16 Temmuz 2010 Cuma

Dorokyo, Naçi, Kuşimoto ve Oşima

(Birinci kısım bu bağlantıda)

2 günlük gezimize ilk olarak harika bir nehir gezisiyle başladık. Her iki yanı ağaçlar ve şelalelerle kaplı nehirde uzun bir gezi teknesinde doğa ile başbaşa kaldığımız harika biz zaman geçirdik. Bulunduğumuz yerin adı Dorokyo idi.


Daha sonra yine doğa ile içiçe kalmış bir tapınağı ziyaret ettik. Bu tapınak çok yüksekten akan bir şelaleyi görmekteydi. Burası Naçi idi.


Daha sonra gece konaklayacağımız yer olan Kuşimoto'daki Uraşima Otel'e vardık. Japonların ‘onsen’ dedikleri kaplıcaları içerisinde barındıran bu otel Japonya’nın doğu denizi kıyısına bakan kayalık bir tepeye konuşlanmış, yapılışı uzun yıllar öncesine dayanan güzel bir mekandı. Bahsettiğim kaplıcalar bu otelin kendi alanı içinde bulunan mağaralarda yer alıyor. Otelin etrafı deniz, kaya ve orman olduğu için otele sadece deniz yoluyla ulaşılıyor. Otele ait tekneler müşterilerini kasabanın iskelesinden alıyor ve otelin kendi iskelesine, giriş kapısının bulunduğu yere getiriyor. Görevliler yeni misafirleri iskelede eğilip selam vererek karşılıyorlar.


Odamız, kasabanın etrafında konuşlandığı koya bakıyordu. Eşyalarımızı bırakıp üstümüzü değiştirdik. Daha doğrusu yanımıza havlularımızı alıp üzerimize ‘yukata’ diye adlandırılan, ince kumaştan giysileri giyip kaplıcalardan birinin yolunu tuttuk. Bu yukatalar Japonya’da kalınabilecek her otel ve diğer konaklama yerlerinde müşterilerine sunuluyor. Elbette hepsi farklı şekilde ve renkte. Kaldığımız oteldeki her kaplıcanın kendine has manzarası vardı. Bir taraftan mağaranın içindeki kaplıca suyunun içinde dinlenirken diğer taraftan mağara ağzından dışarı bakarak deniz manzarasını seyredebiliyorduk. İçinde bulunduğumuz kaplıca havuzu ile denizin arasında sadece 2-3 metrelik bir fark vardı. Böyle bir yerde kalmak için birkaç saatlik araba yolculuğu çekmeye değer.

Akşam yemeği açık büfe olarak hazırlanmıştı ve hemen hemen herkes yemeğe kaplıcalardan çıktıktan sonra geldikleri için üzerlerinde yukata vadı. Tabi biz de yemeğe bu şekilde geldik. Japonların en sevidiğim 2 yemeğine doydum diyebilirim: Sushi ve sashimi. Özellikle ‘maguro’adını verdikleri orkinosun taze taze kesilerek hazırlanışını görmek çok ilginçti. Ertesi sabah saat 04:00 gibi uyanarak otelin konuşlandığı tepenin en üst kısmına çıkıp güneşin doğuşunu izlemeye gittim. Güneşin, kuzey yarım kürenin en doğusuna bakan denizinden yükselişini görmek için sabırsızlanıyordum ama maalesef havanın kapalı olması güneşi doğarken görebilme şansını bana vermedi. Yine de gün ışıkları yavaş yavaş artarken gördüklerim beni erken uyandığıma hiç de pişman etmedi.

Diğerleri de uyanınca tekrar bir kaplıca sefası yapıp kahvaltı ettikten sonra yola yeniden koyulduk. Bu seferki durağımız Ertuğrul Fırkateyni’nin, açıklarındaki kayalıklara çarparak battığı ve 600e yakın şehit verdiğimiz Oşima Adası oldu. Ada anakaraya yakın olduğu için yoldan köprü ile ulaşılabiliyor. Batığa ait eşyalarla birlikte Türk kültürünün tanıtıldığı Türk Müzesi’ni ziyaret ettik. Müzenin üst katından geminin çarparak battığı kayalıkları görmek mümkün. Müzeyi gezdikten sonra şehitliğimizi de ziyaret ettik. Burayı görme fırsatı bulabildiğim için kendimi çok şanslı sayıyorum.





Dönüş yolumuzun üzerinde bulunan eski bir feneri ziyaret ettikten sonra hemen yakınındaki su altı akvaryumunu gezdik. Daha önce hiç görmediğim ya da sadece ekranlarda gördüğüm deniz canlılarını olabildiğince doğal ortam yaratılarak hazırlanmış olan akvaryumarında görebildim. Hatta yavru bir su kaplumbağasını ellerimle tuttum.



Ziyaret ettiğimiz her yerde fazlasıyla resim ve video çektim. Bu resimlerin tamamını buradan aktarmak ne kadar zorsa yukarıda özet olarak yazdıklarımın tamamını buradan aktarmak da o kadar zor. Yukarıda yazdıklarım o 2 günün sadece kısa bir özeti. Dolu dolu geçirdiğim bu iki günlük gezi için eşimin ailesine için ne kadar teşekkür etsem azdır. Okaasan, otousan arigatou gozaimashita!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder