4 Eylül 2021 Cumartesi

Japonya'da Yağmurlar

Japonya’da yağmurlar yaklaşık üç hafta sürdü. Birkaç günlük yaz sıcağının ardından dün tekrar yoğun yağmur almaya başladık. 

Temmuz ayının sonlarına kadar süren yağmur mevsiminin hemen ardından tayfunların başlamasıyla tüm yaz mevsimi boyunca plaj keyfi yapılabilecek bir imkân neredeyse olmadı. Tüm Japonların ortak söylemiyle ilk kez böyle bir yaz mevsimi geçiriyor ülke. Zaten Covid salgını nedeniyle geçen yıl yapamadıkları yaz tatilini bu yıl yapabilmek için bekleyen insanların hevesleri kursaklarında kaldı; ne salgın bitti, ne yağmur.
Bazı şehirlerde normalde bir yılda yağması gereken su miktarı sadece iki günde düştü. Birçok yerde toprak kaymaları oldu, can kayıpları yaşandı, evler yıkıldı. Taşan nehirler ağaçları da suyuna katıp denize döküldü. Sular yükseldi. Tomruklar dalgalarla birlikte sahillere vurdu.


İşte bu sahillerden biri de evimden sıklıkla yürüyüşe çıktığım Kurima (栗真) sahili. Fotoğrafını çektiğim görüntülere inanmak gerçekten güç. Sahil tomruklarla ve dalgaların getirdiği diğer çöplerle dolu. Denizin üzerinde hâlâ kıyıya ulaşmayı bekleyen tomruklar yüzüyor. Suların yükselmesini fırsat bilen balıkçılar ise sahile serpilmiş, yağışların mola vermesiyle oluşan sisin içinden olta atıyor.
___________________________________________
Mutlu Sayar'dan daha fazla fotoğraf için: instagram_muusensei

31 Mayıs 2021 Pazartesi

Fuji Safari Parkı

Yaklaşık bir yıldır öyle çok olay oldu ki hayatımda, blogumda birşeyler yazmaya ne zaman ayırabildim, ne de ruh halim izin verdi. Neredeyse 2021'in yarısı bitti ve bir şeyler yazayım artık deyip de klavyenin başına yeni geçtim. Aklımda bir iki taslak var aslında satırlara dökülmeyi bekleyen ama geçen yıl ailece yaptığımız Fuji gezimizin eksik kalan kısmını öncelikle tamamlamak istedim. Böylece hem adetim olduğu üzere yaşadığım olumsuz şeyleri bu satırlara aktarmaktan kaçınmış olacağım, hem de geçen yıldan bu yıla bir bağlantı kurmuş olacağım diye düşündüm. Bunun akabinde de mümkün olduğu kadar yazılarıma devam etmeye çalışacağım.
Başlayalım..

2020 yılında yaptığımız sonbahar gezimizde, Fuji'de gittiğimiz ilk yer Fuji Safari Parkı (富士サファリパーク [1]) oldu. Fuji'de uğradığımız ilk yer ve gitmemizin birinci sebebi aslında burasıydı ama burasını yazı dizisinin üçüncü başlığında yazıyorum. Önceki iki bölümü Pembe Taşın Hikayesi ve Fuji Dağı'nın Eteklerinde Bir Taş Müzesi adlı başlıklar altında okuyabilirsiniz.

Cumartesi sabahı 06:20'de evden çıkıp Fuji'ye doğru yola koyulduk. Yaklaşık 300km katederek, molalarla birlikte yaklaşık dört buçuk saatte parka ulaştık. Fuji Safari Parkı'nı doğal bir hayvanat bahçesi olarak nitelendirebiliriz. Burada bulunan hayvanlar kendileri için hazırlanan doğal alanlarda yaşıyor, geziyor, yiyor, içiyor, çiftleşiyor. İnsan elinin birkaç küçük dokunuşla düzenleme yapmak ve sınırları belirlemek dışında müdahalesi olmamış. 

Hayvanları bu doğal ortamlarında görebilmek için özel araçlarla gezilecek bir parkur hazırlanmış. Safariyi ek ücret karşılığında kafesli otobüsler ile yapmak da mümkün. Bu otobüslerin oturma bölümü bir kafes içinde bulunuyor. Özel araçlara yasak olan kısımlara girerek hayvanları daha yakından görmeye olanak veriyor. Hayvanlar bazen bu kafesin tellerine tırmanıyor, bazen de üzerine çıkıyor.  Zarar verebileceği için hayvanlar özel araçlara yaklaştırılmıyor. Yine de biz parkuru kendi arabamızla geçmeyi tercih ettik. Hayvanları kafes telleri ardından görmek ve fotoğraflamak yerine, camın ardından görmeyi ve fotoğraflamayı yeğlememiz bu tercihi yapmamızın nedenlerinden biriydi elbette.

Ayılar, aslanlar, kaplanlar, çitalar, filler, gergedanlar, zebralar, develer, lamalar, zürafalar, geyikler, yaban keçileri, bizonlar aracımızla geçtiğimiz parkur boyunca karşımıza çıkan hayvanlardı. Sürüş boyunca elde ettiğimiz eşsiz deneyim bize unutulmaz bir zaman yaşattı. Ben yeni kameramı kullandım, oğlum Eren'e de eski kameramı verdim. İnanın, o bu heyecanı benden daha fazla yaşadı. Arkada oturan eşim de kendi kamerasını küçük oğlum Kayra ile paylaştı. Böylece benim direksiyon başında olmam sebebiyle fotoğraflamayı kaçırdığım pozları onlar yakalamayı başardı. Bu da eğlencemizi bir kat daha artırdı. Örneğin, gezimiz sırasında çiftleşmekte olan aslanları fotoğraflamayı oğlum başardı. Böyle ender bir olayla karşılaşan ziyaretçi sayısı muhtemelen çok azdır. Bizim denk gelmiş olmamız ise şanslı bir hafta sonu geçireceğimizin ilk işaretiydi. 

Güzergâhı tamamladıktan sonra arabamızı park edip öğle yemeğimizi yedik. Parktaki gezimizin ikinci kısmını yaya olarak yapacaktık. Yaya olarak sürdüreceğimiz gezide kangurular, midilliler, tavşanlar, kirpiler, rakunlar gibi hayvanlar vardı. Bazılarına dokunmanın izin verildiğini öğrenince Eren tüm gün elinden bırakmadığı kameradan biraz olsun ayrılmak durumunda kaldı. Kayra, abisinden daha hevesli görünmesine rağmen hayvanlarla yan yana geldiğinde dokunmaya biraz çekindi. 

Fuji Safari Parkı'nda her yere uğradığımızdan emin olduktan sonra artık ayrılma vaktinin gelmiş olduğuna karar verdik. Otele gitmeden önce, Fuji Çocuk Dünyası (富士山こどもの国) adlı parka uğramak planlarımız arasındaydı. Çocuklar için değişik oyunlar, eğlence programlarının sunulduğu bu yere girmek için biraz geç kalmıştık. Oraya ulaştığımızda neredeyse kapanmak üzereydi. Bu yüzden girmekten vazgeçip bu eğlence merkezinin hemen önünde bulunan geniş parkta biraz vakit geçirmeye karar verdik. Parkın yeşil alanı, tepecikleri ve eşsiz Fuji Dağı manzarası bize tahminimizin de ötesinde eğlenceli zaman geçirtti. Eren ve Kayra kahkahalar atarak koşturdular, tepeciklerden yuvarlandılar. O kadar eğleniyorlardı ki, üstlerinin başlarının berbat olmasına annesiyle göz yumduk. Hem eğlenirken çocuklarımı, hem de sonbahar renklerinin süslediği parktan Fuji'nin fotoğraflarını çektim. Hava iyiden iyiye kararmaya başlarken arabamıza atlayıp otelin yolunu tuttuk.

Kaldığımız otel, Fuji Şehri Merkez Parkı'nın (富士市 中央公園) hemen yanındaydı. Önceki günün yorgunluğunu güzel bir uykuyla attıktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla soluğu bu parkta aldım. Çocuklar ve eşim henüz uykudayken yaklaşık bir saatimi bu parkın keyfini çıkararak geçirdim. Birlikte yaptığımız doyurucu bir kahvaltının ardından otelden ayrılıp Taş Müzesi'nin yolunu tuttuk. 
 






___________________________________________________________________________________
[2] Fotoğraflarımı Instagram profilimde görebilirsiniz: Mutlu Sayar

8 Kasım 2020 Pazar

Fuji Dağı'nın Eteklerinde Bir Taş Müzesi

Salgından, ev hapsinden, yoğun iş ve okul temposundan biraz olsun fırsat yaratıp ailece bir sonbahar gezisine çıkalım istedik. Biraz ferahlamak, gündemden uzaklaşmak hepimize iyi gelecekti. Fuji'ye bir gece iki günlük bir gezi planladık. Arabaya atlayıp 300km yol katederek ulaştığımız Fuji'de gidecek başka yer kalmamış gibi niye bir taş müzesine gittiğimizi soracak olursanız, onun cevabını bir önceki yazım olan Pembe Taşın Hikayesi'nde anlatmıştım. Henüz okumadıysanız, bu satırlara devam etmeden önce mutlaka okumanızı tavsiye ederim. 

Geceyi geçirdiğimiz şehir merkezindeki otelden müzeye ulaşmak yaklaşık 40 dakikamızı aldı. Deniz seviyesine yakın bir rakımdan Fuji Dağı'nın eteklerine doğru yol aldığımız için bu 40 dakika boyunca yokuş yukarı sürdük. Birkaç küçük ve tenha kasabadan geçtik. Sonrasında, sık ağaçlardan gökyüzünü bile zor gördüğümüz ormanlık, dar ve kıvrımlı bir yolda sürmeye devam ettik ve böylece müzeye ulaştık. 

Anlaşılacağı üzere, turistleri çekmek için kurulmuş bir yer değil Kiseki Dünya Taşları Müzesi [1] . Yakın çevrede yaşayanlar için alternatif bir uğrak yeri, çocuklar için bir eğlence alanı ve sadece meraklıların geleceği bir yer olmak dışında fazla bir anlam taşımıyor. Ancak taşıdığı anlamlar, 300km uzaktan gelen bizler için yeterince geçerli sebepleri oluşturuyordu. 

Müze deyince, sergilenen nesnelerin olduğu bölümlerden oluşan bir bina aklınıza gelmesin. Böyle bir bina da var elbette ama o bina müzeyi oluşturan parkın içinde bulunan yapılardan sadece biri. Kabaca 20 dönümlük bir araziyi kaplayan parkın çevresi tamamen ormanlık alan. 360 derece boyunca nereye bakarsanız ağaçları görüyorsunuz. Yere sırt üstü uzanacak olsanız, yemyeşil çerçeveli koca bir pencereden gökyüzünü izlediğiniz hissine kapılırsınız. Yer değiştiren bulutlar ve arada uçuşan kuşlar dışında mavinin üzerinde olan tek görüntü, kuzeydoğudaki ağaçların üzerinde yükselen görkemli Fuji Dağı. 

Pembe Taşın Hikayesi'nde de anlattığım gibi, bizi buraya getiren en önemli sebep, hiç kuşkusuz, oğlum Eren'in taş merakı. Özellikle de, burada yapmak istediği taş avı. Parkta bulunan bölümlerden birinde yer alan bu taş avı oyununda, ziyaretçiler su ile doldurulmuş küçük kanallar içine yığılı taşların arasından, kendilerine verilen el küreklerini kullanarak özel taşları bulmaya çalışıyorlar. Taşların her biri sadece birkaç milimetreküp büyüklüğünde. El küreğini yüzlercesi dolduruyor. Oyun, eski Hollywood filmlerinde gördüğümüz altın avcılarının, ellerinde eleklerle nehir suyundan çıkardıkları taşlar arasında altın araması gibi bir his veriyor. Yığınların içinde kırkın üzerinde özel taş çeşidi bulunuyor. Herkese 30 dakikalık bir süre veriliyor. Bu süre içinde bir kişinin toplayabileceği toplam özel taş miktarının bile kırkı bulamayabileceği düşünülürse, tüm çeşitleri bulmak oldukça zor. Dört kişilik bir aile olarak bizim gayet iyi bir iş çıkardığımızı söyleyebilirim. 

Taş avının sonunda, eve götürecek epey bir taşımız olmuştu. Ancak, hiç kuşkusuz, günün en büyük ödülü, taş avında Eren'in kazandığı yakut idi. Taş yığınları arasında göze çarpası bile imkansıza yakın, belki milyonda birden bile daha az bulunma olasılığına sahip özel zarı bulan Eren, bunun karşılığında verilen yakutun sahibi oldu.  Bu da hem Eren'in hem bizim eğlencemizi daha da artırdı. Çocukların gözündeki sevinç pırıltıları, gittiğimize değdiğinin ispatıydı. 

Minerallerin, fosillerin ve ender bulunan taşların sergilendiği kısımda geçirdiğimiz vakit de bir o kadar eğlenceli ve öğreticiydi. Taşlar, sadece özelliklerinin yazılı olduğu plakalarla değil, güncel, ünlü ve kültürel verilerle de birleştirilerek sergileniyordu. Örneğin, Minecraft oyunundaki maketleriyle birlikte sergilenen taşlar vardı. Diğer bir bölümde, Japon çizgi romanı mangalarda yer almış taşlar, kitaplarıyla birlikte sergileniyordu. 

Vitrindekiler arasında turkuaz da vardı. Japonya'da bu taşa 'torukoişi' (トルコ石), yani tam çevirisiyle Türk Taşı dendiğini böylece öğrendim. Oynadığımız bir başka oyunda Eren bir de turkuaz kazandı. Daha doğrusu, kazandığı oyunun ödülü olarak alabileceği taş çeşitleri içinden turkuazı seçti. Bu da benim için küçük bir mutluluk oldu. 

Müzeden ayrıldıktan sonra gezimizin son durağı olan Shiraito Şelaleleri'ne doğru yola çıktık. Karnımız iyice acıkmıştı. Geldiğimiz ormanlık yoldan dönerken karşımıza şirin mi şirin bir restoran çıktı. Böyle şirin bir yeri gelirken nasıl görmediğimize şaşırmıştık. Ağaçların ardına gizlenmiş gibiydi. Sanki karnı sadece bizim gibi acıkmış olanlara görünen bir büyü vardı üzerinde. İçerisi de bir o kadar şirindi. Sütunlar ve kirişler ağaçtan yapılmıştı. Duvarlar, masalar, iskemleler tamamen ahşaptı. Eski bir zamana ait gibiydi. O kadar temiz ve düzenliydi ki, eski bir restorana girdiğinizi değil, zamanda geriye yolculuk ettiğiniz ve yeni açılan bir restorana girdiğinizi hissettiren bir yerdi. Yemekleri de, benim gibi yemek seçen biri için bile oldukça lezzetliydi. Bir de şarabının tadına bakmak gerekirdi ama araba kullanacak olmam buna engel oldu. Güzel bir içkinin keyfini, gün sonunda yorgun olarak eve döndüğümde çıkaracaktım. 
________________________________________________________________________________
[1] http://www.kiseki-jp.com/english/e-index.html
Mutlu Sayar'dan daha fazla fotoğraf için instagram: MtlSyr

4 Kasım 2020 Çarşamba

Pembe Taşın Hikayesi

Geçtiğimiz hafta sonu Fuji'ye kısa bir gezi yaptık. Bu gezinin ikinci günü olan pazar sabahı taş müzesine gittik. Ender bulunan taşların, minerallerin ve fosillerin sergilendiği, nasıl ve nerede çıkarıldıklarının, ne için kullanıldıklarının anlatıldığı bu müzeyi görmeyi en çok oğlum Eren istedi ve orada bulunduğumuz süre içinde en çok o eğlendi. Gitmek için bu kadar can atmasının sebebine gelince, onun sırrı işte şimdi anlatacağım pembe taşta saklı. Fuji'ye yaptığımız geziyi ve müze ziyaretimizi de bu satırlarda yazacağım ama öncelikle 13 yıl öncesine uzanan bu pembe taşın kısa hikayesini anlatmam gerek.

2007 yılının mayıs ayıydı. İstanbul'da yaşıyordum. 32 yaşındaydım. Babam hayattaydı. Corona sadece bir bira markasıydı. Teröriste hâlâ "hoca efendi" diyorlardı. İlk iPhone henüz piyasaya çıkmamıştı. Dolar 1.35 liraydı. Evlenmeme 2, Eren'in doğmasına 5, Japonya'ya taşınmama 9 yıl vardı. Çalıştığım şirket tarafından iş için Oslo'ya gönderilmiştim. 3 gün süren çalışmadan sonra dönmeden önceki son günümü şehirde gezmeye ayırmıştım. 

Turistlerin mutlaka görmek isteyeceği yerler yerine, şehrin sokaklarında, parklarında, bahçelerinde vakit geçirmiş, müzelerine gitmiştim. Gittiğim müzeler de zooloji müzesi, doğal tarih müzesi ve jeoloji müzesiydi. Oslo'ya giden bir yabancı niye jeoloji, zooloji müzesine gider ki? sorusunun anlamını yitirdiği az sayıda kişiden biri olduğumu beni iyi tanıyan herkes bilir sanırım. Norveç'in çeşitli yerlerinde yapılan araştırmalarda ve kazılarda bulunan değerli taşlar, fosiller ve mineraller jeoloji müzesinde [1] sergileniyordu. Müzenin mağazasından satın aldıklarım arasında pembe bir taş vardı. 

O dönemde şimdiki eşimle birbirimizden binlerce mil uzakta yaşayan iki mektup arkadaşıydık. Aramızda daha öte bir ilişki olması mümkün olmadığı gibi, benim zaten bir kız arkadaşım vardı. Pembe rengi sevdiğini yazışmalarımızdan biliyordum. Norveç'in ulusal taşı olarak bilinen ve Thulit olarak isimlendirilen bu taşı mağazada gördüğümde Norveç'ten bir hatıra olarak alıp ona yollamaya karar vermiştim.

Şimdi diyeceksiniz ki,

Norveç'e gitmişsin. Gezmek için bir günün var. O günde de parklara, bahçelere, müzelere gidiyorsun. Gittiğin müze de ola ola taşın, fosilin sergilendiği bir müze. Mektup arkadaşına hatıra hediyesi alacaksın. Ala ala müzeden bir taş alıp gönderiyorsun.

Öyleyse şimdi dikkatli okuyun.

Ben Oslo'dan döndükten bir yıl sonra mektup arkadaşım dil öğrenimi için Türkiye'ye geldi. Kısa süre sonra ilişkimiz başladı. 2009'da evlendik. 2012'de Eren doğdu. 2015'te Kayra doğdu. 2016'da Japonya'ya yerleştik. Eren anaokula başladı. Biz işten çıkıp alana kadar hafta içi her gün okuldan dedesinin evine gidip orada oynuyordu. 

Ve o günlerden birinde annesinin eski odasını karıştırırken çekmecelerden birinde o pembe taşı buldu. 

Norveç'in kim bilir neresinde çıkarılmış, Oslo'daki müzeye konmuş, Türkiye'den iş için giden babası tarafından satın alınıp İstanbul'a getirilmiş, hatıra hediyesi olarak Japonya'ya gönderilmiş, annesi tarafından özenle saklanmış, ve nihayetinde tüm bunlardan haberi bile olmayan Eren'in eline geçmişti.

Eren'in sevdiği kitaplardan biri Pamuk Prenses idi. Değerli taşların varlığını bu kitaptan öğrendi. Kitapta, Pamuk Prenses ormanın derinliklerinde karşısına çıkan eve sığındığı sırada, evin sahibi olan yedi cüceler mağarada kazmalarla elmas çıkarmaktadır. Bu yüzden Eren, ömründe ilk kez gördüğü pembe taşı bulup eline aldığında onun bir elmas olduğunu sanmış, bize gösterirken "elmas buldum" demişti. Belki o kadar maddi değeri yok ama bizim için anlamı ve değeri elmastan daha fazla. 

Sonraki yıllarda küçük aletlerle kumu, toprağı kazıp bir şeyler aramayı huy edindi. Bulduğu değişik taşları, seramik kırıklarını, metal parçalarını saklamaya başladı. Minecraft diye bir bilgisayar oyununa merak sardı. Oyunda mağaralara, madenlere giriliyor, kazmalarla kayalar kırılarak değerli taşlar çıkarılıyordu. İşte hafta sonu Fuji'ye yaptığımız gezide, Eren'in heyecanla istemesiyle kendimizi taş müzesinde bulmamızın hikayesi 2007'de pembe taşı almamla başlıyor. Bu serüvenin daha ne kadar devam edeceğini bilemem ama serüvenin şu ana kadarki son parçası olan Fuji'deki Kiseki Dünya Taşları Müzesi'ne yaptığımız ziyareti sonraki yazımda aktaracağım.
_________________________________________________________________________________