5 Eylül 2011 Pazartesi

Fukuoka

(bölüm 2/4)

Geldiğim Cumartesi gününü ve ertesi günü saymazsak Japonya’daki ilk haftasonumu geçirmek üzere Fukuoka’ya gittim. Yalnız gitmek durumundaydım çünkü eşim o gün doğum yapacak olan kardeşi için Tsu’da kalmak zorundaydı. Fukuoka dört büyük ada parçasından oluşan ülkenin en güneyindeki ada. Çok sevdiğim bir Japon arkadaşım da orada oturuyor ve onunla görüşmek de gitme sebeplerimin başında geliyordu.

Sabah erkenden Shinkansen dedikleri kurşun tren ile yola koyuldum. Yaklaşık 1000km olan yol bu hızlı trenle 3.5 saat sürüyor. Muhteşem yani. Oraya vardığımda anlaştığmız üzere arkadaşımla istasyonda buluştuk. Önce birlikte güzel bir yemek yedik, konuştuk, hasret giderdik. Sonra bulunduğumuz Kokura kasabasını gezmeye başladık.

Kokura çok güzel, çok şirin bir kasaba. Eski dönemlerden kalma kalesi, tapınağı ve bunların etrafına inşa edilmiş çağdaş binalarla süslü olan kasaba; insanların en çok gezindiği, etrafı yeşilliklerle bezenmiş nehrin çevresine inşa edilmiş durumda. Kokura, 1945’te, tarihi boyunca her zaman sivilleri katleden ABD’nin atom bombasını Hiroshima'dan sonra hedeflediği ikinci yerdi. Ancak bombanın atılacağı gün Kokura, daha önce ateş altına alınan komşusu Yahata’dan yükselen dumanlarla kaplı olduğundan ABD hedef değiştirerek atom bomasını Nagasaki halkının üstüne bırakmıştı. Haçlı batının tarih boyunca yaptıkları masum insan katliamlarını anlatmak bu satırlara sığmaz. Bu yüzden ben konuyu değiştirmeden gezimi anlatmaya devam edeyim.

Genellikle gittiğim yabancı ülkelerde değişik tesadüflerle karşılaşıyorum. Bu konuda şimdiye kadar çok şanslı oldum diyebilirim. İrlanda’ya gittiğimde ülke AB’ne kabul edilmişti ve onun hem kutlamalarına şahit olmuştum hem de protesto gösterilerinin içinde kendimi bulmuştum. Hong Kong’a gittiğim gün cadılar bayramıydı ve çok eğlenceli bir gece geçirmiştim. Kokura’yı gezdiğim o gün ise öğrencilerin dans festivali vardı. Onların gösterilerini izlemek çok eğlenceliydi.

Kaleyi, tapınağı ve bunların hemen yanında olan küçük parkı gezdik. Küçük park dediğim yer gerçekten küçük. Minyatür bir göl, gölün etrafı yemyeşil, içinde sadece bir tane altın renkli balık, göle bakan eski bir Japon evi.. Huzur dolu bir yer. Giriş ücretli ama geleneksel Japon seremonisiyle hazırlanan ve ikram edilen yeşil çay ücrete dahil. Çayımız hazırlanırken oradakilerle arkadaşımın tercümanlığı sayesinde güzel bir de sohbet ettik. Akşam üzeri ise güzel bir yemek ve tatlıyla biten o günkü gezimizi tamamladık.

Ertesi gün arkadaşımın yaşadığı kasabaya, Mojiko’ya gittim. Bir başka şirin olan bu kasabada arkadaşımla birlikte harika bir gün geçirdim. Japonya’nın en ünlü balık pazarlarından biri olarak bilinen yerde suşi yedim ve ilk defa balon balığı ile balina etini tatma fırsatı buldum. Her ikisini de çok beğendim. Şehrin akvaryum-müzesinde değişik balıkları görme, yunus ve fokların gösterilerini izleme fırsatı da bulabildim. Kıyı şeridindeki güzel bir gezinti ve alış verişten sonra şehrin tarihi fabrikasında üretilen Sakura Birası eşliğinde, yine bölgeye özel yeşil renkli ‘soba’ yemeği yedik. Hiç unutamayacağım bir hafta sonunu benimle birlikte geçiren arkadaşımla buruk bir vedalaşmadan sonra eşimle buluşacağımız Kobe’ye gitmek üzere yola koyuldum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder