip ellerinden çıkarıyordu. Ama 37 sene önce bana annemin giydirdiği eldivenler imdadımıza yetişti. Hem ince hem hafif hem sağlam hem de çıkmıyor. Benim eldivenlerim artık oğlumun eldivenleri oldu.


Günler geçiyor ve oğlum Eren bugün tam 3 aylık oldu. Devam etmekte olan iş arayışım, geçen her gün stresimi ve müsebbiplerine duyduğum kini biraz daha artırsa da, hem ailece birlikte geçirdiğimiz zamanın tadını çıkartıyorum hem de ayrı geçirdiğim zamanın acısını çıkartıyorum.



2 Ağustos 2012 Perşembe

İkinci Yatılı Misafirlerimiz

Gezdiğimiz turistik mağazalardaki meraklı tezgahtarlara şu açıklamayı yapınca iyice afallıyorlar:
"Eşim Japon, bu eşimin ikiz kızkardeşi, bacanak da İtalyan."

Eşimi Türkiye'ye getiren kayınpederim ve kayınvalidemin sadece üç gece kalıp geri dönmelerinden üç gün sonra, eşimin ikiz kardeşi, İtalyan kocası, üç yaşındaki kızları ve bir yaşındaki oğullarını da bir haftalığına misafer etmemiz gerekti. Onlar aslında iki aylığına İtalya'ya, bacanağın ailesinin yanına gitmişlerdi ama eşimin kardeşi orada iki hafta geçirdikten sonra çok sıkılıp kardeşini görmek için buraya geldi. Bildiğim en iyi anlaşan, birbirlirine en yakın ve en bağlı olan kardeşiler onlardır.

Buraya kadar gelmişken ben de onları biraz gezdirmek istedim ama bir ve üç yaşındaki çocuklar ile benim 2,5 aylık oğlum seçeneklerimizi epeyi kısıtladı. Zaten eşim ve kardeşi için birbirlerini görmek ve dertleşmek yetermiş ama ben de evsahibi olarak kendimi biraz sorumlu hissettim. Ayrıca buraya gelince sıkılma sırası da bu sefer bacanaktaydı. Neyse ki evsahibi olarak iyi bir iş çıkardığımı söyleyebilirim.

Çocukların sorumlulukları (ve kaprisleri) izin verdiği ölçüde gezilebilecek yerleri birlikte gezdik. Şansımız da vardı ki ramazanda gelmiş olmaları sayesinde, sadece bu zamana özel olarak Eminönü'ne dizilen çeşitli mağazalarda, şerbetçileri, ebru sanatçılarını, mesir macuncularını, bozacıları, tespihçileri, Devrek bastoncularını, sedef işlemecilerini, hat ve tezhip sanatçılarını görme imkanına sahip oldular. Bu benim için de çok iyi oldu, zira onları memnun etmiş olmanın yanısıra, nasıl olsa her ramazan kuruluyor diyerek gitmediğim bu dükkanları tekrar ziyaret edince o hazı es geçmekle hatalı olduğumun farkına vardım. Artık muhtemelen her ramazan o dükkanları ziyaret etmeye çalışırım.

İşte bu mağazalardaki çalışanlara gayet ilginç bir görüntü oluşturuyorduk. Her gün kendilerini ziyaret eden binlerce turist arasında İstanbul'da yaşayan bir Türk'ü, Japon eşini ve onun ikiz kardeşini, İtalyan kocası ve çocuklarla birlikte sanırım hiç görmemişlerdir.

Bugün onları yolcu etmek en çok eşimi ve kardeşini etkiledi. İkiz kardeşler, gözlerinde yaşlarla, bir daha ne zaman tekrar biraraya geleceklerini bilmeden vedalaştılar.