19 Eylül 2020 Cumartesi

Kumandanı Öldürmek

Haruki Murakami'nin 850 sayfalık Kumandanı Öldürmek adlı kitabı için uzun bir kitap demek kesinlikle haksızlık olur. Sayfa sayısı söz konusu edilecekse yapılabilecek en doğru tanım zengin bir kitap olduğudur.

Hayatını portre resimleri yaparak kazanan bir ressam, karısının kendisinden ayrılmasının ardından yaşadığı şehirden uzaklaşmaya karar verir. Menajerliğini de yapan arkadaşı ona babasının evinde kalmasını önerir. Babası Japonya'nın en tanınmış ressamlarından biridir. Yaşlı ve bilincini kaybetmiş biri olarak bakım evinde kaldığı için ev boştur. Sağlığında o evi aynı zamanda atölye olarak kullanmıştır. En yakın evden ulaşılması için bile taşıtın gerektireceği kadar ıssız, ormanlık ve tepelik bir alanda olan bu ev inzivaya çekilmek isteyen bir sanatçı için biçilmez kaftandır. 

Ressamımızın macerası işte bu eve olan yolculuğuyla başlar. Eve yerleşmesinin ardından ev sahibinin, çatı katına itina ile sakladığı, kimse tarafından bilinmeyen bir tablosunu bulmasıyla devam eder. Her gece aynı saatte duyduğu çan sesiyle gizemli bir hal alır. Portresini yapmak için yüksek ücret aldığı sıra dışı yeni arkadaşıyla birlikte bu sesi araştırmaya koyulur. Böylece kendisini gizemli olduğu kadar ürpertici olayların içinde bulur.

Kitabın gerçek dışı öyküsüne gerçek hayattan birçok tarihi olay, sanat eserleri ve kültürel argümanlar eşlik ediyor. Okurken, bir ressamın sanatını ortaya çıkarırken şekillendirdiği düşüncelere ve sarf ettiği emeğe şahit olacaksınız. Japon ve Budist kültürüne ait ilginç ögelerle karşılaşacaksınız. Mozart'ın Don Giovanni operasını, R. Strauss'un Rosenkavalier adlı eserini dinlemek isteyeceksiniz. Auschwitz ve Nanking gibi insanlık tarihini sarsan olayları hatırlayacaksınız. Tüm bunların öyküyle nasıl harmanlandığını görerek yazarın dehasını takdir edeceksiniz.

Koşmasaydım Yazamazdım adlı kitabında Murakami yazarlığa nasıl başladığını anlatır. Buna göre Murakami kendisini tatmin eden özgün bir üslup arayışı içindedir. Öyküsünü anlatmak için önce İngilizce yazmayı dener. İngilizcesinin iyi derecede olmaması onu kısa kısa cümlelerle anlatmaya zorlar. Japonca'ya çevirirken bu kısa cümleleri olduğu gibi tutar ve üslubunu böylece keşfettiğini söyler. Bu kısa cümleli anlatımları, özellikle Karanlıktan Sonra gibi yazarın ilk kitaplarında fark etmek mümkün. Ancak 1Q84 ve Kumandanı Öldürmek gibi sonradan yazdığı kitaplarda pek hissedilmez. Yine de uzun uzun cümleler yoktur. Çünkü yazarın edebiyatını cümlelerin uzunluğu değil, öykülerin zenginliği, özgünlüğü ve anlatımındaki ustalık oluşturur. Yoksa Murakami de pekala kimsede iz bırakmayacak, hatırlanmayacak öyküler yazan Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk gibi, kitaplarını sırf edebi eserler gibi göstermek için birkaç cümlede anlatılabilecek bir şeyi birkaç paragraf tutacak kadar uzun cümleler ile doldurur, o da yetmezmiş gibi o cümleleri bir de parantez içi açıklamalara boğup iyice uzatarak daha da anlamsızlaştırabilirdi (gördüğünüz gibi ben de uzun cümle kurabiliyorum; parantez içi açıklama bile ekledim). Ama, Nasreddin Hoca'nın dediği gibi, keramet kavukta değil.

Murakami'nin adı hemen hemen her yıl Nobel edebiyat ödülünde geçer. Bana sorarsanız çoktan alması gerekirdi ancak siyasi faktörler buna engel oldu. Kendi ülkesini eleştirmesi en önemli sebep. Evet, kendi ülkesini eleştiren Orhan Pamuk'a edebiyat Nobeli, kendi rejimini eleştiren Çinli yazar Liu Şiaobo'ya barış Nobel'i verildi ama kriter eleştirdiğinin kendi ülkesi olması değil, kendi ülkesinin dünya siyasetindeki konumu. Nobel ödülleri açıklandıktan sonra gündemi yazarın yazdıkları veya edebiyatı değil, siyasi fikirleri meşgul ediyor. Murakami kendi ülkesini İkinci Dünya Savaşı sırasında Çin'de ve Kore'de yaptığı insanlık suçlarından ötürü birçok kez eleştirmiş, kurbanlar ikna olana dek Japonya'nın tekrar tekrar özür dilemesi gerektiğini söylemişti. Bu bağlamda Kumandanı Öldürmek adlı kitabında Nanking'e yer vermesi tesadüf değil. 

Bir kitapseverin, her kitabını okuduğum Murakami'ye hayran olmamasına ihtimal dahi vermiyorum. Japonca çalışmalarım hâlâ istediğim seviyede olmadığı için Murakami kitaplarını bir de orijinal Japoncasından okuma hayalimi yine ertelemek zorundayım. Ama hedefimi değiştirmiş değilim. Kitaplarda olsun, filmlerde olsun, Türkiye'nin hâlâ gurur duyduğum çeviri becerisi şimdilik bana yetiyor. Sizin de aynı keyfi almanız dileğimle. 

4 Temmuz 2020 Cumartesi

Japon Komşu

Japonlar gerçekten şaşırtıcı insanlar.
Çocuklarla dışarıda mantar aramaya çıktık. Bir kadın yanımıza geldi. Oturduğumuz mahalleye yeni taşınmış. Siz Türksünüz değil mi, diye sordu. Yani taşınınca araştırmış konuyu komşuyu. Benden başka da Türk olmadığı için çevrede lafım dolaşıyor anlaşılan. Japon olmadığımı görünce de soluğu yanımızda alıp sorusunu sordu. Olumlu cevap alınca hemen eğilip selam verdi. Tanıştığına memnun olduğunu söyleyip, 1985'te Türkiye'nin Japonları hava saldırısından kurtardığını ve bunun için her zaman minnettar olduklarını söyledi.
Sonra bana teşekkür edip tekrar eğilerek selam verdi! Artık kurtarma olayını zaten biliyor muydu, yoksa benden dolayı mı araştırdı çözemedim. Ama hangisi olursa olsun gurur duydum.
Ben de ne diyeyim, Ertuğrul kazasında Japonlar yardım ettikleri için biz de size minnettarız filan dedim. Sonra evimi işaret ettim, şurada oturuyoruz diye. Kadın zaten biliyormuş. Kırmızıyı çok sevdiği için beni kırmızı arabamdan da tanıyormuş. (Çevredeki tek kırmızı araba benim). Yani Japon olmadığımı gördüğünden değil, resmen tanıdığı için yanıma gelmiş. Neyse, selamlaşıp ayrıldık. Hakkımda daha neler biliyordu, biraz daha konuşsak daha neler ortaya çıkardı meraklanmadan edemedim. Artık gurur duymaya devam mı edeyim yoksa tırsayım mı ona karar vereceğim.

26 Nisan 2020 Pazar

Virüs Tehdidi Altında Japon Baharı

Daha fazla fotoğraf için instagram/MltSyr
Virüs tehdidinin gölgesinde girdik bu yıl bahara. Japonya'da bahar demek kiraz çiçekleri demek. Kiraz çiçeklerinin açmasıyla başlıyor her şey. Okullar, ligler, şirketlerin yeni mali yılları, sözleşme yenilemeler, aklınıza gelen gelmeyen her şey.

Japonlar bir yıl boyunca bekliyor kiraz çiçeklerinin açmasını, yani sakura dönemini. Televizyon kanallarında haberler ve hava durumu ile birlikte sakura durumu veriliyor. Böylece kiraz çiçekleri ülkenin hangi şehirlerinde açmış veya ne zaman açacak haber ediliyor. İnsanlar buna göre nereye gezi planları yapıyorlar.

İşte bu yıl böyle olmadı. Virüs tehdidiyle insanlar evlerinden çıkamadılar. Pembeye bürünmüş o güzelim parklara gidemediler. Ağaçların altına serilip piknik yapamadılar. Maalesef biz de aynı durumdaydık. Ama bizim şanslı olduğumuz bir şey vardı.

Japonya'ya taşınalı yaklaşık dört yıl olacak. Türkiye'de yaşarken Japonya ziyaretlerimizi birkaç kez sakura dönemine denk getirmiştik. Yaşamaya başladıktan sonra ise bu keyfi her yıl sürmeye başladık. Bu yıl dördüncüsü olacaktı. Ülkedeki yaşama alışmakta olduğumuz ilk iki sakura dönemini kendi şehrimizin parklarında geçirmiştik. Geçen yıl ise, büyük oğlumun ilkokula, kardeşinin de anaokula başlayacak olmasıyla özel bir gezi olsun istemiş ve Nara'ya gitmiştik. Bu günübirlik geziyi henüz yazıya dökmedim ama Instagram'a birkaç fotoğraf yükledim (bkz. Mutlu Sayar).

Oturduğumuz ev Mie Üniversitesi'ne çok yakın. Üniversitenin kampüsünü yıllardır park olarak kullanıyoruz desem yeridir. Çocuklarla koşmaya, futbol oynamaya, ailece dondurma yemeye, bir şeyler içmeye gidiyoruz. Kampüste yeterince yıl almış kiraz ağaçları var. Bu yıl bu ağaçların yoğun çiçek açtığı birkaç gün hafta sonuna denk geldi. O hafta sonu da hava açık olunca, virüs kısıtlamaları altında olduğumuz bu yılki sakura döneminde bile Japon baharının keyfini çıkarma imkanı bulabildik.

Koştuk, eğlendik. Dinlendik. Sohbet ettik. Oyunlar oynadık. Resimler çektik. Tertemiz bir hava soluduk.

Virüs kısıtlamaları sebebiyle kampüs neredeyse boştu. Öğrenciler belki yurtlarından dışarı çıkamıyorlar ya da kendi şehirlerinde aileleriyle birlikte kalıyorlardır. Eğitim farklı şekillerde devam ettirilmeye çalışılıyor ama ülke genelinde okullarda ders işlenmiyor. Üniversite kampüsünde bulunan küçük marketler kapalı. Meşrubat otomatlarının fişleri çekilmiş.

Seneye durum ne olur bilinmez ama bu yıl bu şartlar altında gerçekten çok şanslıydık.

5 Nisan 2020 Pazar

İki Piyano

Huyumdur, kriz dönemlerinde büyük harcamalar yaparım. Aslında huyum olduğunu söylemek tam anlamıyla doğru değil. Çünkü böyle bir alışkanlığım yok. Büyük bir harcama yapmak için kendimi zorluyor da değilim. Elimde olmayan gelişmelerin ve ihtiyaçların etkisi büyük. Bunların üstüne maddiyata olan nefretim ve karakterim de eklenince ortaya bu sonuç çıkıyor. Ancak huyumdur dememin de bir sebebi var.

Defalarca izlediğim için Baba-2 filminin hemen hemen her sahnesini bilirim. Özellikle birkaç sahnesi vardır ki aklıma kazınmış, duygularımı ve davranışlarımı şekillendirmiştir. Onlardan birinde genç Vito işten çıkarılır. Zaten çok fakirdir ve bakmak zorunda olduğu bir ailesi vardır. Cebinde kalan her kuruş altın kadar değerlidir. Çıkarıldığı işten eve döner. Kapıyı açar. Arkasında gazete kağıdına sarılı bir şey saklamaktadır. Yemek vaktidir ve eşi mutfaktadır. Arkasında sakladığı şeyi sarılı olduğu gazete kağıdından çıkarır. Çok lezzetli görünen güzel bir armuttur bu. Meyveyi yemek masasına koyar. Eşi mutfaktan döndüğünde meyveyi görür, sevinçten yüzü parlar ve ne kadar güzel olduğunu söyler. Böylece birlikte sofraya otururlar. Genç Vito gurur ve mutluluk içindedir. Her kuruşun hesabını yapmak zorunda olduğu halde, işini kaybetmiş olmasına rağmen o meyveyi almıştır. Çünkü sevdiği insanın mutluluğu, evindeki huzur onun için her türlü hesaptan daha değerlidir.

Savaştan yeni çıkmış fakir Türk halkı ve yeni kurulan Cumhuriyet ilk yıllarda birçok zorlukla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Bu zorluklar içinde Atatürk 1925 yılında bir ilkokulu ziyaret eder. Okula bir Kur'an'ı Kerim hadiye eder ve kendi yazısıyla "dikkatle okunmak için" diye bir not düşer. Atatürk'ün Kur'an'ı Kerim ile birlikte o okula hediye ettiği bir şey daha vardır. Nedir biliyor musunuz? Bir piyano. Sefalet içindeki halk aydınlansın, öğrensin, anlasın, gelişsin diye dikkatli okunması için bir Kur'an...ve bir piyano. Yaptığı her şeyde bir bilgelik, bir zarafet var. İnanın, yazarken gözlerim doluyor [1].

Baba filmlerini mi yoksa Atatürk'ü mü çok sevdiğim için böyleyim bilmiyorum. Belki sadece kendi karakterim böyledir de bu örneklerle haklılığımı kanıtlamaya çalışıyorumdur. Belki de savurganın tekiyimdir ve bunu itiraf etmektense bahane buluyorumdur. Ancak şu bir gerçek ki, özellikle kriz dönemlerinde kendimi büyük bir harcama yaparken buluyorum.

On yıl çalıştığım Turkcell'de işten çıkarıldığımda yeni evliydim. Evlilik harcamalarıyla dünya kadar borca girmiştim. Ev kredisi ödemeye devam ediyordum. Bana verilen tazminat ücretiyle ilk evlilik yıl dönümümüzde eşime bir piyano aldım. İki yıl çalıştığım Huawei'de işten çıkarıldığımda sadece iki ay önce baba olmuştum. Öncesinde ve sonrasında bebek odası eşyaları, puset, araba koltuğu, giysiler, oyuncaklar, ne lazımsa hepsini aldım. Biraz cebimde kalsın demeden en iyileri neyse onları seçtim. Türkiye'deki son işimden ayrılmak zorunda kaldığımda ise eşim ikinci bebeğimize hamileydi. Bebek masraflarının yükü altında gittim temiz olsun diye sıfır araba aldım (öncesinde şirket arabası kullanıyordum). O arabayla alışverişlerimizi yaptık, ailece gezilere çıktık.

Japonya'ya taşınırken eşimin piyanosu maalesef Türkiye'de kaldı. Buraya getirmek mümkün değildi. Zaten elektrik aksamlı olduğu için iki ülke arasındaki volt farkı burada kullanmasına engel olacaktı. Şu sıralar tüm dünyada olduğu gibi Japonya'da da virüs sebebiyle ekonomik zorluklar var. İşsiz kalanlar, dükkanlarını kapatmak zorunda kalanlar, ücretsiz izne çıkarılanlar. Şu an benim için bir tehlike yok gibi görünüyor ama ne olacağını kestirmek mümkün değil. 

Yine de...

Eşimi daha fazla piyanosuz bırakmak istemedim.

Tıpkı birincide olduğu gibi on birinci yıl dönümümüzde de bir piyano aldım.

Eğer böylesine zorlu bir dönemde olmasaydım almaya kalkar mıydım bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa...ben sevdiklerimin mutlu olmasıyla mutlu oluyorum. Belki de esas huyum budur ve yazıya huyumdur diye başlamam bundan dolayıdır. Genç Vito gibi huzur bulma çabasıyla.. Büyük Atatürk gibi çocukların eğitimine katkı vermesi amacıyla..
_____________________________________________________________________________
[1] Okulun adı Gazi Kız Numune Mektebi'dir. Atatürk bunun gibi birçok okula Kur'an'ı Kerim hediye etmiştir. Ayrıntılar için bkz. El Cevap, Sinan Meydan. İnternette araştırdığınız takdirde de birçok bilgiye ulaşabilirsiniz.