14 Ekim 2018 Pazar

İki Tayfun Arası Şima

Şima'ya (志摩市) gitmek için bir süredir fırsat kolluyordum. Yaz döneminde bulamadığım fırsatı ancak sonbaharın başında bulabildim. Şiddetli bir tayfunu atlattıktan hemen sonra, kalmayı çok istediğim otelin kalan son odasını bir geceliğine ayırttım. Bir gece iki günlük bu kısa tatilde açık havaya denk gelmemiz büyük şanstı.

Yaşadığımız şehre yaklaşık 90 kilometre uzaklıkta olan Şima'ya gidiş ve dönüş için birbirinden farklı iki güzergâh belirledik. Gidiş yolumuzun bizi doğrudan Şima'ya götürmek dışında bir özelliği yoktu. Şehre varınca, otele giriş yapma saatinden önceki kalan süreyi Shima Marineland (志摩マリンランド) adlı akvaryumda geçirdik. Japonya'nın hemen hemen her şehrinde büyüklü küçüklü olan bu tür akvaryumlar özellikle çocuklar için büyük eğlence. Şima'dakinde gördüğüm tüm balıkları daha önce ziyaret ettiğim akvaryumlarda görmüşümdür. Ama buranın açık hava dinlenme alanında gerçekten rahatlatıcı bir manzara vardı.

Manzarasından çok ümitli olmadığım yer otel odamızdı [1]. Kalan son odayı ayırttığım için seçme şansım yoktu ne de olsa. Ancak odamızın öyle güzel manzarası vardı ki, seçme şansım olsaydı bile onu tercih ederdim. Durum böyle olunca, çevreyi gezmek için hemen çıkmak yerine, odanın yerden tavana uzanan penceresinin önüne kurulup, sıcak bir yeşil çay eşliğinde kendimizi manzaraya verip yol yorgunluğunu attık.

Daha önce gittiğimiz Toba ilinin (鳥羽市, bkz.Toba Gezileri) güneyinde kalan ve Ago Körfezi'ni (英虞湾) tamamen içine alan Şima ilinin doğu ve güney sınırları Pasifik Okyanusu'na kıyı oluyor. İnci yetiştiriciliğiyle ünlü Ago Körfezi'nin kıyılarının tamamı koylardan oluşuyor. Kıyılar o kadar girintili çıkıntılı ki, her koy kendi içinde dallara ayrılıp daha küçük koylar oluşturuyor. Körfezin içinde kalan ada ve adacıkların bile en az birkaç tane kendi koyları var. Karayı tamamen örten ağaçlar kıyıya kadar uzanıyor.

Çayımız bitince pencereden seyrettiklerimizi yakından görmek üzere otelin çevresini gezdik. Otel yönetiminin tercihi mi yoksa çevre yetkililerinin izin vermemesi mi bilmem ama doğal olan hiçbir şeye el değdirmemeye özen gösterilmiş. Ağaçların arasından kıvrılan dar yürüyüş yollarından geçtik. Bazı yerlerde örümcek ağları yolun bir yanındaki ağaçtan diğer taraftakine kadar uzanıyordu. Çocuk şapkası kadar büyük beyaz mantarlar, ağaç kovuğunu mesken edinmiş yengeçler gördük. Adını bilmediğimiz kuşların, böceklerin ötüşlerini dinledik.

Yemekten önce gün batımını izlemek üzere tekrar odaya döndük. Yemekten sonra yine dışarı çıkıp akşam yürüyüşü yaptık. Otele ait uzay gözlem evinde, o güne kadar gördüğüm en büyük teleskopla ayın yüzeyini gözlemledik. Yatmadan önceki son eylem olarak da açık hava kaplıca banyosunda keyif yaptık. Ertesi gün, gelişimizden daha uzun ama daha eğlenceli yolculuk bizi bekliyordu.

Devamı..
_______________________________________________________________________________
[1] Hotel Kintetsu Aquavilla Ise-Shima

6 Temmuz 2018 Cuma

İga'dan Soni'ye

Geçen cumartesi günü doğanın içinde bir gün geçirdim. Eşimin arkadaşı Mamiko hem eşimi hem de başka bayan arkadaşlarını İga'daki (伊賀市) evine davet etmişti. Bu davetin amacı, Türkiye'de öğrendikleri iğne oyası motiflerini diğer Japon bayanlara öğretmek ve onlarla birlikte yapmaktı. Haliyle kocaların ilgi çekeceği bir etkinlik değildi. Bu sebeple Mehmet ve ben eşlerimizi ve diğer bayanları bırakıp Nabari (名張市) ve Soni'ye (曽爾村) gitmek üzere plan yapmıştık. Eşlerimiz iğne oyasına, çocuklarımız da oyunlara başlar başlamaz arabamıza atlayıp yola koyulduk.

İga'dan Nabari'ye geçip dağ yoluna saptık. Güzergâhımız Shorenji Gölü'nün (青蓮寺湖) batısından güneye inip Soni tarafına doğru yol almak ve Hinachi Gölü'nin (比奈知湖) doğusundan kuzeye ilerleyip tekrar İga'ya dönmekti. Geçtiğimiz yollar, sık dizili ağaçların oluşturduğu ormanların içine adeta sıkıştırılmış gibiydi. Tek aracın geçişi için bile son derece dar olan yollara iki aracın yan yana sığması çoğu yerde imkansızdı. Hatta zıt yönlerden gelip karşılaşan araçlardan birinin diğerine yol vermesi için bazı noktalara cepler yapılmıştı. Toplam beş saate yakın süren gezimiz boyunca karşılaştığımız araç sayısının onu geçmemesi bizim için bir şanstı.

İlk durağımız Shorenji Gölü'nün güneybatı kıyısında bulunan, Shinsui park alanı (親水広場) oldu. Bulunduğumuz yerden bakıldığında gölün çevresi tamamen ağaçların içindeydi. Sanki ormanlık alanın aşağı doğru eğim oluşturan bölümü günlerce yağan yağmur sularıyla dolmuş da göl öyle oluşmuş gibiydi. Göle dalacak olsam suyun içinde de ağaçları göreceğim hissi geliyordu. Kıyıda balık tutan birkaç kişi ile çocuklarıyla birlikte gelen iki aileden ve bizden başka kimse yoktu çevrede.

Güneye doğru yola devam edip göl suyunu dolduran Shorenji Nehri (青蓮寺川) boyunca arabamızı sürdük. Nehir yatağını oluşturan irili ufaklı kayalar nehir üzerinde yer yer adacıklar oluşturuyordu. Bu kayaların üzerinde birinden diğerine atlayarak balık tutanlara birkaç yerde rastladık. Durmaya uygun bir yere arabayı çekip yürüyerek nehre kadar indik. Suyun huzur verici seyrine ve sesine dalmışken yanımızdan geçen siyah yılanı son anda fark ettik. Yaklaşık bir buçuk metre boyu vardı. Bizden ürkmüş olacak ki, kayaların arasından kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya çalışıyordu. Tam o sırada kendisiyle aynı boyda bir de boz yılan gözümüze çarptı. Zehirliler miydi değiller miydi bilemiyorum ama yine de arabadan gelirken üzerilerine basmadığımız için şanslıydık. Nefis manzaranın içinde tertemiz havayı solurken onlara da rastlamış olmamız doğanın ne kadar içinde olduğumuz hissini daha da artırdı ama arabaya dönerken bu sefer attığımız adımlarda daha dikkatli davrandık.

Yol, nehirden uzaklaştığı yerlerde tamamen ormanın içinde kalıyordu. Yüksek ağaçlar yolun üzerinde birleşiyor ve gökyüzü neredeyse tamamen kapanıyordu. Buldukları aralıklardan ilerlemeyi başaran güneş ışıkları ağaçların nemli yapraklarından sekip çevremizde ışıltılar oluşturuyordu. Epey arkamızda bıraktığımız göle doğru akan nehirle birlikte tepelerin üst kısımlarına doğru tırmanışımızı sürdürdük. Yani akıntının ters yönünde ilerlemeye devam ettik ama biz biraz daha yukarılara kadar ulaşmıştık ki nehri de gölü de epey aşağıda bıraktığımız bir yerde tekrar mola verdik. Uzun bir süre sonra gökyüzünü genişçe görebiliyorduk. Yer yer beyaz bulutların süslediği mavi gökyüzü, su üzerindeki yansımasıyla birlikte yeşille örtülü tepeleri iki göğün arasında kalmış gibi gösteriyordu.

Güneye doğru devam edip Soni sınırlarına girdik. Buranın en meşhur yerlerinden biri, belki de birincisi olan Soni Yaylası'nda (曽爾高原) durduk. Sonbaharda pampas otlarının çiçeklenmesiyle beyaza bürünen plato, biz gittiğimizde yemyeşildi ve çevrede bizden başka kimse yoktu. Biraz daha güneye devam edip bu yöndeki son durağımız olan Mitsue Çiftliği'ne (みつえ高原牧場) uğradık. Büyükbaş hayvan yetiştirilen çiftliğin etrafındaki geniş otlak alana yayılmış hayvanları görmeyi umuyorduk ama bizim ulaştığımız saatte alan bomboştu. Çevremizdeki yeşili seyretmekle yetinip birkaç dakika sonra ayrıldık.

Doğuya ve kuzeye doğru ilerleyerek, bu kez Hinachi Gölü'nü (比奈知) dolduran Nabari Nehri'ni (名張川) solumuza alarak dönüş yoluna geçtik. Bu kez akıntıyla aynı yönde ilerliyorduk. Toplam elli kişinin bile yaşadığından emin olamadığımız küçük köylerden geçtik. Nehir üzerine inşa edilmiş olan Hinachi Barajı'nın (比奈知ダム) kenarında son kez mola verdik. Bu mola için uzunca bir süre araç sürmemiz gerekmişti çünkü yollar o kadar dardı ki arabayı sadece yol üzerinde durdurabilirdik, o zaman da başka araçların geçebileceği bir boşluk kalmazdı.


İga'ya döndüğümüz zaman, çocukların peşinde koşmaktan iğne oyası yapmaya fırsat bulmamış, yorgun ve kızgın bir eş beni bekliyordu. Misafirlikte olduğumuz için ve eve dönerken kendisi de çocuklar gibi arabada uykuya daldığı için sinirini üzerimde atmasına pek fırsatı olmadı. O yorgun haliyle bir de yemek yapmakla uğraşmasın diye yemeği dönüş yolunda dışarıda yedik. Böylece hem yorgunluğu azalmış hem de biraz yatışmış oldu. Olan, tüm günü direksiyon sallayarak geçiren bana oldu.

27 Mayıs 2018 Pazar

Happy Sensei

Japonya'daki öğretmenlik kariyerimin ilk haftasını tamamlamış bulunuyorum. Zaten özel dersler vererek bu işi kısmen yapıyordum ama bir okul çatısı altında öğretmen sıfatını resmî olarak yeni elde ettim. Ne öğretmenliği diye soracak olursanız; İngilizce öğretmenliği. Sizin anlayacağınız, bir Türk olarak Japonlara İngilizce öğretiyorum. İki üniversite mezunu, on beş yıllık bilişim teknolojileri kariyerine sahip bir bilgisayar yüksek mühendisi olarak Japonya'ya taşınıp İngilizce öğretmeni olarak yeni bir kariyere başlamak epey ilginç bir deneyim olacak.

Yaklaşık bir ay önce bu iş bana ilk teklif edildiğinde geri çevirmiştim. Çünkü öğrencilerin yaşları 3 ile 12 arasında değişiyordu. 10 yaşın üzerinde olanlara ders vermek sorun değildi ama söz konusu 3-4 yaşındakiler olunca, bu işin öğretmenlikten çok çocuk bakıcılığı olduğunu düşünmüştüm. Eşimin ısrarıyla fikrimi değiştirip denemeye karar verdim. Bir ay önce teklifini geri çevirdiğim okul müdürünü çekinerek arayıp henüz birini bulmadıysa ve benden henüz vazgeçmediyse denemek istediğimi söyledim. Beklediğimden çok daha sıcak karşıladı. Böylece birkaç gün sonra işe başladım ve ilk haftamı tamamladım.

Çalışma arkadaşlarım, yani okulda benimle birlikte çalışan diğer öğretmenlerden biri Amerikalı, biri Filipinli, diğeri Fransız. Henüz tanışmadığım iki de Japon öğretmen var. Fransız öğretmen hanımın çok iyi bir İngilizcesi var. Konuşması neredeyse hiç Fransız aksanına kaymıyor. Ayrıca, belki şaşıracaksınız ama, son derece cana yakın, samimi, yardımsever, hoş sohbet ve mütevazi biri. Yani normal bir Fransız değil! Bana çok yardımcı oluyor ve sonraki günlerde de ondan çok şey öğreneceğimi düşünüyorum.

İsmimin telaffuzu Japonlar için, özellikle de çocuklar için zor olduğundan söylerken biraz güçlük çekiyorlardı. Muru, Muturu, Muraru, Matturu gibi şeyler söylüyorlardı. Bu yüzden hepsi için kolay ve akılda kalıcı bir rumuz kullanmak gerekliliği doğdu. Çinlilerin yaptığı şekilde William, John, Michael gibi özenti isimler kullanmak istemiyordum. Çocuklarla konuşmam sırasında ismimin İngilizce karşılığının 'happy' olduğunu söyleyince adım Happy Sensei [1] olarak çıktı. Artık teacher Happy ya da Happy sensei diyorlar. Böylelikle hem anlamsal olarak temelde adım değişmemiş oldu, hem çocuklar için söylenmesi kolay bir ad ortaya çıktı, hem de onlarla yakınlaşmam ve samimiyet kurmam kolaylaştı.

Geçtiğimiz senenin sonunda Japonca ilerletmek için ara verdiğim çalışma hayatına böylece farklı bir kulvardan geri dönmüş oldum. Evde Türkçe, işte de İngilizce konuşunca Japonca kullanma imkanım maalesef azaldı. Bu durumu telafi etmek için kendimi biraz kitaplara veririm artık. 2020 yılında Japonya eğitim sisteminde İngilizce daha fazla ağırlık kazanacak. Bakalım Happy Sensei olarak ben bu sistemde nasıl yer alacağım.
_________________________________________________________________________________
[1] 'Sensei' (先生) kelimesi Japonya'da öğretmenlerin yanı sıra doktorlar, avukatlar, savcılar ve yargıçlar için de kullanılır. Usta/hoca anlamındadır. Kelimeyi oluşturan ideogramlardan ilki ön, ikincisi ise yaşam anlamındadır. Bir başka değişle, Japon kültüründe hocalar, doktorlar ve hukukçular toplumun önünde yaşayan saygın insanlardır.

15 Nisan 2018 Pazar

Tsu'dan İga'ya

Yaşadığımız şehirde olunca, sakura zamanı Kairaku Parkı'na birkaç kez gittik (bkz. Paktan Parka Tsu). Ama evimize yürüyüş mesafesinde olduğu için bu yılki sakura zamanında vaktimizin çoğunu Mie Üniversitesi (三重大学, Mie Daigaku) kampüsünde geçirdik. Bazen kahve içtiğimiz, kantininden küçük alışverişler yaptığımız, bazen kütüphanesine gidip Japonca çalıştığım, sahnesinde gösteriler izlediğimiz, bahçesinde çocuklarımızın oynadığı üniversite kampüsü hemen hemen her gün uğradığımız bir yer. Sizin anlayacağınız, Japonya'daki günlük hayatımızın büyük kısmını evde, işte ve Mie Üniversitesi'nde geçiriyoruz.

Üniversite kampüsünü sakura zamanı ziyaret etmek ayrı bir keyif. Üniversitenin yeni mezunlarını verip yeni öğrencilerini kabul ettiği bu döneminde, öğrencilerin heyecanına kampüsteki sakuralar eşlik ediyor. Ağaçlar onların cıvıltıları içinde önce çiçek açıyor ve pembeye, sonra yapraklanıyor ve yeşile bürünüyor. Yürüyüş yapmak, ağaçların altında oturmak, biraz nefes almak için değil de, sadece o gencecik öğrencileri ders çalışırken, spor yaparken, gülüp eğlenirken izlemek için bile gidilir üniversiteye.

Bu yıl sakura zamanı vakit ayırıp gitmek istediğimiz bir yer daha vardı: İga (伊賀市). Benim eşim gibi eşi Japon olan bir diğer Türk arkadaşımın yaşadığı İga'ya daha önce birkaç kez gitmiştik ama kiraz çiçeklerinin açtığı döneme ilk kez denk getirdik. Tsu'daki kiraz ağaçlarının çiçekleri yavaş yavaş dökülüp dallardaki yerini yapraklara bırakmaya başladığı sırada, daha yüksek bir il olması sebebiyle İga'da kiraz çiçekleri yeni açmıştı. Hemen şunu belirteyim, bahar gelmeden önce ülkenin şehirlerine, yörelerine göre hava durumunu, sakuraların açma ve dökülme zamanını araştırıp kendilerine bir güzergâh belirleyen, sakuraların fotoğraflarını çekebilmek için her yıl bu günleri bekleyen fotoğrafçılar var Japonya'da. Sadece fotoğrafçılar değil, bu pembe günlerin tadını çıkarmak için her yıl, deyim yerindeyse sakura tatili planlayanların sayısı da oldukça fazla. Bizim İga'ya gitme planımızı ise sakuralar kısmen oluşturuyordu. Öncelikli olarak Mehmet ve Mamiko'ya konuk olmak, hasret gidermek, sohbet etmek ve dertleşmekti amacımız.

İga'ya gideceğimizi öğrenen baldızım da çocuklarıyla birlikte bize katılma kararı aldı. Hemen arkasından kayınpederim ve kayınvalidem de gelmek isteyince dokuz kişilik bir ekiple Tsu'dan çıkıp İga'nın yolunu tuttuk. İki arabayla sabah dokuzda yola çıkıp bir saat kadar sonra İga'daki İwakurakyo Parkı'na (岩倉峡公園) ulaştık. Dostlarımızla ilk buluşma yerimiz olan bu parkta yaklaşık iki saat geçirdik, yeşilin, doğanın ve tabii ki sakuraların içinde sohbet ettik. İwakurakyo Parkı geniş bir alana yayılmış, içerisinde kamp alanı, çocuk parkları, piknik yerleri, yürüyüş parkurları barındıran, iki yanını Kizu Nehri'nin (木津川) ayırdığı, doğayla kucak kucağa, tepelik bir alan. İnsan tüm stresinden uzaklaştığı bu parkta, ormanın derinliklerine dalıp, ağaçların içinde bir kulübe yapsa tüm ömrünü geçirebilecekmiş gibi hissediyor. Bu düşünceler içindeyken midemizden gelen uyarılar, iyi de o kulübede ne yiyip ne içeriz, sorusunu aklımıza getirmişti ki, böylece sohbetimize yemekte devam etmek üzere parktan ayrılıp arkadaşlarımızın evine geçtik.

Evin bahçesinde, yakılmak üzere bizi bekleyen bir mangal ve hemen yanında güzelce kurulu bir sofra vardı. Türkiye'den uzak kalmamız, mangalsız yaşamayı göze aldığımız anlamına gelmiyor elbette. Doğanın temiz havasıyla doldurduğumuz ciğerlerimizi mangal dumanıyla şenlendirmenin vakti gelmişti. Mehmet'in kendi elleriyle yaptığı ekmeklerin arasına koyup doyasıya yediğimiz kebaplardan sonra meyveler ve tatlılarla iyice doyurduk karnımızı. Sakuralarla Japonca başladığımız günü, mangalla Türkçe tamamladık.  Ve bu senenin sakura zamanını böylece bitirmiş olduk.