18 Eylül 2016 Pazar

Koç Vuruşu

Koçluk mesleği ülkemizde iyice yaygınlaşmaya başladı. Birçok yerde adı anılır oldu. Bu meslek erbapları arasında işini hakkıyla yapanlar mutlaka vardır, ancak gözlemlerimiz ve duyumlarımız ters giden bir şeyler olduğu yönünde şüphe duymamıza yol açıyor.

İstenilen ücretler korkunç. Örnek vermeden önce koçluğun tanımını aktaralım. Uluslararası Koçluk Federasyonu (ICF) koçluk tanımını şöyle veriyor: "Koç'un müşterilerinin kendi kişisel ve profesyonel potansiyellerini düşündürücü ve yaratıcı bir süreçte fark etmelerini ve kullanmalarını, bu sayede bulundukları belirsiz ve karmaşık durumlardan çıkmalarını sağlayan ortaklık"[1]. Daha kısa bir tanımla şöyle deniyor:"müşterilerin bireysel ve profesyonel potansiyellerini en üst seviyeye çıkarmalarını sağlamaları için ilham veren, düşündürücü ve yaratıcı müşterek bir süreç"[2]. Sanırım en özet tanım olarak GORA filminde Garavel'in Arif'e söylediklerini kullanabiliriz: "sende olanı sana koyacağız".

Geniş verilen ilk tanımı ele alırsak, bir kişinin koçun potansiyel müşterisi olabilmesi için "belirsiz ve karmaşık durumlar içinde" olması gerekir. Diğer tanım bu şartı ortadan kaldırıyor. Böylelikle daha geniş bir kitle hedefe oturtuluyor ve müşterinin gurur yapıp karmaşık ve belirsiz durumlar içinde olduğunu kabul etmeme riskini ortadan kaldırıyor. Bireysel ve profesyonel potansiyellerini en üst seviyeye çıkarmalarını sağlamak için bir koçun öncelikle müşterisinin potansiyelini tespit edecek bilgiye ve donanıma sahip olması gerekir. Bugüne kadar, "siz zaten potansiyelinizin en üst seviyesinde bulunuyorsunuz, benim yapabileceğim bir şey yok" deyip işi geri çevirmiş bir koç olmuş mudur diye merak ediyorum. Ya da tüm müşterilerini potansiyel seviyelerinin altında olduklarına ve kendilerinden destek almadan en üst seviyeye asla çıkamayacaklarına mı inandırıyorlar bilemiyorum.

İşin biraz daha temeline girip koç kavramının kökenine inelim. Koç (İng.:coach) kelimesi Fransızca kökenlidir ve "bir yerden diğerine taşıyan araç" anlamına gelir. Batı ülkelerinden birinde birisine havalimanına nasıl gideceğinizi sorduğunuzda size bir koç tutmanızı söylerse şaşırmayın. Koç derken bir otobüsten bahsetmektedir, sizi kalkış noktasından havalimanına götürür. Bir nevi Havaş yani. Sizi içinde olduğunuz belirsiz durumdan alıp, potansiyelinizin en üstüne götüren koçların tanımı da bu köke dayanır. Eğer koç kelimesi yabancı dillere Türkçe'den  geçmiş olsaydı taşımacılıkta değil hayvancılıkta kullanılırdı. O zaman da burada tartışmakta olduğumuz meslek kendisine başka bir ad bulmak zorunda kalırdı.

Şimdi örneği verelim:
Bir arkadaşım kızı için bir eğitim koçu ile konuşmuş. Eğitim koçu vereceği hizmet karşılığında 40.000 TL ücret istemiş.
- Harvard Üniversitesi'ni mi garanti ediyorsunuz?
- Hayır.
- Oxford garanti mi?
- Değil.
- Boğaziçi?
- Kısmet.
- Herhangi bir üniversite?
- Hayırlısı.
- Hayatını kazanacak bir meslek?
- Kendine kalmış.
- Meslek sahibi olursa iş bulması garanti mi?
- Allah büyük.
- Peki siz ne yapacaksınız?
- Ben 40.000 TL alacağım. [3]

Lisansüstü eğitimleriyle iş bulamayanlar varken, üniversite diploması olmayan imamların ülke yönettiği bir devirde, karşılığı 40.000 lira olan bir eğitim koçluğunun nasıl bir sonuca ulaştıracağını merak ediyorum.

Her malın, hizmetin, emeğin bir bedeli vardır. Alışverişin özü budur: ödediğinin karşılığını almak. İnsanın hayatta en kıymetli varlıkları olan evlatlarının belki birkaç yıllık okul ücretini talep eden bir kişi neyin garantisi karşılığında 40.000 lira ücret isteyebilir? Psikolog Doğan Cüceloğlu şöyle diyor:

"Ailenin çocukla kurduğu ilişkinin türü, çocuğun okul başarısını etkileyen en önemli ve en can alıcı nokta olarak karşımıza çıkıyor."[4]
"Çocuğunuzun seçimlerini kendisinin yapmasına özen gösterin. Siz onun yerine seçimler yapmayın, o seçimler yaparken sizi bir danışman, bir rehber olarak kullansın."[5]
"Sizin başarı anlayışınız ve o anlayışın altında yatan inanç, isteseniz de istemeseniz de, farkında olsanız da olmasanız da, çocuğunuzla ilişkinizin temelini oluşturur."[6]

Kendilerinin de zaten bu sözler temelindeki fikirleri verdiğini iddia eden eğitim koçları olabilir. Öyleyse, Cüceloğlu'nun kitabı 12 lira 50 kuruşken sana niye 40.000 lira verelim?

Senelerce eğitim alıp bu işin ilmini yapmış kişiler dururken, birkaç haftalık sertifika programıyla "koç" olmuş kişilere binlerce lira vermeyi tercih ederseniz siz bilirsiniz. Ama şunu bilin, koçluk eğitiminin bizzat kendisini alsanız daha ucuza gelir. Böylece hem kendi kendinizin koçu olursunuz, hem de bir mesleğiniz daha olur. Atalarımızın dediği gibi; koç vuruşuna koç dayanır. 40.000 lira verecek müşteriler de bulursanız yaşadınız.

Cüceloğlu, Başarıya Götüren Aile adlı eserinin ikinci bölümünde Başarı'dan ne anlanması gerektiğine değiniyor ve ders, okul, meslek, iş, evlilik ve yaşam başarısı diye bölümlerle ele alıp bunların birinde elde edilmiş başarının bir diğerinde de başarı garantisi vermediğini belirtiyor. İşin ilginç olan tarafı, evlilik, eğitim, yaşam, vs. gibi tüm bu olguların her biri için bir koç bulmak mümkün. Bunların birkaçını aşağıda örneklendirelim.

Yaşam koçu var. Öyle bir ücret talep ediyor ki, sanki bugüne kadar bitkisel hayattaydık da bundan sonra Angelina Jolie-Brad Pitt hayatı yaşayacağız. Evlilik koçu var; birkaç görüşmeden sonra eşinizi sizden daha iyi tanıdığını anlarsanız bozulmaca yok. İş koçu var; "yaptığınız işten keyif almanız, daha başarılı olmanız için" size destek veriyor. Patronun yeğeni mezun olup da sizin yerinize işe alınırsa ödediğiniz parayı geri alamıyorsunuz. Diyet koçu var; güzelim tereyağlı iskenderi yasaklayıp buharda pişmiş brokoli öneriyor, siz de mutluluktan uçuyorsunuz! Spor koçu, fitness koçu, yoga koçu, oyuncu koçu, satış koçu, audition koçu, eczane koçu, işletme koçu var...var oğlu var. Bir de Reşat Ekrem Koçu var ama onun konuyla ilgisi yok.

Yine siz bilirsiniz ama, hangi konuda olursa olsun, ben yine de size işin ilmini yapmış olan kişilerden destek almanızın en doğrusu olacağını tavsiye ederim. Senelerin verdiği birikimleri kitaplarıyla önümüze getirirler, özel olarak destek almak istediğinizde ise 40.000 liranıza göz koymazlar.
_________________________________________________________________________________
[1] http://www.perfectmindcoachacademy.com/koccedilluk-hakkinda.html
[2] http://www.icfturkey.org/index.php/icf-hakknda
[3] Diyalog metni, verilen-verilmeyen taahhütler gerçeğine uygun olarak mübalağa edilmiştir. Ücret tamamen gerçektir.
[4] Başarıya Götüren Aile, s.100
[5] age, s.111
[6] age, s.27  

15 Eylül 2016 Perşembe

Toba Gezileri

Önceki yazımda, araya sıkıştırdığımızı belirttiğim iki geziyi burada yazıyorum.
*

Günübirlik Toba'ya yaptığımız gezi ile, Tsu'ya yerleştikten sonra ilk kez şehir dışına çıkmış olduk. Bu kısa gezi için seçtiğimiz, daha doğrusu fırsat bulabildiğimiz gün Japonya'nın en sıcak günlerinden biriydi belki de. Yazıyı yazmakta olduğum bugünlerde sonbaharın etkilerini iyiden iyiye hissetmeye başladık. Hatta Japonya artık tayfunların etkisi altına girmiş bulunuyor. Yağmurlar iyice sıklaştı. Geziyi yaptığımız o günün sıcağını düşününce, bu serin günlere nasıl bu kadar çabuk geldiğimize hayret ediyorum.

Toba(鳥羽市) gezimiz, en kısa ifadeyle bir akvaryum gezisiydi. Önceki senelerde Japonya'nın farklı yerlerinde yapmış olduğum akvaryum gezilerinden [1] çok farklı olduğunu söyleyemem. Bu sebeple herhangi bir sıradışılık yoktu benim için. Ama artık dört yaşında olduğu için çevreye olan ilgisi, farkındalığı daha da artmış olan büyük oğlum Eren çok keyifli anlar yaşadı. Güne fokların gösterisiyle başladık. Bunu penguenlerin ve deniz aslanının gösterisi takip etti. Bu gösteriler arasında da çeşitli canlıların bulunduğu bölümleri gezdik.

Akvaryumun bulunduğu yerin hemen yanında, kıyıya bağlı bir köprü ile yürüyerek geçilebilen Mikimoto İnci Adası (ミキモト真珠島) bulunuyor. Burası Toba'da ziyaret etmek isteyebileceğim yerlerin başında geliyordu çünkü çok ilgi duyduğum ve daha önce de hakkında kısaca yazdığım deniz kızları diye bilinen Ama-dalgıçları [2] ile ilgili bir müzeyi içinde barındırıyor. Ancak iki çocukla geziye çıkmanın getirdiği bağımlılık ile bu ziyareti daha sonra tek başıma yapmak üzere ertelemek zorunda kaldım.

İkinci gezimizi eşiyle birlikte kayınpederim organize etti. İki onlar, dört biz, üç de baldızım ve çocukları olmak üzere dokuz kişilik bir kadroyla seyahate çıktık. İki arabaya sığışıp, yaklaşık iki saat süren bir yolculuktan sonra soluğu yine Toba il sınırları içinde bulunan Osatsu kasabasının(相差町Çidorigahama plajında(千鳥ケ浜海水浴場aldık. Deniz ve kumsalın keyfini doyasıya çıkaran çocuklara göz kulak olma nöbetini devredince ben de Japonya'da ilk kez denize girme fırsatı buldum bu seyahat sayesinde.

Japonya'da insanların plajın tadını çıkarma anlayışı bizden daha farklı. Farklılıktaki sebebinin arkasında, Japonlar'ın, özellikle de bayanların beyaz tenli olma düşkünlüğü yatıyor. Bedenlerinin güneşle temasını önlemek için ne mümkünse yapıyorlar. Onlar için vücutlarının beyaz kalması, güzelliklerinin görülüp takdir edilmesinden daha önemli. Bu yüzden mayoların, bikinilerin üzerine UV korumalı uzun kollu özel yelekler giyiyorlar. Şapkalar, güneş gözlükleri kullanıyorlar. Altımda mayo ve gözümde numaralı gözlükle plajın en çıplaklarından biri bendim desem pek abartmış olmam. Şu haşema denen şeyi buraya ihraç etseler epey para kazanırlar sanırım.

Kaplıcalarda ve umumi banyolarda plajdaki durumun tam tersi söz konusu. Geceyi geçirdiğimiz Outaya Oteli'nde [3] de bu tür banyolar bulunuyor. Odalarda banyo veya duş yok. Müşteriler herkese açık banyolarda çırılçıplak yıkanmak zorundalar. Eğer yer varsa hemen, yoksa soyunuk halde sıra bekledikten sonra, tamamen açık, sıra sıra dizili duşlardan birinin karşısındaki kısa tabureye oturarak şampuanlanıp vücudunuzu sabunluyorsunuz, durulandıktan sonra hemen arkanızdaki sıcak su havuzunda bir boşluk bulursanız girip demleniyorsunuz. Öyle mayo giymek, havluyu peştamal gibi sarmak filan olmaz. Gören görecek, yapacak bir şey yok.

Akşam banyomuzu yaptıktan sonra otel restoranında bizim için hazırlanan sofra, Türkiye'de 'bir kuşu sütü eksikti' denilen sofranın Japon versiyonuydu. Deniz kestaneli pilav, çeşitli yosun sosları, çorbası ve salatası, irili ufaklı karidesler, deniz kulağı ve diğer birkaç çeşit deniz yumuşakçası, biri yarı canlı, diğeri kızarmış ıstakoz, bazıları pişmiş, bazıları çiğ çeşitli balıklar, daha bilmem neler. Olabildiğince her birinden tatmaya çalıştım ama alışık olmadığım için o pahalı sofrada yenmemiş epey yemek kaldı. Dalgaların Sesi adlı yazımda biraz hikayesinden bahsettiğim deniz kulağının tadına bakma fırsatını yakaladığım sofradan hayal kırıklığı ile ayrıldığımı söyleyemem. Keşke önüme dizilen tüm yemeklerin listesi daha önceden elimde olsaydı da her birini biraz araştırıp haklarında bilgi edinmiş olsaydım. Eminim o zaman bu sofraya daha iştahlı otururdum. Çünkü bir yemeği güzel yapan sadece tadı, kokusu, görüntüsü değil, arkasında yatan hikayelerdir aynı zamanda.

Odamıza döndüğümüzde, Japonların futon dedikleri yer yataklarımız hazırlanmış bizi bekliyordu. Günün yorgunluğunu deliksiz bir uykuyla atmak üzere üzerime örtüyü çektikten birkaç saat sonra kafamın üzerine oturmuş, uyanmam için kendi dilinde kelimeler söyleyen küçük oğlum Kayra'nın yüzüme indirdiği tokatlarla uyandım. Neden annesini ya da abisini değil de beni tercih ettiği hakkında bir fikrim de şikayetim de yok ama yine de emzirmek üzere onu annesine teslim etmek zorunda kaldım. Ona bir de teşekkür borçlu olduğumu söylemeliyim çünkü bu sayede gecenin saat ikisinde odadan çıkıp umumi banyoya tekrar gittim, kimsecikler yokken sere serpile rahatça sıcak su havuzunun keyfini çıkardım.

Ertesi gün otelde yaptığımız yine deniz ürünleri ağırlıklı kahvaltıdan sonra bulunduğumuz kasabada yürüyüş yaptık. Ama-dalgıçları kültür mirasının önemli yerlerinden biri olan Şinmei Tapınağı'na (神明神社) uğradık. Buradaki üç sunaktan biri olan İşigami (石神-Taş Tanrısı) sadece Ama-dalgıçları tarafından kullanılırken, zamanla ün kazandığı için tüm kadınlara, ama hâlâ sadece kadınlara açık bir sunak. Son olarak küçük bir Ama-dalgıçları müzesini ziyaret edip yola koyulduk. Gelişimizden farklı bir güzergâh izleyerek yolumuzu Toba merkezinden geçirdik. Bu kez Toba'nın diğer akvaryumunu ziyaret ettik ama kalabalık yüzünden yemek yiyecek bir yer bile bulamayınca ziyaretimizi kısa tutup tekrar yola çıktık. Yol üzerindeki bir hamburgercide açlığımızı giderip, oğlum Eren'in birkaç gün sonrasında başlayacak okulu için kalan hazırlakları tamamlayacağımız şehrimize geri döndük.
_________________________________________________________________________________
[1] İlgili yazılar: Osaka KaiyukanAkvaryum Ziyaretleri
[2] Bkz. Dalgaların Sesi
[3] http://ryokan-ohtaya.com/

16 Ağustos 2016 Salı

Japonya'da İlk Ay

Çocuklarımıza daha iyi bir eğitim ve yaşam verebilmek için geldiğimiz Japonya'da ilk ayımızı tamamladık. Bazıları daha zor, bazıları daha kolay olmak üzere önceden hazırladığımız planın maddelerini bir bir gerçekleştiriyoruz. Örneğin, geldiğimizin ilk iki haftası eşimin anne-babasının evinde kalıp, eksiklerine rağmen planı aksatmadan ay başında kendi evimize yerleştik. Eksiklerini de yavaş yavaş tamamlıyoruz.

Bu bir ay içinde, neredeyse tamamı ev ve diğer yerleşme işleri olmak üzere çok iş yaptık. Araya iki gezi bile sıkıştırdık. Yaptığımız işlerin ayrıntılarına insem bu yazı bitmez ama kayda geçirmek adına birkaç not düşeceğim.

Dördü kabin olmak üzere toplamları yüz kiloyu aşan yedi parça bagajla, 13 Temmuz akşamı Japonya'ya vardık. Kayınpederim ve kayınvalidem sürpriz yapıp bizi havalimanında karşıladılar. Japonya'daki birçok havalimanı gibi Osaka Havalimanı da yerleşim yerinden uzağa, denizin ortasına inşa edildiğinden merkez tren istasyonuna gitmek için yaklaşık bir saaatlik bir otobüs yolculuğu yapmak gerekiyor. Bizim son durağımız olan, yani evimizi kuracağımız Tsu şehrine gitmek için de bu merkez istasyondan (Namba'dan) trene binmemiz gerekiyor. Eşyamız çok olduğu için, hem valizleri hem çocukları taşıyarak, geldiğimiz günün akşamı bu tren yolculuğunu yapma riskine girmek istememiştik. Hem de geç saatlerde varacağımızı bildiğimizden Tsu'ya gitmek için son trene yetişemeyebileceğimizi de göz önünde bulundurup tüm eşyalarımızı taşıyıcı bir firmaya vermeyi, ilk geceyi Osaka'da geçirmeyi, ve ertesi gün sadece çocukları taşıyarak trenle Tsu'ya geçmeyi, maliyetine de katlanarak planlamıştık. İşte kayınpederim ve kayınvalidem, bu yükümüzü biraz olsun hafifletebilmek için üç buçuk saat araba kullanarak bizi karşılamaya gelmişlerdi.

Eşyalarımızı taşıyıcı firmaya verip hep beraber arabayla Tsu'ya dönebilirdik ama otel rezervasyonunu iptal etme süresi dolmuştu. Kalmasak bile ödeme yapmamız gerekiyordu. Ayrıca biz de tekrar saatler sürecek bir yolculuk yapamayacak kadar bitkindik. Bu yüzden eşimin anne ve babasına arabada eşlik etme görevi valizlerimize kaldı. İlk gecemizi Namba tren istasyonunun tam üzerindeki otelde geçirip ertesi gün Tsu'ya geçtik ve geçer geçmez yapmamız gereken işlere giriştik. Şöyle bir sıralayayım:

Resmî işlemler:
- Eşimin ve çocukların ikamet kayıtlarını yaptırdık.
- Eşimin emeklilik kaydını değiştirdik.
- Çocukların aşı kayıtlarını yaptırdık. Türkiye'de yapılan aşılarla karşılaştırıp eksik olanlar için takvim belirlendi. Türkiye'de olmayan bir aşıyı ben bile yaptırmak durumunda kaldım.
- Sağlık sigortalarını yaptırdık.
- Eve elektrik ve su bağlattık. İnternet, telefon ve televizyon yayını kurdurduk.
- Nagoya'daki göçmenlik bürosuna gidip benim için oturma iznine başvurduk. Bunun için gerekli evrakları hazırlamaya eşim Türkiye'de başlamıştı. Aradan birkaç hafta geçmesine rağmen hâlâ elimize bir cevap ulaşmadı. Yaşamımızı burada sürdürebilmek ve bir işe girmek için en önemli meselemiz şu anda bu.

Ev alışverişi:
- Sadece klima, buzdolabı ve çamaşır makinesine 15 bin liradan fazla para ödeyince buradaki yaşamımızın ekonomik açıdan çok kolay olmayacağı gerçeğini tokat gibi yedik. Gerçi bu kadar pahalı olmalarının sebeplerinden biri olağanüstü siyasetimizin Türk Lirası üzerindeki etkisi. Örneğin, aldığımız aletlerin fiyatları Japon Yeni olarak on yıl öncekiyle hemen hemen aynı. Ama Japon Yeni on yıl önceki Türk Lirasının yaklaşık üç katı. Siyasî istikrarımız aynı şekilde devam ederse bir on yıl sonra paramız bugünkünün de üçte biri değerine düşecek demektir. İstikrar çok mühim!
- Aldığımız diğer elektrikli eşyalar: ütü, su ısıtıcısı, saç kurutma makinesi, elektrikli süpürge, fırın, tost makinesi, pilav makinesi (Japonya'da her mutfakta bulunur, ekmek niyetine pilav yenir), dizüstü bilgisayar.
- Bu kadar elektrikli eşya almışken keyfime de biraz harcayayım deyip 4K televizyon ve Playstation 4 aldım.

Hazırda evde olan ocak, aspiratör, bulaşık makinesi ve su ısıtma sistemi, aşmış olduğumuz bütçemizi biraz dengeledi. Evin tuvaletinde elektrikli klozet bile var. Hatta duvara monte edilmiş uzaktan kumandası var. Bu tür şeyler Japonya'da standart gibi bir şey. Oturağın ısıtması, farklı su püskürtme seçenekleri filan var. Neyse.. Tencere, tava gibi bir kısım mutfak eşyası kayınvalideden geldi. Çocukları büyümüş olan baldızların eski bebek yatağı ile mama sandalyesini aldık. Büyük baldız artık kullanmadığı küçük mutfak masasını, iki sandalyesi ve bir taburesiyle bize bıraktı. Hem yemek, hem oyun, hem ders, hem yazdığım şu satırlar, hemen hemen her şeyi bu masa ve sandalyelerde yapıyoruz. Tabak, kâse, çatal, bıçak, perde, lamba, bardak, ampul, askı, yastık, örtü vs gibi ufak tefek şeyler epey para tuttu ve sürekli yeni bir şeyler çıkıyor.

Televizyon sehpası dışında mobilya adına henüz hiçbir şey almadık. Daha doğrusu almaya başlamadık. Evin dört odalı bir üst katı var ama henüz kullanmıyoruz. Kanepe, koltuk, hatta yatağımız yok. Japonların futon dedikleri birkaç santim yüksekliğindeki yer yatağında yatıyoruz.

Yani bizim şu anki durumumuz şöyle: 4K televizyonumuz var ama karşısında oturacak koltuğumuz yok; uzaktan kumandalı, alttan ısıtmalı tuvaletimiz var ama yatacak yatağımız yok. Artık bizi hangi kategoriye koyarsınız düşünün bulun.

Esas önemli noktayı sona bırakayım. İstanbul'daki arabamı satarak burada araba almak için bütçe hazırlamıştım. Eşimin ailesi ısrarla kendileri almak istedi. Epey direttim ama oralı bile olmadan arabayı alıp bize teslim ettiler. Yükümüzü hafifletecek maddi manevi diğer birçok konuda da bize yardımcı oldular ve olmaya devam ediyorlar. Eşimin ülkesi olmasaydı ya da eşimin ailesi bu kadar destekçi olmasaydı işimiz çok daha zor olurdu. Ben hepsine hazırlıklıydım ve planlarımı bu doğrultuda yapmıştım ama yurtdışına taşınmayı düşünenler bu satırları okuyorsa nelerle karşılaşacaklarının hesabını yaparken tüm bunları göz önünde bulundursunlar.

not: Araya sıkıştırdığımı söylediğim iki geziyi daha sonra kısaca yazacağım.

24 Haziran 2016 Cuma

Yaşar Nuri Öztürk

Ölüm haberini aldığım iki gün öncesinden beri büyük bir üzüntü içindeyim. Öğretmenimi kaybettim. Beni hiç görmeyen, varlığımdan haberi bile olmayan ama bana çok şey öğreten, yol göstericimi kaybettim. Kitapçıya her girdiğimde yeni çıkanlar arasında onun kitaplarını aradım. Onun kitaplarıyla aydınlandım, bilmediğim gerçekleri, yanlış bildiklerimin doğrularını ondan öğrendim. İşyerinde insanlar çalışırken kulaklıklarını takıp müzik dinler ya, ben çoğu zaman onun konuk olduğu programları bulur dinlerdim. Konuşması, sözcükleri, üslubu, vurguları, her şeyiyle dinlemekten büyük zevk aldığım bir insandı. Yazılarındaki üslup, edebiyat ve kullandığı şahane Türkçesi ile bana ayrıca yol gösterici olmuş, karınca kararınca kendi yazdıklarımda örnek aldığım kişilerin başında gelmiştir.

Gitgide karanlığa gömülmekte olan Türkiye, en parlak ışığını kaybetti. Türkiye, en zor dönemine, son yarım yüzyılda yetiştirdiği en önemli ilim adamlarından birinden mahrum bir şekilde girmek zorunda. Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği en büyük İslam aydınlatıcısı hayata veda etti. Türk insanını, saplanmış olduğu hurafe batağından çekip çıkarmak için var gücüyle çalıştı. Tanımını kendisinin koyduğu Dincilik belasından Türk insanını kurtarmak için didindi durdu.

Çıkacağını söylediği, benim dört gözle beklediğim üç ciltlik Kurtuluş Savaşının Kur'anî Boyutları ve Atatürk İle Aldatmak kitapları raflarda yerini alamadan hayata gözlerini yumdu. Kitaplığım öksüz kaldı. O kadar üzgünüm ki anlatamam.

"Yobazın olmadığı her yer cennettir" derdin. İşte eminim ki sen artık yobazın olmadığı yerdesin. Işığınla bize de oranın yolunu açtın; ne kadar vaktimiz kaldıysa, inşallah bizler de orayı hak edenlerden oluruz.